Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük
Yunan mitolojisine göre yarı tanrı olan Aşil, ölümlü bir baba olan Peleus ile su tanrıçası Thetis’in oğludur. Annesi Thetis, Aşil’i ölümsüzlük nehri Styx’e sol topuğundan tutarak batırır. Vücudunun her köşesi kutsal suyla yıkandığı için neresinden ok yerse yesin ölmez. Bir tek annesinin tuttuğu ve bu nedenle kutsal suyun değmediği topuğu hariç. Mitolojiye göre Aşil, Truva savaşlarında sol topuğuna isabet eden bir okla ölür. Bu anlatıdan hareketle Eski Başbakan-Şair-Gazeteci Bülent Ecevit, Türkiye’nin ölümcül noktasını tarif ederken; “Laiklik Türkiye’nin Aşil topuğudur. Oradan vurulursa Türkiye Cumhuriyeti çöker, dağılır” demişti. Ecevit’in yaklaşımından esinlenerek, bu yazıda İsrail’in güncel Aşil topuğunu meydana getiren zafiyet alanlarını ele aldım.
Dünyadaki “tek Yahudi devleti” ve birçok konuda dünya/bölge gündeminin başat ülkesi olan İsrail, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’dan göç (Aliyah) eden eğitimli Yahudiler ve diasporadan gelen sermayeyle, özellikle tarımda uygulanan sosyalist üretim ilişkileri sayesinde kurulduğu 1948’den itibaren hızlı bir gelişme göstermiştir. Sonrasında ise kapitalist üretim ilişkilerine eklemlenme ve ABD’nin her alandaki desteğiyle, bölgenin en güçlü devletlerinden biri hâline gelmiştir. Bununla birlikte, doğal yollardan kurulmayan İsrail, fiziken Orta Doğu’da/Doğu Akdeniz kompleksinde olmakla birlikte; tarihi, dini, düşünce yapısı, demokrasi kültürü, Batı ile ilişkileri vb. birçok açıdan bölge dışı bir ülke görüntüsü veren ve bu sebeple Orta Doğu’nun/Doğu Akdeniz kompleksinin bir parçası olmak ile olmamak arasında bocalayan, Batılı ve Yahudi genel bakışıyla “doğudaki batı”dır.
İsrail’e 1950’lerde, Avrupa ve Arap ülkelerinden olan kitlesel göçü takiben 1960’larda Kuzey Afrika’dan büyük bir Yahudi göçü olmuştur. 1970’lerde, Sovyetler Birliği’nden ilk büyük Yahudi göçü gerçekleşmiş, bunu aralıklarla daha küçük grupların göçü izlemiştir. 1990’ların başından itibaren, eski Sovyetler Birliği bağlısı devletlerden bir milyonun üzerinde bir göç daha olmuştur. Bu göç dalgası ile gelen Yahudiler arasında, komünist sistemde almış birçok mühendis, doktor, bilim adamı vb.’nin olması, İsrail’e yetişmiş ve nitelikli insan gücü açısından çok büyük katkı sağlamış ve ülkenin 1990’lardan itibaren her alanda gelişme hızı artmıştır. Etiyopya’daki Yahudi topluluğunun çok büyük bölümü de 1984 ve 1991 yıllarında iki kitlesel göçle İsrail’e getirilmiştir. Sonrasında dünyanın farklı coğrafyalarından kitlesel göçler yerine, çok daha küçük grupların İsrail’e getirilmesi devam etmiştir.
Din olmanın ötesinde çeşitli dönemlerde farklı kültürlerle olan iletişimin de etkisiyle oluşan yaşam tarzını ve dinî-etnik kimliği içeren dinamik bir sistemin tanımı olan “Yahudilik” İsrail’in ulus devlet olmasının temel taşı olmakla birlikte insanların doğum yerlerine ve dine bakış açılarına göre Yahudilik zaman içinde farklılaşmıştır. 2022 tahminlerine göre nüfusu yaklaşık 10 milyon olan İsrail’de Yahudi nüfus oranı yüzde 74’tür. Yahudilerin yüzde 78,7'si İsrail doğumlu, yüzde 14,8'i Avrupa/Amerika/Avustralya doğumlu Aşkenazi, yüzde 4,2'si Kuzey Afrika/İspanya/Portekiz doğumlu Sefarad, yüzde 2,3'ü Asya doğumlu Mizrahi Yahudisi’dir. Bunların çoğunluğu seküler (Hiloni) ve geleneksel (Dati ve Masorati) iken, azınlık aşırı dincidir (Haredi).
