Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük
Genel
Uluslararası ilişkiler literatüründe güç geçişi olarak tanımlanan içinde bulunduğumuz süreç, mevcut hegemon güç ile yükselen güç arasındaki rekabetin kaçınılmaz biçimde yoğunlaştığı döneme işaret etmektedir. Tarih boyunca bu tür geçişler çoğu zaman büyük savaşlarla sonuçlanmış olsa da, ekonomik karşılıklı bağımlılığın bugünkü düzeyi nedeniyle mevcut rekabet daha karmaşık bir karakter taşımaktadır.
ABD ile Çin arasındaki mücadele yalnızca askerî üstünlük mücadelesi değildir. Ticaret, teknoloji, finans, enerji, kritik mineraller, yarı iletken üretimi, deniz ulaştırma hatları, siber güvenlik, uzay teknolojileri ve yapay zekâ gibi alanlar artık büyük güç rekabetinin ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir. Bu nedenle günümüzde jeopolitik ile jeoekonomi arasındaki sınırlar giderek belirsizleşmektedir.
ABD açısından sorun yalnızca Çin'in askerî kapasitesinin artması değildir. Asıl sorun, Çin'in ekonomik büyüklüğü sayesinde uluslararası sistemde alternatif bir çekim merkezi oluşturmasıdır. Çin açısından ise ABD'nin bölgedeki askerî ittifak ağı, Çin'in güvenliği ve uzun vadeli kalkınması açısından temel stratejik meydan okumayı oluşturmaktadır. Böylece her iki tarafın güvenliğini artırmaya yönelik attığı adımlar, karşı taraf tarafından tehdit olarak algılanmakta; uluslararası ilişkiler kuramında “güvenlik ikilemi” olarak tanımlanan süreç giderek derinleşmektedir.
Uluslararası ilişkiler disiplininde devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman güvenlik ile ekonomik çıkarlar arasında kurulan denge üzerinden açıklanmaktadır. Soğuk Savaş boyunca bu iki unsur büyük ölçüde aynı eksende ilerlemiştir. Batı Avrupa ülkeleri hem ekonomik kalkınmalarını hem de güvenliklerini ABD liderliğindeki Atlantik sistemine dayandırmış, Sovyetler Birliği öncülüğündeki sosyalist blokta ise benzer bir bütünleşme gözlenmiştir. Ekonomik ilişkiler ile güvenlik mimarisi, büyük ölçüde aynı jeopolitik blok içinde şekillenmiştir.
21.yy’da Doğu Asya'da ortaya çıkan tablo ise bu klasik modeli önemli ölçüde değiştirmiştir. Bölge ülkeleri ekonomik refahlarını giderek artan ölçüde Çin ile geliştirdikleri ticari ve teknolojik ilişkilere borçlu hâle gelirken, güvenliklerini hâlâ ABD öncülüğündeki askerî ittifak sistemine dayandırmaktadır. Böylece ekonomik çıkarlarla güvenlik tercihleri farklı yönlere çekilmektedir. Bu yapısal durum “çifte açmaz” olarak tanımlamaktadır. Kavram, devletlerin aynı anda iki farklı güç merkezine bağımlı hâle gelmesini ifade etmektedir. Bir tarafta ekonomik büyümenin temel kaynağı olan Çin, diğer tarafta güvenlik garantisinin temel sağlayıcısı olan ABD bulunmaktadır. Devletlerin her iki ilişkiyi de koruma zorunluluğu, dış politika kararlarını giderek daha karmaşık hâle getirmektedir. Bu nedenle Doğu Asya'daki stratejik rekabet yalnızca askerî güç dengesiyle açıklanamaz. Bölge devletleri açısından sorun, ekonomik refah ile ulusal güvenlik arasında sürekli yeniden kurulması gereken hassas bir denge problemidir.
