Hegemonya mücadelesinde coğrafya mahkûmu Doğu Asya ülkelerinin çifte açmazı – 3

MDN İstanbul
  • |

Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük

Avustralya’nın jeopolitik konjonktürde rolü

26 Milyon nüfuslu ve bu nüfusun yaklaşık yarısı, birbirine sınır komşusu olan üç büyük şehirde (Sidney, Melbourne ve Brisbane) yaşayan Avustralya, ABD'nin Hint-Pasifik stratejisinin en sadık ortaklarından biridir. Coğrafi olarak Çin'den uzak olmasına rağmen, son yıllarda savunma politikasını büyük ölçüde ABD’nin bölgesel öncelikleri doğrultusunda yeniden şekillendirmiştir. Nitekim halihazırda Darwin’deki ABD Üssü’nde yaklaşık 2500 Amerikan deniz piyadesi konuşludur. Her ne kadar söz konusu asker sayısı Çin Silahlı Kuvvetlerini alarm durumunda tutmak için yeterli değilse de, ABD’nin “Avustralya’yı savunma ve kullanma” niyetini ortaya koymaktadır.  

Bu dönüşümün en önemli adımı, 2021’de kurulan AUKUS güvenlik ortaklığıdır. Anlaşmanın ilk ayağı kapsamında Avustralya'ya nükleer tahrikli saldırı denizaltıları kazandırılması planlanmıştır. Programın ilk aşamasında Amerikan nükleer denizaltıları Avustralya limanlarını daha sık ziyaret etmeye, ardından Avustralya üslerine dönüşümlü olarak konuşlandırılmaya başlamış, Temmuz 2026’dan itibaren ise bir denizaltı kalıcı olarak konuşlandırılmıştır. Nihai hedef ise 2030'lu yıllardan itibaren Avustralya Donanması'nın en az sekiz nükleer tahrikli saldırı denizaltısına sahip olması, bunların bir bölümünün ise 2040'lı yıllarda Avustralya'da ortak üretimle inşa edilmesidir. Toplam maliyetinin 264 milyar doların üzerinde olacağı tahmin edilen bu proje, Avustralya'nın Hint ve Pasifik Okyanuslarında çok uzun menzilli askerî harekât icra edebilmesini sağlayacaktır.

Anlaşmada açıkça ifade edilmemekle birlikte; bu denizaltı filosunun ABD ile tam uyumlu çalışacak olması ve Amerikan harekât sistemlerine çok yönlü bağımlı olması nedeniyle, Avustralya fiilen ABD'nin Çin'e yönelik askerî stratejisinin bir parçası hâline gelmektedir. Bu durum; deniz ulaşım yollarının kontrolü, Tayvan Boğazı'ndaki olası harekât ve Güney Çin Denizi'ndeki Amerikan faaliyetleri gibi görevlerde Avustralya'nın doğrudan rol alması anlamına gelmektedir.

İlginizi çekebilir:

Hegemonya mücadelesinde coğrafya mahkûmu Doğu Asya ülkelerinin çifte açmazı – 1

Ancak bu anlaşma halihazırda birtakım ciddi sorunlar içermektedir. Avustralya bugüne kadar AUKUS kapsamında ABD'ye 1 milyar doların üzerinde ödeme yapmış olmasına rağmen, Trump yönetimi Amerikan tersanelerinin kendi üretim kapasitesindeki darboğaz nedeniyle Avustralya'ya söz verilen denizaltıları teslim edip etmeyeceğini değerlendirmektedir. Hatta ABD Kongresi için hazırlanan bir raporda, söz konusu denizaltıların Avustralya'ya devredilmek yerine ABD mülkiyetinde kalması ve yalnızca Avustralya üslerinden işletilmesi seçeneği bile tartışılmıştır.

Bu sorunun temel nedeni aslında, Avustralya'nın Çin ile çıkabilecek olası bir savaşta otomatik olarak asker göndermeyi taahhüt etmekten kaçınmasıdır. Bu çekingenliğin arkasında ise ekonomik gerçeklik bulunmaktadır. Çünkü Çin, Avustralya'nın açık ara en büyük ticaret ortağıdır. Bu örnek, ulusal ekonomik çıkarlarla askerî ittifak yükümlülükleri arasındaki temel açmazı açık biçimde ortaya koymaktadır.

