Ana sayfa Haberler Deniz Savunma Güvenli Bölge

Güvenli Bölge

0
Dz. Kurmay Albay (E) Serter Tuçaltan
Dz. Kurmay Albay (E) Serter Tuçaltan, ABD’nin Suriye sınırımız boyunca oluşturmak istediği ‘‘Güvenli Bölge’’yi ve ABD’nin ‘‘Güvenli Bölge’’ planıyla elde etmek istediği menfaatleri değerlendirdi

Ağustos ayının ilk yarısında Suriye’nin kuzeydoğusunda Türkiye sınırı boyunca tesis edilmesi üzerinde durulan “Güvenli Bölge” konusunda, ABD ile bir seviyede anlaşma sağlandığı açıklanmış, konu gündemde ön sıralara tırmanmıştır.
Açıklamalar ve açık kaynak haberleri halihazırda “Güvenli Bölge” konusundaki müzakerelerin askeri yetkililer tarafından yürütüldüğünü, “Güvenli Bölge”nin derinliği, uygulama usul ve esasları ile diğer detayları üzerinde mutabakat sağlanmadığını, bununla birlikte “Güvenli Bölge”nin ABD ile müştereken tesis edilecek bir “Harekât Merkezi” vasıtasıyla koordine edileceğini, ancak ABD’nin bölgede kendisi ile koordine edilmeden bir harekât yapılmasına karşı olduğunu göstermektedir.
Güvenli Bölge konusu yeniden gündeme geldiğinden beri kamuoyunda tartışılmaktadır. Tartışmaların derinlik, uygulama usul ve esasları gibi “Güvenli Bölge”nin hayata geçirilmesine ilişkin detay hususlar üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir.
Hâlbuki “Güvenli Bölge” konusundaki esas soruların; Türkiye’nin güvenliği kapsamında bölgesel menfaatlerini sağlayabilecek gerekliliklerin neler olduğu, bu çerçevede ABD ile işbirliği yapılmasının mümkün olup olmadığı ve böyle bir işbirliğine ihtiyaç duyulup duyulmadığı konularına odaklanması gerektiği düşünülmektedir.

Türkiye’nin bölgesel
menfaatlerini
sağlayabilecek
gereklilikler

Türkiye’nin bölgedeki menfaatleri Suriye’nin ve Irak’ın toprak bütünlüklerinin ve üniter yapılarının korunmasını, her iki ülkenin güçlü merkezi yönetimler tarafından idare edilmelerini, her iki ülkenin de her türlü ayrılıkçı yapı ile kendi güvenlik ve kolluk kuvvetleriyle mücadele ederek, bölgesel işbirliğine açık, bölge merkezli dış politikalar izlemelerini, etnik ve dini temelli siyasi anlayıştan uzak durmalarını, yaşam standartlarının ve refah seviyelerinin yükseltilmesini dikte etmektedir.
Bölgenin sosyal, kültürel, demografik ve ekonomik yapısından kaynaklanan bu durumun uzun vadede değişme olasılığı bulunmamaktadır.

ABD ile işbirliği
mümkün müdür?