Çok kutuplu toplum yapısı sebebiyle sürekli olarak iç çatışmalar ve ayrışmalarla biçimlenen İsrail’de, devletin dine yaklaşımına ve dinî kurumların kurucu faktör olup olamayacağına dair tartışmalar kuruluş öncesinde başlamış ancak devletin kurulmasına engel olabileceği düşünülerek ertelenmiş/dondurulmuştur. Nitekim dönemine göre çok ilerici bir sosyal mutabakatla devlet oluşturulmuş, ancak bahse konu tartışma sebebiyle sosyal mutabakat bir anayasaya dönüştürülememiştir.
Sovyetler Birliği’nden gelen göçlerin güçlü bir seküler taban oluşturması ve erken dönem İsrail’in sosyalizm temelli Kibbutzlar ve Moşav’lar etrafında kurulması sebebiyle sekülerizm ilerleyen yıllarda etkinliğini sürdürmüştür. Bu tabandan beslenen ve devletin kurucusu olan sol eğilimli İşçi Partisi 1977’ye kadar ülkeyi yönetmiş, sonrasında sağ eğilimli Likud Partisi hükümet olmuştur. Likud’un seçim zaferinin altında; kurucu partinin uygulamalarından, yapılan dört savaşın ekonomik maliyetinden rahatsız olan kitlelerin tepkisi ve Mizrahi Yahudilerinin devletin kurucusu olan Aşkenaz Yahudilerinin hegemonyasına tepkisi yer almıştır. Oylarıyla politikaya yön verebileceklerini fark eden geleneksel dindar seçmenler Likud Partisini bir kitle partisi hâline getirmiş ve bu durum toplumsal dönüşümün başlangıcı olmuştur.
Bugüne kadar Yahudilik eksenindeki farklılıklarına rağmen vatandaşlarını “Araplardan korku” ve “Filistinlilerden güvenlik endişesi” ortak paydalarına istinaden “varoluşsal tehdit” altında olunduğu algısıyla bir arada tutarak zayıflığını büyük oranda kontrol eden İsrail’de, tarihî süreçte bölgedeki düşmanlarını etkisizleştirmesi, yani dış tehdidi azaltması sonucunda artık gizlenemeyecek olan içteki anlaşmazlıkların hesaplaşması 2023 itibarıyla başlamıştır. Düşmanların etkisizleştirildiği 2023’e kadar olan tarihî süreçte; Camp David Anlaşması kapsamında 1978’de Mısır İsrail’i tanımış, 1975-1989 arasındaki iç savaş sonucunda Lübnan güçsüzleştirilmiş, 1994’te Ürdün İsrail’i tanımış, 2003 II. Körfez Savaşı sonucunda Irak etkisizleştirilmiş, 2011’de başlayan Arap Baharı sürecinde Suriye, Libya ve Yemen iç savaşa sürüklenmiş, 2020’de BAE ve Bahreyn İsrail’i tanımış, yine 2020’deki İbrahim Anlaşmaları ile Sudan ve Fas, İsrail ile ilişkilerini normalleştirmiştir.
İsrail’i şimdiki “laik liberal devlet” yapısından dinî yasalara dayalı “Yahudi Şeriatı” (Halakha) devlet yapısına dönüştürme hedefi kapsamında milletvekillerinin yetkilerini sınırlama gücüne sahip Yüksek Mahkeme yargıçlarının yetkilerini sınırlamayı, yani yüksek yargıyı iktidara bağlamayı amaçlayan “Yargı Reformu Planı”, 2023 başında Likud Partisi liderliğindeki muhafazakârların ve aşırı dinci partilerin koalisyonundan oluşan hükûmet tarafından yasalaştırılmaya çalışılmış, ancak nüfusun yaklaşık yarısını oluşturan seküler kesimin gösterdiği büyük tepki üzerine plan geri çekilerek kriz “şimdilik” dondurulmuştur. Bu süreçte “iç savaş” teriminin kullanılmaya başlanması, İsrail’in kuruluşundan bu yana dayanışmacı bir toplum olmaktan duyulan gururla vatandaşların birbirlerine hitaplarında kullandıkları “kardeş” sözcüğü yerine karşılıklı korku, aşağılama, açık nefret düşüncelerini belirten “kardeşlerin savaşı” ifadesinin öne çıkması toplumda kaygıya yol açmıştır.
Kutuplaşma sadece seküler ve aşırı dindar kesim arasında değil, kökleri geçmişe dayanan “Doğulu ve Batılı” Yahudiler arasında da baş göstermeye başlamıştır. B. Lewis’in tespiti bu kutuplaşmayı açıklayıcı gözükmektedir: “Gerçekten kesin olan çizgi, terimleri dinî değil de uygarlık bağlamında kullanırsak “Hristiyan” Yahudiler ve “Müslüman” Yahudiler arasındadır. İsrail’e gelen Yahudi göçmenler geldikleri ülkelerden o ülkelerin kültürlerini de getirdiklerinden aralarında anlaşmazlık ve hatta çatışma kaçınılmazdı.” Bu çerçevede devlet kurumlarına Sefarad ve Mizrahi Yahudilerinin daha çok alınarak Aşkenazi Yahudilerinin devletteki gücünün azaltılması gerektiği tartışmaları başlamıştır. Ancak İsrail'de yaşanan bahse konu iç gerginlikler ve dondurulan hesaplaşma, 7 Ekim 2023’te başlayan İsrail-Hamas Savaşı ile birlikte, her zaman olduğu gibi toplumun büyük bir kesiminin “düşman karşısında birlik olma” davranışı sergilemesi sebebiyle ileri bir tarihe ötelenmiştir.