Her ne kadar dolaylı olarak bulunduğumuz coğrafyayı da etkiliyor olsa, şahit olduğumuz rekabetin asıl coğrafi merkezi Hint-Pasifik/Doğu Asya bölgesidir. İnsanların seçimleri, fiziksel bağlamlarından ayrı değildir. Benzer şekilde ülkelerin hikayeleri de bulundukları coğrafyaya göre şekillenir. Doğu Asya'nın uluslararası sistemin merkezine yerleşmesi tesadüfi değildir. Bugün dünya deniz ticaretinin önemli bir bölümü Güney Çin Denizi, Doğu Çin Denizi ve Tayvan Boğazı üzerinden gerçekleşmektedir. Küresel yarı iletken üretiminin büyük kısmı Tayvan, Güney Kore ve Japonya'da yoğunlaşmıştır. Çin ise dünyanın en büyük sanayi üreticisi ve ihracatçısı konumundadır.

Buna karşılık ABD, IIDS sonrasında oluşturduğu ittifak sistemi sayesinde Japonya, G.Kore, Filipinler, Guam ve Pasifik'teki diğer üsleri aracılığıyla bölgedeki askerî varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla Doğu Asya yalnızca ekonomik büyümenin merkezi değil; aynı zamanda deniz gücü, teknoloji, enerji güvenliği ve askerî caydırıcılığın da kesişme alanıdır. Bu nedenle bölgede yaşanacak herhangi bir kriz yalnızca Asya'yı değil, küresel ekonominin tamamını etkileme potansiyeline sahiptir.
Doğu Asya ülkeleri için Hürmüz Boğazı ile Malakka Boğazı, enerji başta olmak üzere malların dolaşımı için hayati önem taşıyan iki dar geçiş noktasıdır (chokepoint). Japonya'nın petrol ithalatının yaklaşık 'ı, G.Kore'nin ise u'i Hürmüz Boğazı'ndan geçmektedir. Bu bağlamda 28 Şubat 2026’da ABD-İsrail'in İran'a karşı başlattığı ve halihazırda farklı cephelerde farklı şekilde devam eden savaş, aynı zamanda Japonya, G.Kore ve Basra Körfezi petrolüne bağımlı bütün Doğu Asya ülkelerinin ekonomik çıkarlarına karşı yürütülen bir savaştır. Çünkü Hürmüz Boğazı değişik periyotlarda ve sürelerle, “savaşın sisi” içerisinde taraflarca kapatılmaktadır.

Buna rağmen birçok Doğu Asya ülkesi savaş sürecinde sessizliğini korumuş, Japonya ve G.Kore gibi bazı ülkeler ise açık biçimde ABD'nin yanında yer almıştır. Japonya ve G.Kore'nin kendi ekonomik çıkarlarına aykırı olmasına rağmen ABD ile aynı çizgide hareket etmelerinin temel nedeni, IIDS sonrasında ABD'nin askerî mimarisine dâhil edilmiş olmalarıdır. Askerî bakımdan ABD'ye bağımlı kaldıkları sürece İran'a yönelik savaşta ABD'den bağımsız hareket etmeleri beklenemezdi.
Konuyu biraz daha somutlaştıracak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: ABD'nin Asya'daki temel askerî hedefi İran değil, Çin'dir. Oysa Çin; Japonya, G.Kore, Filipinler, Tayvan ve Asya'daki birçok ülkenin en önemli ticaret ortaklarından biridir. Çin'in bölgesel üretim zincirlerindeki merkezi konumu dikkate alındığında, Çin'e yönelik herhangi bir askerî saldırı Doğu Asya'nın bütün ekonomisini sarsacaktır.
Buna karşılık ABD; Japonya, G.Kore, Filipinler ve Tayvan'ın başlıca askerî hamisi olmayı sürdürmekte, aynı zamanda bu ülkelerin önemli ihracat pazarlarından biri olmaya devam etmektedir. Böylece bu ekonomiler kendilerini bir “çifte açmaz”içinde bulmaktadır. Bir taraftan ABD'ye olan askerî ve ekonomik bağımlılıklarını kolayca sona erdiremezler, diğer taraftan ise dünyanın yeni üretim merkezi hâline gelen Çin ile kurdukları yaşamsal ekonomik ilişkilerden vazgeçmeleri de mümkün değildir.
