Hegemonya mücadelesinde coğrafya mahkûmu Doğu Asya ülkelerinin çifte açmazı – 2

MDN İstanbul
  • |

Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük

ABD’nin Çin’i Engelleme Stratejisinde Askerî Faaliyetleri

ABD’nin “Genel Hint-Pasifik Stratejisi”ni yalnızca Çin'in yükselişine verilmiş geçici bir tepki olarak okumak eksik kalacaktır. Daha doğru bir değerlendirme, bu stratejiyi Anglo-Amerikan jeopolitik düşüncesinin tarihsel devamlılığı içinde ele almaktır. Mahan'ın deniz gücü yaklaşımı, Mackinder'in Avrasya vurgusu ve Spykman'ın Rimland teorisi, günümüzde farklı araçlarla uygulanmaya devam edilmektedir.

Bununla birlikte 21.yy’ın önemli farkı, klasik çevreleme stratejisinin artık yalnızca askerî araçlara dayanmamasıdır. Teknoloji, finans, tedarik zincirleri ve kritik altyapılar da büyük güç rekabetinin ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir. Dolayısıyla günümüz çevreleme stratejisi, askerî, ekonomik ve teknolojik unsurların iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapı sergilemektedir.

Nitekim belirtilen kriterlere uygun olarak son on yıl içerisinde ABD, “Çin'i çevrelemeyi hedefleyen bir askerî strateji” geliştirmiştir. Klasik “Çevreleme Stratejisi” günümüzde “çok katmanlı bir yapı” ve “yeni bir isimlendirme”yle uygulanmaktadır. Rakibin askerî veya siyasi hedeflerine ulaşmasını kuvvet kullanımı yoluyla fiilen imkânsız hâle getirmeyi amaçlayan, rakibin saldırısının başarı ihtimalini ortadan kaldırarak caydırmayı esas alan “Engelleme Stratejisi (Strategy of Denial)”. Birbirini takip eden ABD Ulusal Savunma Stratejisi belgelerinde bu strateji kurumsallaştırılmıştır.

Engelleme Stratejisinin temel varsayımı, Doğu Afrika'dan ABD’nin batı kıyılarına kadar uzanan ve Hint ile Pasifik Okyanuslarını kapsayan “Hint-Pasifik bölgesinin, dünyanın ekonomik bakımdan en önemli coğrafyası” olduğudur. ABD'ye göre; küresel hegemonyanın   sürdürebilmesi Çin'in bu bölgede ABD’nin yerini almasının engellenmesine bağlıdır. Bu strateji, askerî üstünlük ve müttefikler arasındaki koordinasyon yoluyla caydırıcılık oluşturmayı hedeflemektedir.

Bu amaç doğrultusunda ABD çeşitli güvenlik yapıları oluşturmuştur:

  • Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (QUAD) (2017): Avustralya, Hindistan, Japonya ve ABD'yi bir araya getirmektedir.
  • AUKUS (2021): Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD arasında kurulan üçlü güvenlik ortaklığıdır.
  • Pasifik Caydırıcılık Girişimi (PDI) (2021): ABD'nin Hint-Pasifik bölgesindeki askerî konuşlanmasını ve finansmanını düzenleyen çerçevedir.
  • ABD-Japonya-G.Kore Üçlü Anlaşması (2023): Bölgesel askerî koordinasyonu güçlendirmeyi amaçlamaktadır.

ABD, İran örneğinde olduğu gibi doğrudan savaşa girmek yerine, Çin'in savunma maliyetlerini kabul edilemez düzeye çıkarmayı hedeflemektedir. Bunun yolu ise ABD öncülüğündeki ittifak sistemini güçlendirmek ve ABD askerî üslerini Çin çevresinde ileri hatlara yerleştirmekten geçmektedir.

Bugün Diego Garcia'dan başlayıp Guam'a kadar uzanan hatta yaklaşık 270 ABD askerî tesisi bulunmaktadır. ABD’in temel varsayımı, güvenilir ve sürekli ileri konuşlandırılmış Amerikan askerî gücünün Çin'in stratejik seçeneklerini sınırlandıracağı, aynı zamanda ABD öncülüğündeki bölgesel düzeni korurken Çin'in ekonomik dinamizminden de yararlanılabileceğidir.