Çin söz konusu olduğunda Avustralya; ekonomik çıkarlar, savunma stratejisi ve diplomasi arasındaki zorlu çizgide yürümek zorundadır. Nitekim Çin GSYH’sının bu yüzyılın ortalarında ABD GSYH’nı geçeceği yönündeki beklenti, Avustralya’nın müttefik seçim kararını etkileyebilecek bir diğer husustur. Ancak aynı zamanda Avustralya; ABD, Birleşik Krallık, Yeni Zelanda ve Kanada ile birlikte, muhtemelen dünyanın en verimli istihbarat toplama ağı olan  “Beş Göz”ün bir üyesidir ve ABD’nin dünyadaki en önemli istihbarat toplama tesislerinden olan Alice Springs yakınlarındaki Pine Gap askeri üssüne uzun yıllardan bu yana ev sahipliği yapmaktadır. Burası ABD’nin vazgeçemeyeceği bir üs ve Avustralya’nın ABD’nin Pasifik’e bağlılığını ölçerken sahip olduğu pazarlık kozları arasındadır.

Hindistan’ın jeopolitik konjonktürde rolü

Hindistan'ın, ABD'nin Çin'i engelleme mimarisi içindeki konumu, diğer bölge devletlerine göre belirgin biçimde farklıdır. Çünkü Hindistan; ABD ile resmî bir askerî ittifak kurmamış olan, BRICS üyesi, Şanghay İş Birliği Örgütü (ŞİÖ) üyesi ve “Bağlantısızlar Hareketi”nden miras kalan güçlü bir “stratejik özerklik” geleneğine sahip bir devlettir.

Bununla birlikte, ABD'nin müttefiklerine uyguladığı “kademeli zorlayıcılık” politikasının bir çıktısı olarak son on yılda Hindistan dış politikası giderek ABD’nin stratejik tercihleriyle uyumlu hâle gelmiştir. Hindistan ile ABD arasında imzalanan savunma çerçeve anlaşmaları; komuta sistemleri, istihbarat paylaşımı ve askerî koordinasyon alanlarında iki ülke silahlı kuvvetlerini birbirine daha fazla bağlamıştır.

Nitekim bu yönelimin en çarpıcı örneği, Hindistan'ın mevcut İran politikasıdır. 2018’de Trump yönetimi İran'a yönelik yaptırımları yeniden yürürlüğe koyarak ülkelerin İran petrolü satın almasını durdurmalarını istediğinde Hindistan bu talebe büyük ölçüde uymuştur. İran'dan günlük yaklaşık 500 bin varil seviyesinde olan petrol ithalatı Mayıs 2019 itibarıyla hemen hemen sıfırlanmıştır. Bu kararın Hindistan açısından önemli ekonomik maliyetleri olmuştur. Hindistan; daha ucuz İran petrolünden vazgeçmiş ve Orta Asya'ya Pakistan'ı bypass ederek ulaşmasını sağlayacak stratejik Çabahar Limanı projesindeki yatırımlarını da riske atmıştır. Ayrıca son dönemde İsrail ile ilişkilerini üst seviyeye taşıyan Hindistan, Şubat 2026’da başlayan İran ile ABD-İsrail Savaşı’nda bariz bir şekilde İran karşıtı safta yer almış, ülkesinde liman ziyareti yapan İran gemisinin limanı terk ettikten kısa bir süre sonra uluslararası sularda ABD denizaltısı tarafından batırılmasında “kolaylaştırıcı” bir pozisyonu olmuştur.  

Hindistan'ın ABD baskısına uyduğu bir başka alan ise Rusya olmuştur. Mart 2025 tarihinde ABD'nin küresel çelik ve alüminyum tarifeleri yürürlüğe girmiş, Hindistan ürünlerine uygulanan vergi oranı &'ya yükselmiştir. Ardından Ağustos 2025'te Trump yönetimi, Hindistan'ın indirimli Rus petrolü satın almaya devam etmesini gerekçe göstererek ilave % gümrük vergisi daha uygulamış ve toplam vergi oranı P'ye ulaşmıştır. Bunun üzerine Hindistan azaltarak Rus petrolü alımını durdurmayı kabul etmiş, ABD Yüksek Mahkemesi Trump'ın tarifelerini iptal edince süreç farklı bir yöne evrilmiştir.

