Uluslararası Enerji Uzmanı Barış Başer İran-İsrail-ABD Savaşı’nın enerji jeopolitiğinin dünyaya ve Türkiye’ye etkilerini MarineDeal News okurları için kaleme aldı
“Operation Epic Fury” operasyonunun yirmi dördüncü gününde, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askerî müdahale, Orta Doğu’da uzun vadeli bir enerji krizini tetiklemiştir. 28 Şubat 2026’da başlayan ve İran’ın en üst düzey lideri Ayetullah Ali Hamaney’in ölümüyle sonuçlanan ilk saldırı dalgası, Tahran yönetiminin kapsamlı füze ve drone misillemelerini harekete geçirmiştir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatma kararı, dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sini ve küresel sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) akışının stratejik bir bölümünü doğrudan tehdit etmektedir. Brent ham petrol fiyatları, savaşın başlangıcından bu yana yüzde 40’ı aşan bir artışla 100-120 dolar/varil bandına yükselmiş; Katar’ın Ras Laffan LNG tesislerine yönelik İran saldırıları ise küresel LNG arzında kalıcı kesintilere yol açmıştır.
Bu gelişmeler, enerji jeopolitiğini kökten sarsmakta ve hem kısa hem de uzun vadeli sonuçlar doğurmaktadır. Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemi, elektrik ve gaz altyapısındaki hasarlar, küresel fiyat dinamikleri, Türkiye ve Irak’a yansımalar ile dünya enerji piyasalarındaki yapısal dönüşümler, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) gibi güvenilir kaynakların verileri ışığında ele alınmayı hak etmektedir. Bu kriz, 1973 petrol şokunu andıran bir ölçekte arz güvenliği sorunlarını ön plana çıkarmakta ve bölgesel bağımlılıkların kırılganlığını bir kez daha gözler önüne sermektedir. ABD ve İsrail’in 7.800’den fazla hedefi vurduğu operasyonlar, İran’ın balistik füze stoklarını, hava savunma sistemlerini ve enerji altyapısını ağır şekilde tahrip etmiş; bu da küresel enerji akışında eşi benzeri görülmemiş bir kırılmaya yol açmıştır. Nitekim, 1991 Körfez Savaşı’ndaki tedarik kesintileriyle kıyaslandığında, bugünkü krizin hem coğrafi hem de teknolojik boyutu çok daha geniş kapsamlıdır.
Hürmüz Boğazı: Küresel enerji arz güvenliğinin stratejik darboğazı
Hürmüz Boğazı, İran ile Umman Sultanlığı arasında yer alan ve günlük ortalama 20 milyon varil ham petrol ile dünya LNG ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği kritik bir geçiş noktasıdır. Suudi Arabistan, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt’in toplam ihracatının yüzde 80’inden fazlası bu Boğaz’dan gerçekleşmekte; Katar’ın dünya LNG üretimindeki yaklaşık yüzde 20’lik payı da aynı rotaya bağlı bulunmaktadır. Boğaz’ın en dar kesiminin yalnızca 33 kilometre genişliğinde olması, jeopolitik açıdan burayı son derece hassas bir konuma getirmektedir. Tarih boyunca, 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı sırasında yaşanan “Tanker Savaşı” gibi olaylar, Boğaz’ın kırılganlığını defalarca kanıtlamıştır; bugün ise bu tarihsel paralellik, 1973’teki Arap petrol ambargosunu hatırlatacak şekilde küresel ekonomiyi sarsmaktadır.
Savaşın ilk haftalarında İran güçleri Boğaz’da “kapatma” ilan etmiş ve ticari tankerlere yönelik hedefli saldırılar düzenlemiştir. Uydu görüntüleri ile deniz trafiği izleme sistemlerinin verilerine göre tanker hareketliliği yüzde 90 oranında azalmış; Katar Energy, tüm LNG ihracat sözleşmelerinde mücbir sebep (force majeure) beyanında bulunmak zorunda kalmıştır. Bu gelişme, küresel sıvı yakıt arzında günlük yaklaşık 20 milyon varillik bir açık yaratmıştır, oysa 2026 yılının başında 3 milyon varillik bir üretim fazlası öngörülmekteydi. Alternatif boru hatları ise yetersiz kalmaktadır. Suudi Arabistan ve BAE’nin Kızıldeniz’e uzanan hatları en fazla 4-5 milyon varil/gün kapasite sağlayabilmekte; kalan hacim ise tamamen Boğaz’a bağımlıdır.