ABD'nin Çin'i engelleme stratejisi coğrafi olarak “Birinci Ada Zinciri”üzerine kuruludur. Japonya'dan başlayarak Tayvan üzerinden Filipinler'e kadar uzanan bu ada hattı, Çin'in Pasifik Okyanusu'na serbest erişimini sınırlandıran doğal bir bariyer olarak değerlendirilmektedir. ABD bu hat boyunca; askerî faaliyetlerin sürekli izlenmesini ve hedeflerin kısa sürede tespit edilerek yüksek hassasiyetle vurulması maksadıyla, askerî üsler, erişim anlaşmaları, istihbarat merkezleri, gözetleme ve füze savunma sistemlerini kapsayan bütünleşik bir “kuşatma sistemi”ni kullanarak, Çin'in deniz ulaşım yollarını ve askerî hareketliliğini kontrol etmeyi hedeflemektedir. Bu kuşatma yalnızca bu hatta değil, Diego Garcia, Sri Lanka ve Basra Körfezi bölgesindeki ABD üslerini de içine alan daha geniş bir çevreleme derinliğiyle desteklenmektedir.

Bu engelleme stratejisi belirgin biçimde 2020 sonrasında hız kazanmıştır. PDI kapsamında; yeni kuvvet konuşlandırmaları, üs altyapılarının genişletilmesi, füze savunma sistemlerinin kurulması ve “Birleşik (birden fazla ülke unsurunun katıldığı)” askerî tatbikatların icrası gerçekleştirilmektedir. ABD; Filipinler ile Balikatan Tatbikatı, Avustralya, Hindistan ve Japonya ile Malabar Tatbikatı ve Avustralya ile Talisman Sabre Tatbikatı gibi büyük ölçekli askerî faaliyetlere ve G.Kore ile yapılan tatbikatlara ciddi seviyede kaynak ayırmaktadır. Bu tatbikatların amacı yalnızca ortak eğitim yapmak değildir. Asıl hedef, ABD müttefiklerinin birlikte harekât icra edebilme kabiliyetini artırarak onları Çin'i engelleme stratejisinin ön cephe aktörleri hâline getirmektir.

Özetle; ABD resmî belgeleri bu kuşatma sitemini “savunmaya dayalı caydırıcılık” olarak tanımlarken, özellikle Japonya, G.Kore ve Filipinler, ABD'nin askerî operasyonlarında kullanılabilecek ileri harekât platformlarına dönüştürülmektedir.

Bahse konu engelleme stratejisi kapsamında Tayvan için özel bir açıklama yapmak gerekmektedir. 1 Ocak 1979'da ABD resmen “Çin Halk Cumhuriyeti”ni tanımış ve “Tek Çin” ilkesini kabul ettiğini açıklamıştır. Ancak yalnızca üç ay sonra, 10 Nisan 1979'da kabul edilen “Tayvan İlişkileri Yasası” ile, Tayvan’la resmî olmayan ilişkilerini sürdürmek için hukuki bir zemin oluşturmuştur. Böylece ABD “iki yönlü bir politika” izlemiştir. Bir taraftan “Tek Çin” ilkesini kabul ettiğini beyan ederken, diğer taraftan Tayvan'a silah satışlarını sürdürmüş, ekonomik ve kültürel ilişkilerini koruyarak Çin üzerinde sürekli baskı kurmuştur. 1950’den bu yana ABD'nin Tayvan'a yaptığı silah ve askerî hizmet satışlarının toplamı yaklaşık 50 milyar dolara ulaşmıştır.

ABD açısından Tayvan sorunu yalnızca siyasî değil aynı zamanda jeostratejik bir konudur. Tayvan'ın anakara Çin ile yeniden birleşmesi, Çin'e Pasifik Okyanusu'na çok daha geniş erişim olanağı sağlayacaktır. Bu nedenle ABD, Tayvan'ı Çin üzerinde baskı kurmanın ve Çin'in hareket alanını sınırlandırmanın önemli bir aracı olarak değerlendirmektedir.

Yukarıdaki haritaya bakarken ülke isimlerini değiştirerek kendimize soracağımız bir soru ve “jeopolitik esaslı çıkar prensipleri”ni göz ardı etmeden kendimize vereceğimiz yanıt, sorunu yaratanın hangi taraf olduğunu anlamamıza yardımcı olabilecektir. Soru şudur: “Hali hazırdaki Çin coğrafyasında ABD olsaydı ve kırmızı renkli Tayvan ABD karşıtı bir gücün kontrolünde olsaydı, farazi ABD bu durumu normal mi kabul ederdi, yoksa Tayvan’ı topraklarına katmaya mı çalışırdı?” ABD’nin son dönemde, sınırlarına nispeten yakın olan Venezuella harekâtını, Grönland talebini ve Küba ısrarını dikkate alarak soruyu yanıtladığımız takdirde, hakkaniyetli bir sonuca ulaşılabileceğini değerlendiriyorum.