Bütün bu gelişmelere rağmen Hindistan tamamen ABD eksenine girmiş değildir. Aksine; BRICS üyeliğini sürdürmekte, ŞİÖ içindeki faaliyetlerini genişletmekte, Çin ve Rusya ile yoğun ekonomik ilişkilerini korumaktadır. 2025’de Hindistan ile Çin arasındaki ticaret hacmi  artarak 155,6 milyar dolara ulaşmıştır. Öte yandan Hindistan, 2018’de ABD'nin yaptırım tehditlerine rağmen Rusya'dan 5,4 milyar dolar değerinde S-400 hava savunma sistemi satın almıştır. Rusya ile ticaret de özellikle enerji alanında büyük ölçüde artmış, Rus petrolü ithalatı 2025 itibariyle günlük yaklaşık 2 milyon varile yükselmiş, böylece Rusya Hindistan'ın en büyük petrol tedarikçisi hâline gelmiştir.

Özetle Hindistan; şimdiye kadar “her iki takımda da oynama becerisi”ni gösteren ve bu durumdan çok fazla zarar görmeyen nadir devletlerden biridir.

Sonuç Yerine

ABD'nin Çin'i engelleme stratejisinde en büyük kırılganlık; “askerî ittifaklarının savaş zamanında gerçekten ne kadar dayanıklı olacağının belirsiz olması”dır. Bugün ABD; Japonya, G.Kore, Filipinler, Avustralya ve Hindistan gibi devletlerle geniş kapsamlı güvenlik ortaklıkları kurmuş olsa da, bu devletlerin tamamı aynı temel çifte açmazı paylaşmaktadır: “Bir tarafta Çin ile derin ekonomik bütünleşme, diğer tarafta ise ABD ile giderek derinleşen askerî ittifak ilişkileri”.

Milyar dolar değerindeki 2025 yılı ticaret rakamları, bu çifte açmazı bariz biçimde sergilemektedir.

DevletÇin ile TicaretABD ile TicaretSonuç
Avustralya20790Çin lehine 117
Japonya322228Çin lehine 94
G.Kore331241Çin lehine 90
Filipinler7327Çin lehine 46
Hindistan156149Çin lehine 7

Tablodaki rakamlar yalnızca dış ticaret istatistiklerinden ibaret değildir. Bunlar; milyonlarca istihdamı, vergi gelirlerini, sanayi üretimini, şirket kârlarını ve toplumsal refahı doğrudan belirlemektedir. Dolayısıyla Çin ile yaşanacak gerçek bir savaş, bu devletlerin ekonomileri açısından son derece ağır maliyetler doğuracaktır. Bu noktada ABD’nin uykularını kaçıran şüphe şudur: “Silahların ateşlendiği savaş başladığında müttefikleri ABD için savaşacak mı ve/veya ABD’nin yanında yer alacak mıdır?”

ABD’nin uykularını kaçıran bu şüphe yersiz değildir ve en iyi örneklerden biri, 2003 Irak Savaşı'dır. ABD o dönemde bütün müttefiklerinden asker göndermelerini istemişti. Ancak; Japonya ve G.Kore muharip birlik göndermeyi reddetmiş, lojistik destek ve yeniden inşa faaliyetlerine katkı sağlamıştır. Benzer şekilde Trump yönetiminin son savaşta İran'a baskı amacıyla Hürmüz Boğazı'na savaş gemisi gönderme çağrısına da ABD'nin birçok müttefiki olumlu cevap vermemiştir. ABD’nin müttefikleri, Irak gibi Çin'den çok daha zayıf bir ülkeye karşı yürütülen savaşa bile tam katılım göstermemişlerse, her ne kadar siyasi partileri Amerikan hegemonyası altında olmuş olsa da, nükleer silahlara sahip ve dünyanın en büyük sanayi gücü hâline gelen Çin ile yapılacak bir savaşa katılmaya ne ölçüde istekli olacaklardır?

İlginizi çekebilir:

Hegemonya mücadelesinde coğrafya mahkûmu Doğu Asya ülkelerinin çifte açmazı – 2

Avustralya en büyük ticaret ortağını kaybetmeyi ve nüfusunun yarısının yaşadığı ve birbirine komşu, dolayısıyla topluca hedef olması muhtemel olan şehirlerinin bu zafiyetini göze alarak Çin'e karşı asker gönderecek midir?