Bu durum, başta Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore olmak üzere Asya ekonomilerini ve Avrupa Birliği ülkelerini doğrudan etkilemiştir. Çin’in İran’dan gerçekleştirdiği petrol ithalatının yüksek payı nedeniyle Pekin yönetimi, acil stok salınımı ve alternatif rota arayışlarını derhâl devreye sokmuştur. Bu kesintiler, yalnızca enerji fiyatlarını değil, küresel tedarik zincirlerini ve hatta gübre üretimini olumsuz etkileyerek gıda güvenliği risklerini de artırmaktadır. Özellikle Asya’daki gelişmekte olan ülkelerde akaryakıt kıtlığı, tarım ve lojistik sektörlerini vurmakta; Dünya Bankası tahminlerine göre, krizin uzaması hâlinde küresel büyüme yüzde 1-1,5 puan aşağı çekilebilecektir.
Elektrik santralleri ve gaz altyapısındaki hasarlar: Güncel durum ve gelecek riskler
Çatışmanın enerji altyapısına en kalıcı etkisi, İran’ın elektrik üretim kapasitesinin yüzde 80-85’ini karşılayan gaz yakıtlı santrallere yakıt sağlayan South Pars/Asaluyeh gaz sahası ve işleme tesislerine yönelik İsrail hava saldırılarına dayanmaktadır. 18-19 Mart 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen bu operasyonlar, gaz tedarik zincirini ciddi ölçüde kesintiye uğratmış; Tahran, İsfahan ve çevresindeki bölgelerde yaygın elektrik kesintilerine yol açmıştır. İletim hatları, trafo merkezleri ve su arıtma tesislerindeki dolaylı hasarlar, sivil nüfusun günlük yaşamını, sağlık hizmetlerini ve sanayi üretimini doğrudan etkilemektedir. South Pars sahası, İran gaz üretiminin yaklaşık yüzde 70-80’ini karşıladığından, bu vuruşlar ulusal ölçekte sistemik bir etki yaratmıştır.
Bushehr Nükleer Santrali’nin yaklaşık 350 metre yakınına füze düşmesine rağmen reaktörde radyolojik hasar meydana gelmemiştir; bu durum Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından resmî olarak doğrulanmıştır. Büyük konvansiyonel elektrik santrallerine (Damavand, Ramin gibi) yönelik kitlesel hava saldırısı ise henüz gerçekleşmemiştir. ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’nın tam olarak açılmaması hâlinde “en büyük tesislerden başlayarak” İran elektrik santrallerini hedef alma tehdidinde bulunmuş; ancak 23 Mart 2026’da Tahran ile yürütülen görüşmeler neticesinde bu operasyonlar beş gün süreyle ertelenmiştir.
İran yönetimi, olası misilleme olarak Körfez ülkelerindeki kritik enerji ve su altyapılarını hedef alacağını açıkça ilan etmiştir. Devrim Muhafızları’nın yayımladığı liste şu tesisleri içermektedir: Kuveyt’teki El-Zur Enerji Santrali ve tuzdan arındırma tesisi; Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Barakah Nükleer Santrali ve Tavile Desalinizasyon Tesisi; Suudi Arabistan’daki Ras el-Hayr ile Eş-Şueybe enerji santralleri; Katar’daki Um el-Hul, Ras Laffan ve Ras Girtas enerji tesisleri ile Ürdün ve Bahreyn’deki benzer altyapılar. Katar’ın Ras Laffan LNG tesislerine yönelik İran saldırıları, tesisin üretim kapasitesinin yüzde 17’sini üç ila beş yıl süreyle devre dışı bırakmıştır. Bu tehditler, özellikle Körfez ülkelerinde tatlı su üretiminin büyük kısmını sağlayan desalinizasyon tesislerini hedef aldığı için insanî boyutunu ağırlaştırmakta ve 50 milyondan fazla insanın günlük su ve elektrik erişimini riske atmaktadır.