Tüm bu tespitlerin yanı sıra, çifte açmaz söz konusu Doğu Asya ülkelerinin hareket alanını daraltırken paradoksal biçimde stratejik önemini artırmıştır. Küçük ve orta ölçekli güçler, Soğuk Savaş’tan bu yana hiç olmadığı kadar yoğun biçimde özellikle ABD ve Çin’den ilgi görmektedir. Bu ilginin odak noktaları; daha fazla altyapı finansmanı, güvenlikte daha yoğun temaslar ve artan diplomatik destek gibi, krizi fırsata dönüştürebilme olanağı yaratan alanlardır.
Üç yazıdan oluşan bu yazı dizisinde; Japonya, G.Kore, Filipinler ve Tayvan'ın hükümetlerinden bağımsız olarak, çözülmesi güç bu yapısal çifte açmaz içerisinde nasıl sıkışıp kaldıkları ele alınmıştır. İlave olarak, Avustralya ve Hindistan gibi ülkelerin bu jeopolitik konjonktürde oynadıkları role de değinilmiştir. Aynı zamanda ve doğal olarak, büyük güçler arasındaki hegemonya mücadelesinde bahse konu coğrafyada yaşanan hususlara yönelik genel bir bakış ortaya konulmuştur.
Doğu Asya coğrafyasında Çin'in ekonomik rolü
Çin, tarih boyunca büyük bir kara gücü olmuş, 2000’li yıllara kadar ciddi bir deniz gücüne ihtiyaç duymamıştır. Çünkü; geniş toprakları, muhtelif sınırları ve ticaret ortaklarına ulaşım için kısa deniz rotalarıyla, donanmaya yatırım yapmaya gerek duymamıştır ve ideolojik olarak yayılmacı bir tavrı olmamıştır. Ancak Batı emperyalizmi ve kapitalizminin uzunca bir süre Çin’i “aşağılama”sının sonucu olarak, Soğuk Savaş sonrasında Çin kendi “kara”sından çıkarak dünya ile ticaret yapmaya, kurallarını Batı’nın belirlediği oyuna girmeye mecbur kalmıştır.
Ve bu süreçte Çin Komünist Partisi ile Çin toplumu arasında adı konmamış bir anlaşma yapılmıştır: “Biz sizi daha iyi hale getireceğiz, siz de bizim koyduğumuz kurallara uyacaksınız.” Ekonomi büyümeye devam ettikçe bu anlaşmada sorun yaşanacak gibi durmuyor. Ama büyüme yavaşlar ve sonrasında durursa, anlaşma da sona erer. Dolayısıyla Çin’in ülke bütünlüğünü koruyabilmek, diğer bir ifadeyle ekonomisini ayakta tutarak ilerletebilmek için, ABD ile olan mücadelenin hemen hemen her alanında başarılı olması şart gözükmektedir.
Soğuk Savaş boyunca bölgesel ekonomik düzenin temel dayanağı ABD iken, 20.yy sonlarında Japonya ikinci büyük ekonomik merkez olarak öne çıkmıştır. Günümüzde ise bölgenin yeni ağırlık merkezi Çin'dir. Çin; Japonya, G.Kore, Filipinler ve Tayvan ekonomilerinin her biri üzerinde farklı düzeylerde etkili olsa da, tamamı açısından merkezi bir konuma sahiptir. Her ülkenin kendine özgü bir kalkınma modeli ve Çin ile farklı siyasi ilişkileri bulunmakla birlikte, hepsi Çin'in üretim merkezi, tedarik zincirlerinin ana omurgası ve başlıca pazar olarak işlev gördüğü ortak bir üretim ağına derin bir şekilde entegre olmuştur.