Hiroşima ve Nagazaki'nin tarihsel travmasını taşıyan Japon halkı ağır askerî kayıpları kabul edecek midir?

G.Kore, böyle bir savaşın Kuzey Kore'nin de çatışmaya katılmasına yol açabileceği bir ortamda Çin'e karşı savaşacak mıdır?

Filipinler, Çin'in ekonomik ve askerî misillemesini göze alabilecek midir?

Tayvan sorununun kendi ulusal güvenliğiyle doğrudan ilgisi bulunmayan Hindistan, asker göndermeyi kabul edecek midir?

Askerî ittifaklar; tatbikatlar yapılırken, istihbarat paylaşılırken, silah satın alınırken ve diplomatik açıklamalar yapılırken/yayımlanırken oldukça sorunsuz işler. Ancak gerçek savaş başladığında durum tamamen değişecektir. Çünkü savaş; insanların hayatını, ulusal ekonomileri, hatta devletlerin varlığını riske atan bir fenomendir. Özellikle savaşın doğrudan kendi ulusal çıkarları için değil de başka bir büyük gücün stratejik hedefleri doğrultusunda yürütüldüğü düşünülüyorsa, müttefiklerin desteği ciddi biçimde zayıflayabilir.

ABD'nin engelleme stratejisi, müttefiklerin savaş sırasında da aynı ölçüde bağlı kalacağı varsayımına dayanmaktadır. Oysa bu varsayım, stratejinin en kırılgan halkasıdır.

Doğu Asya merkezli “Yeni Soğuk Savaş”, dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin Atlantik'ten Asya'ya kaymasına karşı ABD'nin geliştirdiği stratejik bir yanıttır. Ancak bu yanıtın bedelini en çok Doğu Asya toplumları ödemektedir. Çünkü savunmaya ayrılan kaynaklar; eğitim, sağlık, sosyal refah, altyapı, iklim değişikliğiyle mücadele ve ekonomik kalkınma gibi alanlardan çekilmektedir. Bu durumun çözümüne yönelik, pratikte uygulanamayan, “oyalayıcı” ve “taktiksel” çeşitli öneriler gündeme gelmektedir; güven artırıcı önlemler, silahların sınırlandırılması, çok taraflı mekanizmalar, diyalog platformu gibi. Ancak gerçek çözümün bölge halklarının örgütlü mücadelesiyle mümkün olabileceği anlaşılmaktadır. Bahse konu mücadeleyi organize ettiğini iddia eden farklı STK’lar mevcuttur. Fakat genelde bunların arkasında da uygulanamayan önerileri destekleyen güçler vardır ve halkın ezici çoğunluğu yine yoktur.

Bugün dünya ekonomisinde tarihsel ölçekte bir güç kayması yaşanmaktadır. Çin'in dünyanın en büyük sanayi gücü hâline gelmesi; küresel üretim ağlarını, ticaret yollarını ve ekonomik nüfuzun dağılımını temelden değiştirmiştir. Bu değişim aynı zamanda Küresel Güney ülkelerinde daha bağımsız ve egemen dış politika arayışlarını da güçlendirmektedir. Ancak bu dönüşümün nasıl sonuçlanacağı henüz kesin değildir.

Bu geçiş döneminin barışçıl ve çok taraflı bir dünyaya mı, yoksa savaşların ve kemer sıkma politikalarının hâkim olduğu yeni bir döneme mi dönüşeceği, büyük ölçüde sınıf mücadelesinin barış ve kalkınma yönünde ne kadar ilerletilebileceğine bağlıdır.

Seçilmiş Kaynakça

– “East Asia’s Double Bind: Contradictions and Possibilities in the New Cold War” Report. Dossier no 101. Tricontinental: Institute for Social Research, No Cold War, International Strategy Center, and International Peoples’ Assembly. June 2026. https://thetricontinental.org/

– Tim Marshall. “Coğrafyanın Gücü”. Çeviri: Gökçen Keçici, 2. Baskı, Epsilon Yayını. Kasım 2024.

– Tim Marshall. “Coğrafya Mahkumları”. Çeviri: Mert Doğruer, 3. Baskı, Epsilon Yayını. Mayıs 2018.

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.

Bunu Paylaşın