Küresel fiyat dinamikleri ve ekonomik yansımalar
Enerji piyasalarındaki bu şok dalgası, Brent ham petrol fiyatlarında anî ve keskin bir yükselişe yol açmıştır. Savaş öncesinde yaklaşık 72 dolar/varil seviyesinde seyreden fiyatlar, mart ortasında 100 dolar eşiğini aşmış ve bazı günlerde 120 doları görmüştür. Avrupa’da TTF doğal gaz vadeli kontratları yüzde 85 oranında artarak 60 Euro/MWh seviyesini geçmiş; Asya LNG spot fiyatları ise 25 dolar/MMBtu’ya yükselerek son üç yılın zirvesine ulaşmıştır. Bu artışlar da 1973 petrol krizindeki gibi enflasyonist baskıları tetiklemekte ve küresel büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize ettirmektedir.
Bu fiyat hareketleri, enerji ithalatına bağımlı ekonomileri derinden sarsmaktadır. Avrupa Birliği, kış stoklarının düşük seviyede olması nedeniyle LNG ithalatına daha fazla yönelmek zorunda kalmış; sanayi üretim maliyetleri yüzde 30’a varan oranlarda yükselmiştir. İngiltere ve Euro Bölgesi’nde enflasyon tahminleri yukarı yönde revize edilmiş; Avrupa Merkez Bankası ise faiz indirimlerini erteleme kararı almıştır. Asya’da Tayland, Vietnam ve Bangladeş gibi ülkelerde akaryakıt kıtlığı gözlenirken, küresel borsalarda belirgin düşüşler kaydedilmiştir. Uluslararası Enerji Ajansı, mevcut krizi “tarihin en büyük enerji ve gıda güvenliği meydan okuması” olarak tanımlamış ve üye ülkeleri acil stok salınımı ile enerji tasarrufu önlemlerine davet etmiştir. Hürmüz Boğazı’nın uzun süreli kapanması durumunda küresel resesyon ve stagflasyon riski belirgin şekilde artmaktadır. Özellikle gübre ve kimya sektörlerindeki maliyet artışları, gıda fiyatlarını da tetikleyerek gelişmekte olan ülkelerde sosyal huzursuzluk potansiyelini yükseltmektedir.
Türkiye ve Irak’a yansımalar: Gaz kesintisi, elektrik krizi ve pahalı LNG alternatifi
Türkiye, enerji ithalatına yüksek oranda bağımlı bir ekonomi olarak bu krizden doğrudan etkilenmektedir. Yıllık enerji ithalat faturası 47-50 milyar dolar seviyesindedir; her 10 dolarlık petrol fiyat artışı cari açığa yaklaşık 4,5-5 milyar dolar ek yük getirmektedir. Savaşın ilk üç haftasındaki fiyat yükselişi, 2026 yılı enerji ithalat maliyetini 3-6 milyar dolar artırabilecek niteliktedir.