Çin; Japonya ve G.Kore'nin en büyük ticaret ortağı olarak her iki ülkenin ihracatında yaklaşık –25 paya sahiptir. Tayvan'ın Çin ile ekonomik bağı daha da güçlüdür, ihracatının yaklaşık 0–40'ı Çin'e yönelmektedir. Filipinler'in entegrasyon düzeyi nispeten daha düşük olsa da Çin, Filipin ihracatının yaklaşık -20'ini oluşturmaktadır. Bu veriler, Doğu Asya'daki “ekonomik faaliyetlerin önemli bir bölümünün doğrudan Çin sanayisinin talebine bağlı” olduğunu göstermektedir.
Çin'in önemi toplam ekonomik üretim açısından değerlendirildiğinde tablo daha da çarpıcı hâle gelmektedir. Çin ile yapılan ticaret, özellikle ihracat yoluyla, ülkelerin Gayri Safi Yurt İçi Hasılalarındaki (GSYH) payı bağlamında; Tayvan için yaklaşık %, G.Kore için yaklaşık , Filipinler için %6 ve Japonya için yaklaşık %5 seviyesindedir. Dolayısıyla Çin ekonomisinin canlılığı; Doğu Asya genelinde üretim, istihdam ve yatırımların düzeyini doğrudan etkilemektedir.
2020’de imzalanan ve Ocak 2022'de yürürlüğe giren, bölge ülkeleri arasında ekonomik bütünleşmeyi sağlamayı hedefleyen “Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP)” Anlaşması, dünya nüfusunun yaklaşık 0'unu ve küresel GSYH'nin yine yaklaşık 0'unu kapsamaktadır. RCEP; madencilikten ileri teknolojiye kadar birçok sektörü ve 2,2 milyar tüketiciden oluşan büyük bir pazarı bir araya getirmektedir. Taraf ülkeler, 20 yıl içerisinde gümrük tarifelerinin 'sini azaltmayı veya tamamen kaldırmayı kabul etmişlerdir. Japonya, G.Kore ve Filipinler'in de taraf olduğu RCEP, Çin'in en büyük ekonomi olarak yer aldığı bu karşılıklı bağımlılık alanını kurumsallaştırmakta ve bölgesel ticaret akımlarını daha da güçlendirmektedir.
Toplam ticaret rakamlarının ötesine geçildiğinde, üretim yapısının kendisi de bu bütünleşmeyi pekiştirmektedir. Çin yalnızca nihai ürünlerin satıldığı büyük bir pazar değil, aynı zamanda ara mallarının hem önemli bir üreticisi hem de büyük bir tüketicisi olarak bölgesel ve küresel sanayi zincirlerinin merkezinde yer almaktadır. Japon ve G.Kore şirketleri; makine ve otomotiv parçaları, petrokimya ürünleri ve yarı iletkenler gibi yüksek katma değerli bileşenleri Çin'e ihraç etmekte, bu ürünler çoğu zaman Çin'de monte edilerek veya işlenerek dünya pazarlarına yeniden gönderilmektedir. Benzer şekilde Tayvan'ın yarı iletken sektörü de Çin'deki üretim ağıyla derin biçimde iç içe geçmiştir. Tayvan'da üretilen çiplerin önemli bir kısmı, tamamlanmış elektronik ürünlere dönüştürülmek üzere Çin'e gönderilmektedir.
Özetle, entegrasyon dereceleri farklı olsa da (en yüksek Tayvan ve G.Kore'de, daha sınırlı şekilde Japonya ve Filipinler'de) dört ekonominin de yapısal olarak Çin'e bağlı olduğu görülmektedir. Bu durum bir yandan ekonomik büyüme açısından önemli fırsatlar yaratırken, diğer yandan ABD'nin Çin'e yönelik baskılarının bölge ekonomileri üzerinde zincirleme etkiler yaratmasına yol açan ciddi kırılganlıklar da doğurmaktadır.
Bir sonraki yazıda, ABD’nin Çin’i çevreleme stratejisini gerçekleştirebilmek için; Doğu Asya ülkeleri üzerinden geliştirdiği askerî faaliyetler ve bahse konu ülkelerde egemen sınıflarla ile geliştirdiği ilişki biçimleri ele alınacaktır.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





