1979 yılındaki İslâm Devrimi’nden günümüze kadar Orta Doğu’da en sık duyulan cümleler genellikle “İsrail’in haritadan silinmesi” teması taşıyor. Bunu en fazla dillendiren de Tahran yönetiminin karar alıcıları. Geçtiğimiz haziran ayında İsrail ve İran arasında yaşanan “12 Gün Savaşı” aslında daha büyük bir hesaplaşmanın ön gösterimi gibiydi.
Barack Obama’nın başkanlığı döneminde imzalanan ve “Kapsamlı Ortak Eylem Planı” olarak bilinen anlaşma hem Washington hem de Tahran’daki ılımlı kesimlerin ortak iradesini yansıtmıştı. Obama’nın en büyük muhalifi olan İsrail, bu anlaşmaya da şiddetle karşıydı. Başkanlığının ilk dış ziyaretlerini ABD’nin diplomatik teamüllerinin dışına çıkarak Türkiye ve Mısır’a yapan Obama, İsrail’e olan mesafeli duruşunu da en başından belli etmiş oldu.
2015 yılında varılan anlaşma, aynı zamanda İran’ın bölgesel gücünün zirve yaptığını da göstermişti. Irak’ta etkinliği hiç olmadığı kadar artmış, Suriye’de Esad, Lübnan’da Hizbullah ve Yemen’de Husiler ile birlikte “Şii Hilâli”ni gerçekleştirmeye oldukça yaklaşmıştı. Aradan geçen yıllarda artık Bağdat’ta İran’a açıktan destek veren bir hükûmet yok. Esad Moskova’da zorunlu emeklilik günlerini yaşıyor. Hizbullah ve Hamas liderliklerini önemli ölçüde, savunma kapasitelerini neredeyse tamamen kaybetmiş durumda. 2015 yılında İran’ın bölgesel hamlelerini “meşrulaştıran” IŞİD’in de artık esamesi okunmuyor. Özet geçmek gerekirse 7 Ekim’den sonra patlak veren İsrail-Hamas çatışmaları öncesinde İran'ın caydırıcılık doktrinini şekillendiren Orta Doğu artık mevcut değil. İran’ın Orta Doğu’da bir zamanlar sahip olduğu etkinliği varmış gibi yapmaya devam etmesi ise 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşla birlikte mecburi olarak son buldu.
İran’ı bu noktaya getiren şeylerin başında ise özgüven geliyor olabilir. İran’da rejimi değiştirmeyi amaçlayan bir askerî operasyonun “göze alınamayacak kadar büyük” olduğuna güvenmek Tahran’ın varoluşsal bir hatası olarak öne çıkıyor.
ABD ve İsrail’in ise yeni bir stratejiye geçtiği görülüyor. Geniş çaplı bir askerî operasyon yerine sürekli bir baskı, rejimi devirmekten ziyade; tüketme ve iç gerilim yoluyla gidişatını yeniden şekillendirmeyi hedefleyebilir. Böyle bir stratejinin başarılı olup olamayacağı ise hâlâ belirsizliğini koruyor.
Zamanlama ‘manidar’, peki neden şimdi?
ABD Başkanı Trump’ın İran’a yapılacak bir operasyon için bir süredir İsrail Başbakanı Netanyahu tarafından amiyane tabirle ‘sıkıştırıldığı’ biliniyor. Bazı komplo teorilerine göre pedofili sapık Jeffrey Epstein’in yıllar içinde sürdürdüğü fuhuş ağı bazı Amerikalı elitleri de kapsıyor. Ve yine iddialara göre ABD Başkanı Donald Trump 1990’lardan 2000’lerin ortasına kadar Epstein’in fuhuş ağında aktif olarak yer aldı. Bu süreçte Trump’a ait birçok materyal İsrail’in elinde bulunuyor. Epstein belgelerinin yayınlanmasıyla kopan gürültünün İran’a gerçekleştirilen saldırıların ardından bir ânda kesilmesi zamanlama açısından manidar olarak nitelendiriliyor.
Ancak Trump’ın bir süredir uyguladığı dış politika hamleleri İran’a yapılan saldırıları komplo teorisyenlerinin iddialarından ayırıyor. Ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun kaçırılması, 2020'de İslam Devrim Muhafızları (IRGC) Komutanı Kasım Süleymani'nin öldürülmesi ve İsrail'in 2024'te Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'a yönelik gerçekleştirdiği suikastte olduğu gibi Amerika Birleşik Devletleri muhtemelen İran'daki üst düzey liderleri ve rejimin baskıcı aygıtlarını hedef alacak ve gerisini zamana bırakacak bir strateji üzerinde çalışıyor olma ihtimâli bir hayli yüksek.