İran’dan boru hattı üzerinden ithal edilen doğalgaz, Türkiye’nin toplam gaz ithalatının yaklaşık yüzde 13-15’ini (2025 verilerine göre 8,17 milyar metreküp) oluşturmaktadır. South Pars/Asaluyeh sahasındaki hasar nedeniyle bu tedarik ciddi risk altındadır. İran gazı kesintiye uğrarsa, gaz yakıtlı elektrik santrallerinde önemli yakıt açığı oluşacak ve elektrik üretimi doğrudan etkilenecektir. Türkiye’de doğalgazın elektrik üretimindeki payı son yıllarda yenilenebilir enerji artışıyla yüzde 18-23 seviyesine gerilemiş olsa da kış aylarında ve talep zirvelerinde bu kesinti önemli baskı yaratacaktır. Bu açığı kapatmak için BOTAŞ’ın uluslararası spot piyasadan LNG alımı yapması gerekecektir. Ancak savaş nedeniyle spot LNG fiyatlarının 25 dolar/MMBtu’ya yükselmesi, ithalat maliyetlerini katlayacak ve bu maliyetler nihayetinde elektrik tarifeleri ile genel enflasyona yansıyacaktır. Karadeniz gazı ve Azerbaycan/Rusya alternatifleri kısa vadede destek sağlasa da uzun süreli kesinti durumunda yıllık milyarlarca dolarlık ek yük söz konusu olacaktır. Bu durum, sanayi sektöründe üretim maliyetlerini artırarak istihdam ve büyüme üzerinde baskı yaratacak; özellikle kimya, çimento ve tekstil gibi enerji yoğun sektörler ağır darbe alabilecektir.
Irak’ta ise tablo daha ağırdır. İran gazı, Irak elektrik üretiminin yaklaşık yüzde 30-40’ını desteklemektedir. South Pars sahasına yönelik saldırılardan sonra İran gaz akışının kesilmesi, Irak’ta 3.100 ila 4.500 MW arasında üretim kaybına yol açmıştır. Zaten kronik elektrik sorunu yaşayan ve zirve talebin 48.000 MW’a ulaştığı Irak’ta bu gelişme, yaygın black-out’lara, sanayi durmalarına ve toplumsal huzursuzluğa neden olabilecektir. Irak yönetimi de açığı kapatmak için pahalı spot LNG ithalatına yönelmek zorunda kalmış, ancak altyapı ve terminallerin yetersizliği nedeniyle geçiş süreci daha zorlu geçmektedir. Yerel üretim yalnızca 27.000 MW civarında kaldığından, dizel jeneratörlere dönüş ve elektrik kesintileri nedeniyle hastaneler, su pompaları ve gıda zinciri ciddi tehdit altındadır. Bu durum, Irak ekonomisine ek yük getirerek bölgesel istikrarsızlığı artırmakta ve potansiyel sosyal patlamalara zemin hazırlamaktadır. Özellikle Bağdat ve Basra gibi büyük şehirlerde kesintiler, günlük yaşamı felç etmekte ve hükûmetin meşruiyetini zorlamaktadır.
Gelişmekte olan ülkeler üzerindeki etkiler: Gıda güvenliği ve sosyal riskler
Krizin etkileri sadece enerji ithalatçılarıyla sınırlı kalmamakta; gelişmekte olan birçok ülke, dolaylı yollardan ağır bedel ödemektedir. Özellikle Afrika ve Güney Asya’da gübre üretiminde kullanılan doğalgaz fiyatlarındaki sıçrama, tarım maliyetlerini yüzde 25-40 oranında artırmış durumdadır. Dünya Gıda Programı’nın son uyarısına göre, bu artışlar 2026 hasat sezonunda tahıl fiyatlarını küresel ölçekte yüzde 15-20 yukarı çekebilir ve açlık riskini taşıyan 150 milyon insanın sayısını daha da yükseltebilir. Bangladeş, Pakistan ve Sri Lanka gibi ülkelerde akaryakıt ithalatı zaten bütçenin büyük kısmını tüketirken, şimdi elektrik kesintileri sanayi tesislerini durdurmakta ve işsizlik oranlarını tetiklemektedir. Bu çerçevede, kriz yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve siyasi istikrarsızlık tohumları ekmektedir.