İlginizi çekebilir:

Hegemonya mücadelesinde coğrafya mahkûmu Doğu Asya ülkelerinin çifte açmazı – 1

ABD’nin Çin’i engelleme stratejisinde egemen sınıflar ile kurduğu ilişkiler

ABD'nin bahse konu stratejisi, yalnızca askerî entegrasyona değil, aynı zamanda Birinci Ada Zincirinde yer alan “devletlerin egemen sınıflarının Çin karşıtı ortak bir çizgide birleşmesi”ne de dayanmaktadır. Bu yönelim, ABD ile yakın ilişki içinde bulunan yerli sanayi burjuvazisinin, askerî elitlerin ve siyasi seçkinlerin çıkarlarını yansıtmaktadır. Buna karşılık ABD ile askerî bütünleşmenin derinleşmesi, bu ülkelerde zaten var olan sınıfsal çelişkileri daha görünür hâle getirmekte ve seçim demokrasilerinin sınırlarını ortaya çıkarmaktadır.

Toplumsal muhalefet zaman zaman güçlü biçimde yükselse de, mevcut siyasal sistemler ABD'nin bölgedeki askerî varlığına ve müdahaleciliğine karşı çıkabilecek güçlü siyasal alternatiflerin gelişmesini engelleyecek şekilde yapılandırılmıştır. Ayrıca bu toplumların tamamı, IIDS'nın ve savaş sonrasında kalıcı hâle gelen ABD askerî varlığının izlerini taşımaktadır. Özellikle bugün kalıcılaşmış ABD üsleri, bu ülkelerin siyasal kültürünü ve dış politika anlayışını belirlemeye devam etmektedir. Bu nedenle söz konusu devletleri büyük ölçüde; güvenlik, ekonomik veya siyasi destek karşılığında daha güçlü bir devletin nüfuz alanına giren ve dış politika kararlarında bu devletin çıkarlarını önemli ölçüde gözeten bağımlı veya yarı bağımlı devleti tanımlayan “müşteri devletler (client states)” olarak ifade etmek mümkündür.

Japonya’da egemen sınıfla kurulan ilişki

IIDS’ı sonrasında Japon siyasal yaşamına çok büyük oranda Liberal Demokrat Parti (LDP) hâkim olmuştur. LDP, ABD devleti ve Amerikan sermayesiyle yakın bağlara sahip, sağ ile aşırı sağ arasında konumlanan bir siyasal oluşumdur. Japonya biçimsel olarak demokratik bir ülke olsa da, 1955’de kurulan LDP yalnızca dört yıllık kısa bir dönem dışında sürekli iktidarda kalmıştır. Bu nedenle siyasal sistem fiilen tek parti ağırlıklı bir yapıya dönüşmüştür.

1947 Anayasası'nın 9. maddesi, Japonya'nın yalnızca asgari düzeyde savunma gücü bulundurmasına izin vermekte ve saldırı amaçlı askerî yapılanmayı yasaklamaktadır. Ancak Japon muhafazakârları uzun yıllardır bu maddeyi değiştirmeye çalışmaktadır. 2014’de bahse konu madde yeniden yorumlanarak “kolektif meşru müdafaa” anlayışı kabul edilmiş ve böylece Japonya'nın askerî kapasitesinin genişletilmesinin önü açılmıştır. Nitekim 2024’de Japon askerî bütçesi ! artmış ve GSYH'nin %1,4'üne ulaşmıştır. 2026'da ise uzun yıllardır yürürlükte bulunan ölümcül silah ihracatı yasağı kaldırılmıştır. Bu yasağın temel mantığı, barışçıl bir ülkenin savaşlardan ekonomik kazanç sağlamaması gerektiği düşüncesiydi.

Japonya'nın karşı karşıya olduğu temel çelişki, artan askerî harcamalar ile toplumun sosyal refah talepleri arasındaki gerilimdir. Bu çelişkinin en belirgin örneği “Okinawa Direnişi”dir. ABD Deniz Piyadeleri için Henoko-Oura Körfezi'nde inşa edilmek istenen yeni üs, 1996 yılından beri yoğun protestolarla karşılaşmaktadır. 2019’da düzenlenen yerel referandumda halkın yaklaşık p'i yeni üs inşasına karşı oy kullanmıştır. Buna rağmen hükümet, deniz doldurma çalışmalarını sürdürmüş ve Oura Körfezi'nin mercan ekosisteminin tahrip edilmesine devam etmiştir. Yerel halkın açık iradesine rağmen hükümetin kararını değiştirmemesi, demokratik mekanizmaların ulusal güvenlik ve ABD ittifakı söz konusu olduğunda etkisiz kaldığını göstermektedir.