Ancak ABD’nin on yıllardır anlamaktan imtinayla uzak durduğu bir ders var: Askerî başarılarını siyasi zaferlere dönüştürememesi. En azından İkinci Dünya Savaşı’nın ardından işgal ettiği Almanya ve Japonya’dan sonra bunu başaramadı. Afganistan ve Irak’ta inşa etmeye çalıştığı devlet yapıları iskambil kartlarından oluşan bir kule gibi dağılıverdi. Durum buyken İran’da geniş çaplı bir askerî harekâta kalkışmasının bedeli bir hayli ağır olabilir. İran devlet yapısının tüm kılcal damarlarına kadar sızmış olan molla rejimine yönelik bir imha operasyonu da Avrasya’yı yutan kocaman bir kara deliğe dönüşebilir.
Tüm bunlara rağmen ABD’nin eşsiz askerî gücü İran’da kısa vadeli taktiksel zaferlere rahatlıkla ulaşabilir. Bu zaferlere İran rejiminin tüm üst düzey isimlerini ortadan kaldırmanın yanı sıra nükleer tesislerinin ve bilim insanlarının neredeyse tamamı, füzelerinin ve füze fırlatma rampalarının çoğu, silâh fabrikalarının çoğu, donanmasının çoğu ve askerî, istihbarat ve güvenlik güçlerinin komuta ve kontrolünün büyük bir kısmı dâhil.
İran’a yönelik saldırılar için gerekçe gösterilen halk ayaklanmaları ise eski dinamiğinde değil.
Rejimin kendini koruma refleksi
İran’da rejimin tam anlamıyla ortadan kaldırılmadığı tüm senaryoların çıktığı nokta aynı. İran'ın ticari çıkarlarıyla yozlaşmış ama pragmatik bir ittifak içinde çalışan bir Devrim Muhafızları’nın kontrolündeki bir ülke. Venezuela’nın tükenmiş bir teokrasiye sahip hâli gibi.
İran’da yeni lider arayışları ise çok uzun sürmedi. Ayetullah Ali Hameney'in 28 Şubat'ta İsrail ve Amerikan hava saldırılarında öldürülmesinden dokuz gün sonra, oğlu Mücteba Hameney'in bir sonraki lider olarak seçildiği duyuruldu. İran’daki İslâmcıların Şah rejimiyle ilgili öne sürdükleri en dikkat çekici şikâyetlerden biri ‘saltanat’ rejimi olmalarıydı. Henüz yarım asra bile ulaşamamış İslam Cumhuriyeti’nde ise üçüncü lider, ikincinin oğlu olmuş oldu.
Uzun yıllar İslam Cumhuriyeti’nde gölgede kalmasına rağmen etkili bir figür olan Mücteba Hamaney, babasının 1989'da ikinci dini lider olarak atanmasının ardından siyasete girmiş ve zamanla oldukça nüfuz elde etmiştir. İran İslâm Cumhuriyeti’nin en etkili isimlerinden olan Haşemi Rafsancani de 2000 yılında yayımlanan anılarında Mücteba'nın siyasete müdahalesinden sık sık bahsetmiştir. İran’daki molla rejimi üzerine uzmanlığı olan birçok isim, Hamaney’in bizzat Rafsancani’nin güçlü lobisi sayesinde lider olduğunun altını çizer. Hatta Ayetullah olmak için gerekli olan doktrinerlikten yoksun olmasına rağmen Rafsancani tarafından “kolay yönlendirilebilir” düşüncesiyle İran’ın dinî liderliğine oturtulduğu bile öne sürülmüştür. Dolayısıyla Rafsancani’nin Mücteba Hamaney’den bu şekilde bahsetmesi not edilmeli.
2009 yılındaki şaibeli cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından başlayan kitlesel protesto dalgasının bastırılmasının ardındaki isimlerden biri olarak da hep Mücteba gösterildi. Bugün bile İslâm Cumhuriyeti’nin en yozlaşmış ve gaddar isimlerinden biri olarak tanınıyor. Babasının bile yetersiz olduğu dinî doktrinerlikten Mücteba’nın nasıl “geçer not” alarak ülkenin en üst düzey dinî otoriterliğine ulaştığıysa İran mollalarının kendi iç sorunu olarak kalacak gibi görünüyor. İran’daki İslâm Cumhuriyeti, şu ân bir varoluşsal kriz yaşıyor. Mücteba Hamaney, soyadından ve elitler arasında kurduğu ilişkilerden dolayı bu kriz sonlanana kadar aykırı bir ses çıkmadan ülkeyi yönetebilir. Ancak kriz sürerken babasıyla aynı kaderi yaşamazsa veya ABD ve İsrail saldırıları molla rejimini ortadan kaldıramazsa İran İslâm Cumhuriyeti’nin en karanlık dönemi başlayabilir.
İslâm Cumhuriyeti’nin tüm toplumsal baskı ve mühendislik çalışmalarına rağmen İran toplumundaki dinamikleri istedikleri yöne eviremediği bir gerçek. Batılı istihbarat gruplarının çalışmalarına göre İran toplumu tarihte hiç olmadığı kadar seküler. İranlıların camiye gitme oranları da oldukça düşük. Ramazan ayında oruç tutma gibi gözlemlenebilen ibadet biçimlerinde de gözle görülür bir azalma var. Belki de en iddialı tespitlerden biri ise cami konusu; ülke genelindeki 75 bin camiden neredeyse 50 bini düşük katılım gerekçesiyle kapatılmış durumda. Geriye kalan 25 bin caminin ise yarı yarıya boş olduğu bildiriliyor. Bu çalışmaları destekleyen en önemli veri ise seçime katılım oranları. Son seçimlerdeki seçmen katılımı yüzde 10-20 gibi düşük bir seviyede kalmıştı.