Küresel enerji piyasalarında yapısal dönüşümler ve alternatif stratejiler
Bu kriz, enerji jeopolitiğinde kalıcı yapısal dönüşümleri hızlandırmaktadır. ABD’nin LNG ihracat kapasitesinin önemi giderek artmış; Avrupa Birliği ve Asya ülkeleri, Rusya ile Körfez bağımlılığını azaltmak amacıyla Amerikan kaynaklarına yönelmiştir. Katar’ın Kuzey Sahası genişletme projesi (2027 hedefi 110 milyon ton/yıl) gecikme riskiyle karşı karşıya kalmış; bu durum LNG piyasasında arz-talep dengesini yeniden şekillendirecektir. OPEC+ ülkeleri fiyat volatilitesiyle mücadele ederken, Suudi Arabistan gibi büyük üreticiler mali baskı altında kalmıştır.
Uzun vadede, kriz yenilenebilir enerji yatırımlarını, nükleer güç projelerini ve elektrikli araç teknolojilerini ivmelendirecektir. İthalatçı ülkeler, transit risklerini minimize etmek için kaynak çeşitlendirmesine ve yeni boru hattı ile LNG terminalleri inşasına odaklanacaktır. Çin ve Hindistan’ın Rusya üzerinden boru hatları ile Afrika LNG projelerine yönelik arayışları yoğunlaşmıştır. Çevresel boyut da göz ardı edilmemelidir: Artan fosil yakıt kullanımı kısa vadede karbon emisyonlarını yükseltse de kriz sonrası yeşil dönüşüm politikaları daha kararlı bir şekilde uygulanabilecektir. Özellikle Avrupa’nın REPowerEU planı ve Asya’daki nükleer yeniden canlanma, bu dönüşümün hızlanacağını işaret etmektedir.
Türkiye için stratejik öneriler ve fırsatlar
Türkiye’nin coğrafi konumu önemli fırsatlar sunmaktadır. Hürmüz krizi sırasında Avrupa’ya LNG ve petrol taşımacılığında bölgesel “merkez” olma potansiyeli yükselmiş; Karadeniz ve Doğu Akdeniz rotaları stratejik önem kazanmıştır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam üretimdeki payının yüzde 50’ye yaklaşması ve enerji yoğunluğunun düşmesi, uzun vadeli dayanıklılığı güçlendirmektedir. Hükûmetin bu süreçte atabileceği adımlar arasında, Akkuyu Nükleer Santrali’nin devreye alınmasını hızlandırmak, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon arama faaliyetlerini artırmak ve TANAP ile TürkAkım boru hatlarının kapasitesini genişletmek öne çıkmaktadır. Ayrıca, BOTAŞ’ın yeni LNG terminalleri yatırımları ve spot piyasada uzun vadeli kontratlar imzalaması, maliyetleri kontrol altına alabilir. Bu adımlar hem kısa vadeli kriz yönetimini hem de uzun vadeli enerji bağımsızlığını güçlendirecektir.
Sonuç: Belirsizlik döneminde stratejik dayanıklılık
İran-İsrail-ABD Savaşı, Hürmüz Boğazı krizi ve elektrik-gaz altyapısındaki hasarlarla dünya ekonomisini derinden etkilemiştir. Kısa vadede fiyat artışları ve arz kesintileri enflasyon ile resesyon riskini yükseltirken, uzun vadede enerji güvenlik politikalarını kökten yeniden tanımlayacaktır. ABD Başkanı’nın beş günlük erteleme kararı geçici bir rahatlama sağlamış olsa da belirsizlik devam etmektedir.
Türkiye, düşük bütçe açığı, sağlam bankacılık sistemi ve sıkı para politikası gibi yapısal avantajlarını değerlendirerek bu süreçten en az zararla çıkma potansiyeline sahiptir. Bununla birlikte, kalıcı yüksek enerji fiyatlarına karşı kaynak çeşitlendirmesi, yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlandırılması ve bölgesel işbirliklerinin derinleştirilmesi zorunludur. Uluslararası diplomatik çabalar ve Boğaz’ın yeniden açılması, krizin derinleşmesini önleyebilir.
Bu gelişmeler, enerji jeopolitiğinin artık yalnızca üretim kapasitesiyle sınırlı olmadığını; güvenli geçiş yolları, altyapı dayanıklılığı ve sürdürülebilir alternatiflerin belirleyici olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