Güney Kore’de egemen sınıfla kurulan ilişki

1950'de başlayan Kore Savaşı hiçbir zaman resmî bir barış anlaşmasıyla sona ermediği için ülke, kuruluşundan itibaren ABD tarafından hem askerî üs hem de komünizme karşı ileri karakol olarak görülmüştür. G.Kore'de farklı partiler iktidara gelmiş olsa da, muhafazakâr veya liberal fark etmeksizin bütün hükümetler yapısal olarak ABD’ye bağımlı kalmıştır.

İşçi sınıfı ve sivil toplum; gelir eşitsizliğine, demokratik gerilemeye ve ABD'ye dış politikada bağımlılığa karşı defalarca kitlesel tepki göstermiştir. Bu bağlamda 2016-2017 yıllarında gerçekleşen “Mum Işığı Devrimi” ve 2024-2025 yıllarında düzenlenen “Işık Devrimi”, halk hareketlerinin simgeleri olmuştur. Ancak ABD ile kurulan askerî ve ekonomik bağımlılık ilişkisi, bu taleplerin gerçek anlamda hayata geçirilmesini engellemektedir.

Haziran 2025'te işbaşına gelen hükümet, insan hakları ve işçi hakları savunucusu kimliğiyle tanınmasına rağmen, göreve geldikten sonra ABD ile askerî iş birliğini daha da derinleştirmiştir. Nitekim hükümet; savunma harcamalarını GSYH'nin %3,5'ine çıkarma taahhüdünde bulunmuş, önümüzdeki on yılda ABD yarı iletken sanayisine 350 milyar dolar yatırım yapmayı kabul etmiş, özellikle Hanwha Group aracılığıyla Amerikan savaş gemisi inşa sektörüne büyük destek sağlamış ve ABD’nin uzay temelli askerî sistemlerine entegre olmuştur.

Özetle Güney Kore; siyasal tarihi yoğun sınıf mücadeleleriyle şekillenen ve İsrail ile birlikte ABD'nin “örnek müttefikleri” arasında yer alan bir devlet konumundadır.

Filipinler’de egemen sınıfla kurulan ilişki

Filipinler, 1898’de ABD tarafından ele geçirilmesinden bu yana gerçek anlamda kendi egemenliğini kurmakta zorlanmaktadır. Ülkenin siyasal hayatı uzun yıllardır birkaç güçlü ailenin kontrolü altındadır. Bunun güncel örneği olarak mevcut Devlet Başkanı Ferdinand Marcos Jr., eski Devlet Başkanı Ferdinand Marcos'un oğludur.

1991’e kadar Filipinler'in güvenlik politikası hemen hemen tamamen ABD güdümündeydi. “Filipinler Silahlı Kuvvetlerini Modernizasyon Programı”, silahlı kuvvetlerin büyük ölçüde Amerikan silahlarıyla yapılandırılmasını sağlamıştır. Günümüzde bu bağımlılığın en somut göstergesi “Geliştirilmiş Savunma İşbirliği Anlaşması (EDCA)'dır. İlk kez 2014’de imzalanan, 2022’de ise kapsamı genişletilen EDCA sayesinde ABD birlikleri; Filipin askerî üslerini dönüşümlü olarak kullanabilmekte, silah ve mühimmat depolayabilmekte, ortak eğitimler düzenleyebilmekte ve Filipin üsleri içerisinde Amerikan askerî altyapısı inşa edebilmektedir.

2023’de Marcos Jr. yönetimi EDCA kapsamındaki üs sayısını beşten dokuza çıkarmıştır. Özellikle; Camilo Osias Deniz Üssü ve Lal-lo Hava Üssü.  Bunlar Filipinler'in kuzey ucunda yer almakta ve Tayvan Boğazı'nda meydana gelebilecek bir çatışmaya hızlı müdahale amacıyla kullanılabilecek konumda bulunmaktadır. Bu üsler, ülkenin iç kesimlerindeki Camp Melchor F. Dela Cruz’u desteklemektedir. Böylece ABD, Filipinler ile Tayvan arasında bulunan Luzon Boğazı üzerinde askerî güç projeksiyonu yapabilecektir.