Olası bir rejim değişikliği mümkün olduğunda ise seçenekler oldukça kısıtlı. Rıza Pehlevi ismi en çok öne çıkanlardan biri. Özellikle İran diasporası ve sivil toplumun büyük bir kısmı onun ismi üzerine mutabık görünüyor. Ancak 47 yıllık molla rejimini bizzat yaşayanlar Pehlevi ismine mesafeli duruyor çünkü İran-Irak Savaşı’nda ya da 2010’larda tüm ülke dünyadan izole edilip halkı yoksullaşırken Pehlevi, ailesinin mirasıyla Batı ülkelerinde hiçbir zorluk yaşamadan hayatını ikame ediyordu.
Her ne kadar baskılansa da İran içerisinde bir rejim değişikliği sürecini yönetebilecek muhalefet var. Eski Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ve Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani gibi İran’ın en üst makamlarına kadar yükselebilmiş nispeten ılımlı ve reform yanlısı isimler de olası bir geçiş süreci ve sonrasında görev alabilir.
İran rejimi hesap edildiği gibi kolay değişmeyecek
Mart ayının ortalarında İran Dışişleri Bakanı, Rusya ve Çin'in, ABD ve İsrail ile devam eden gerilimler ortamında daha geniş bir stratejik ortaklığın parçası olarak Tahran'a askerî yardım sağladığını açıkladı.
Bu, ABD ve İsrail açısından oyunun kurallarını değiştiren bir gelişme olabilir. Çünkü dışarıdan bakıldığında her şeye rağmen ABD ve Rusya arasında sessiz bir mutabakat varmış gibi görünüyor. 1980’lerde yaşanan Sovyetler Birliği’nin Afganistan İşgali’nden bu yana iki ülke birbiriyle hiçbir zaman ‘doğrudan’ çatışmadı. Çin’in oyuna dâhil olması ise başlı başına denge değiştiren bir unsur olur, zira ekonomisi ve ordusuyla Pekin yönetiminin Orta Doğu’daki bir soruna doğrudan müdahil olması ABD için kâbus senaryosuna dönüşebilir. Yine de Xi’nin hedeflerinin 2030’lara kadar küresel meselelere iddialı şekilde eğilmemesi yönünde olduğunu düşünürsek, ABD ve İsrail ortaklığının bir süre daha istedikleri gibi at koşturmaya devam edebileceğini söyleyebiliriz.
Saddam Irak’ında ya da Kaddafi’nin Libya’sında yaşanan kurumların anî çöküşünün İran’da yaşanmaması belki de ABD-İsrail ortaklığının en büyük hesaplama hatası oldu. En basit şekilde anlatmak gerekirse İran’ın sahip olduğu ulusal güçler neredeyse yarım yüzyıldır 1979 Devrimi’nin fikirleriyle yetiştiriliyor. Temel misyonuna olan inanç bazı kesimlerde azalmış olsa da Devrim Muhafızları devletin hayatta kalmasına o kadar bağlı ki, kolayca kendi kendini yok etmeye tenezzül etmiyor.
Libya’da ayaklanmanın başlamasından sadece iki hafta sonra hem hafif silâhların hem de ağır silâhların kontrolü Kaddafi muhaliflerinin, yerel ordu kışlaları da kendilerine devrimci diyen grupların eline geçmişti. Benzer şekilde Irak’ta da ilk Amerikan bombası ülkeye düştüğünde ülke kolayca dağılıvermişti. İçlerinde en uzun süre direnen Esad’ın Suriye’si olurken, onların yardımına da bugün bombalanan Tahran yetişmişti.
Sonuç olarak İran’daki molla rejiminin bir kara operasyonu olmadan değişme ihtimâli oldukça düşük. Bunda İran’ın bir süredir izlediği stratejinin payı yadsınamaz. Ülkedeki güç Ayetullahlar tarafından temsil edilen devrimci ideologlardan, Devrim Muhafızları liderliğindeki devletin muhafız unsurlarına kaydırıldı. İran devlet yapısı ne kadar yozlaşmış olsa da hâlen ona sahip çıkacak kadar güçlü iradeye sahip bir kitlesi bulunuyor.
Amerikalı Senatör Ted Cruz’un “Önümüzdeki 6 ay içinde İran, Venezuela ve Küba’da yeni hükûmetler göreceğiz. Eğer bu ülkelerde Amerika ile dostluk kurmak isteyen hükûmetler iş başına gelirse, bu Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana yaşanan en büyük jeopolitik dönüşüm olur” şeklindeki öngörüsü İran’ın yoz ama kararlı Devrim Muhafızları tarafından çöpe atılmış görünüyor. En azından şimdilik.