İsrail’e “şeriat getirme” saplantısı sebebiyle 2023’ün başlarından itibaren dikkat çekici bir şekilde; ekonomik ve sosyal açıdan oluşması muhtemel riskler sebebiyle diğer devletlerde yaşayan Yahudileri İsrail’e göç ettirerek İsrail nüfusunu artırmaya yönelik proje yavaşlamaya, şirketler yatırımlarını İsrail’den çekmeye ve en önemlisi İsrail çıkışlı beyin göçü artmaya başlamıştır. Aynı zamanda İsrail, toplumun “savaş ile birlikte yaşama”ya alışmasını hedeflemekle birlikte; şimdilik Hamas’a, İran’a, Hizbullah’a, Suriye’ye, Batı Şeria’ya yönelik saldırıları ile gelişen eş zamanlı ve sürekli çatışma ortamı beyin göçünü hızlandırmıştır. Ülkeden ayrılanların genelde ortak gerekçeleri; sürekli savaş halinden kaynaklı hayati tehlike ve yedek askerlerin tekrar tekrar seferber edilmesi, sağlık sisteminin kötüleşmesi, eğitim kalitesindeki gerileme, siyasi belirsizlik, hükümetin sertleşen çizgisi, küresel toplumdan giderek uzaklaşma hissidir. Tüm bu gerekçeleri; “ülkeye güvensizlik ve geleceğe yönelik umutsuzluk” şemsiyesi altında özetlemek mümkündür. Beyin göçü; devletin statüsünü, bilimsel, ekonomik, teknolojik ve askerî konumunu olumsuz yönde etkileyecek, uzun vadede bir ülkenin zayıflamasına yol açabilecek bir “tehdit”dir. Ve bugüne kadar ektiklerini biçen İsrail için, bahse konu “beyin göçü tehdidi”nin ülkenin geleceğinde etkili olacak seviyeye ulaştığı değerlendirilmektedir.
Verilere göre; 2023-2025 yılları arasında yaklaşık 270 bin İsrail vatandaşı ülkeyi terk etmiştir. Buna karşılık 2005'ten 2024'e kadar olan süreçte İsrail'e geri dönenlerin toplam sayısı ise yaklaşık 141 bin olmuş ve bu da yıllık ortalama yaklaşık 7 bin kişiye denk gelmiştir. İsrail'e geri dönenlerin sayısı 2025'te ise 4 bin 483'e gerilemiştir. Bu panoramik fotoğrafın en önemli detayları arasında; 2023-2025 yılları arasında en az 1370 doktorun ülkeyi terk etmiş olması, ülkenin GSYH’sinin yaklaşık beşte birini ve ihracatının yarısından fazlasını oluşturan yüksek teknoloji sektöründen beyin göçünün 2023-2024 döneminde önceki beş yılın ortalamasına oranla yaklaşık yüzde 150 artmış olması ve en yüksek gelire sahip yüzde 10’luk kesimde ülkeyi terk etme oranının yaklaşık yüzde 80 artmış olması, diğer bir ifadeyle İsrail’in en varlıklı ve en üretken vatandaşlarının büyük bir bölümünün ülkeyi terk etmeyi tercih ediyor olması gerçekliği vardır.
Kullanılan alfabe ve dilin yaygın olmaması sebebiyle dışarıdan İsrail’in içi net bir şekilde görünmeyebiliyor. Bu bağlamda Doğu Akdeniz kompleksinin, hatta Orta Doğu’nun her yönüyle en gelişmiş ülkesi olarak bilinen, Filistin-İsrail sorunu çerçevesinde yaşadığı sorunlar haricinde ciddi bir sorunu olmadığı düşünülen İsrail; parçalı toplumsal yapısından kaynaklı özellikle seküler-dinci çatışmasına ve temelde İsrail’in saldırganlığından beslenen ve saldırmaya devam ettiği sürece de var olacak beyin göçünün uzun vadeli olumsuz sonuçlarına istinaden “istikrarsızlaşmaya açık” bir devlettir. Bu potansiyel istikrarsızlık ilerleyen süreçte bölgedeki güç dengelerini değiştirebilecek, dolayısıyla bölge ve bölge dışı aktörleri için farklı açılardan ve farklı seviyelerde “risk ve fırsat”lar doğurabilecektir.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