Tayvan’da egemen sınıfla kurulan ilişki

1949’da Çin Devrimi sonrasında Kuomintang (KMT) güçleri Çan Kay Şek liderliğinde Tayvan'a çekilmiş ve burada kendi yönetimini kurmuştur. KMT, 1987’ye kadar sıkıyönetim altında Tayvan'ı yönetmiş, ardından çok partili sisteme geçilmiş olsa da 2000 yılına kadar siyasal hayata büyük ölçüde hâkim olmaya devam etmiştir. 2000’den itibaren ağırlıklı olarak Demokratik İlerleme Partisi (DPP) iktidara gelmiştir. DPP; Tayvan'ın Çin'den ayrışmasını hızlandıran, ABD'nin bölgesel stratejilerine daha güçlü biçimde entegre olan ve teknoloji sermayesi, ayrılıkçı elitler ve askerî bürokrasinin oluşturduğu bir koalisyonu temsil etmektedir. Buna karşılık KMT daha çok Çin ile ekonomik ilişkileri bulunan iş çevrelerinin desteğini almaktadır. Ancak iki parti de sonuçta ABD'nin belirlediği stratejik çerçeve içinde hareket etmektedir.

2022’den itibaren Tayvan'ın askerî harcamalarında dikkat çekici bir artış yaşanmaktadır. Askerî harcamaların GSYH içindeki payı; 2010'larda yaklaşık %2 iken, 2026'da %3,3'e yükselmiş ve 2030 için %5 hedefi açıklanmıştır. Savunma bütçesi 2026 itibarıyla yaklaşık 30 milyar dolar olmuştur. Bu bütçenin önemli kısmı Amerikan silah şirketlerine gitmektedir. 2019-2024 arasında ABD, 32 milyar doların üzerinde silah satışına onay vermiştir. 2025’de ise değeri 11 milyar doları aşan yeni silah tedarik paketleri açıklanmıştır. Savunma harcamalarına bu kaynak aktarımı; durgun ücretler, artan hayat pahalılığı ve sosyal refah harcamalarındaki baskılar altında yaşayan Tayvan toplumu için önemli bir ekonomik yük oluşturmaktadır.

Artık sorun yalnızca silah satışı değildir. 2024’den itibaren Amerikan Yeşil Bereliler olarak bilinen Özel Kuvvetler personeli; Kinmen ve Penghu adalarında sürekli görev yapmaya başlamıştır. Bu durum, son kırk yıl içerisinde Tayvan topraklarındaki ilk kalıcı Amerikan askerî varlığı olarak değerlendirilmektedir.

Nüfusu yaklaşık 24 milyon olan Tayvan’da yapılan kamuoyu araştırmalarına göre; ülkede statükonun korunmasını isteyenlerin oranı 'dir. Halihazırda işbaşında olan DPP'nin yürüttüğü askerîleşme politikasının parlamentoda güçlü bir desteği yoktur. Nisan 2026'da ana muhalefet partisi KMT Başkanı’nın yaptığı resmi Çin ziyaretini, Tayvan siyasetinde Çin ile yeniden diyalog kurulmasını isteyen önemli bir eğilimin varlığına işaret eden bir gelişme olarak değerlendirmek mümkündür.

Tayvan, resmî bir savunma anlaşması bulunmamakla birlikte fiilen ABD ile “yarı ittifak” durumundadır. ABD’nin zaman zaman, Çin'in olası bir saldırısı durumunda Tayvan'ın yarı iletken fabrikalarının imha edilmesini dahi tartışıyor olması, ABD'nin kendi stratejik çıkarlarını Tayvan'ın ekonomik geleceğinin önünde tuttuğunu göstermektedir. Tayvan sorunu, yalnızca Çin ile Tayvan arasındaki bir anlaşmazlık değil, aynı zamanda Çin İç Savaşı'nın ve Amerikan müdahalesinin günümüze uzanan mirasıdır.

Dizinin son yazısında; ABD’nin Çin’i engelleme stratejisini gerçekleştirebilmesinde önemli rolleri olacağı değerlendirilen Avustralya ve Hindistan’ı ele almayı müteakip, sonuç kısmında Doğu Asya ülkelerinin ve ABD’nin karşılıklı açmazlarının genel bir değerlendirmesi yapılacaktır.

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.

Bunu Paylaşın