Mevcut konjonktürde bölgede ABD ile işbirliği yapılması mümkün görünmemektedir.
Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere, ABD küresel çıkarları çerçevesinde Akdeniz’e açılımı olan bir Kürt devletinin kurulmasını sağlayarak bölgede kendisi için vekil olacak, gerektiğinde silahlı güç olarak kullanılabilecek, İsrail’in güvenliğine katkı sağlayacak, İran’ın etkinliğini kontrol altına alabilecek bir uydu devlet yaratmak istemektedir. Bu uydu devletin ülkesi İran-Irak-Suriye ve Türkiye topraklarının bir kısmından oluşmaktadır.
Yıllardır ara formüller ve ikna yöntemleri ile uydu Kürt Devleti konusunda gelinen noktayı her aşamada biraz daha ileri götüren, Irak’ın kuzeyinde bölgesel bir yönetim oluşmasında en büyük pay sahiplerinden biri olan ABD, Irak kuzeyindeki yapıyı Suriye kuzeyine genişletme gayretini sürdürmektedir.
Bu maksatla Suriye’nin kuzeyinde de SDG-YPG-PKK terör örgütlerine silah, mühimmat ve teçhizat desteği sağlamakta, oluşturduğu gücü “kara gücü” olarak tanımlamakta, Suudi Arabistan üzerinden bu güce bölgedeki Arap aşiretleri tarafından destek sağlanmasını istemektedir.
ABD, “Güvenli Bölge” yaklaşımıyla, İran’a karşı olduğu söylenmekle birlikte bölgede kendi çıkarları hilafına hareket eden herkese karşı kullanmak üzere yarattığı, eğittiği, silahlandırdığı SDG-YPG-PKK terör örgütlerinin varlığını korumak ve geliştirmek üzere tedbir almaktadır.
ABD’nin bu gücün korunmasına yönelik görüşlerini hatırlamak için Suriye’den çekileceğini açıkladığı Aralık 2018 tarihine dönmek yeterli olacaktır.
ABD’nin o dönemde Türkiye tarafından Fırat’ın doğusuna yönelik bir harekât için “kendi inisiyatifi dışında yapılacak ve SDG-YPG-PKK terör örgütlerini kapsayacak operasyonel faaliyetlere karşı olduğunu” belirttiği, bu yaklaşımını çeşitli açıklamalarda yer alan “bölgedeki bir katliamın engellenmesi”, “Kürtlerin korunması için bir anlaşma yapılması”, “Türk ekonomisinin mahvedileceği” gibi ifadelerle/tehditlerle desteklediği unutulmamalıdır.
ABD bu amaçlarına ulaşmak üzere Türkiye’nin Irak ve Suriye’de (Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de olduğu gibi) kendi çıkarlarından çok ABD çıkarlarını önceleyen bir siyaset yaklaşımı izlemesini beklemekte, ABD’nin Türkiye için önemli riskler içeren bu bakış açısı ve hedefleri, Türkiye ile ABD’nin bölgedeki çıkarlarını birbirinden uzaklaştırmakta ve tamamen farklı hale getirmektedir.

Bölgede ABD ile işbirliği
bir ihtiyaç mıdır?

Bölgede ABD ile böyle bir işbirliğine ihtiyaç yoktur.
Zira, Türkiye ile işbirliği içinde bulunmak bölgesel hedeflerine ulaşmak ve oluşturduğu silahlı gücü korumak adına ABD için kolaylaştırıcı bir gerekliliktir.
Bu güç ile Türkiye arasına önce Arap NATO’sunu sonra Arap aşiretlerini sokmak üzere çalışmalar yapan ABD’nin tampon bölgede konuşlandırmak üzere Almanya’dan da asker talep ettiği ancak bu talebin reddedildiği bilinmektedir.
Bölgede çok uluslu güçlerin konuşlanmasının SDG-YPG-PKK terör örgütlerinin bir isteği olduğu göz ardı edilmemelidir.

Güven meselesi
Konunun iki boyutu daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki güven meselesidir.
Çok gerilere gitmeden, son dönemde bile S-400 hava savunma sistemi konusundaki tutumu, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki tavrı, sözde S-400 hava savunma sistemine yönelik tepkiler kapsamında ABD Kongresi’nden geçirilen ancak içeriğinde GKRY’ye silah satışı ve GKRY ile Yunanistan’a askeri yardım, Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın koruyuculuğuna soyunulması gibi hususları kapsayan yasa tasarıları ve Türkiye’ye yaptırım uygulanması tartışmaları ile gündem olan ABD’ye güven duyulması mümkün görünmemektedir.
Nitekim, Dışişleri Bakanı tarafından yapılan “bir oyalama taktiğinin geçerli olmayacağı” ve Milli Savunma Bakanı tarafından yapılan “B ve C planımız var” açıklamaları “Güvenli Bölge” konusunda ABD’ye “Hükümet” seviyesinde de güven duyulmadığını ortaya koymaktadır.

ABD sözcülük mü
yapıyor?

Bir diğer konu ise ABD’nin yapılan müzakerelerde SDG-YPG-PKK terör örgütlerinin sözcülüğünü yürütüp yürütmediği ile ilgilidir.
Bu çerçevede ‘‘Terör Örgütü’’ tarafından yapılan, “Amerikalılar arabulucu rolü oynuyor. Bize Türk Devleti’nin görüşlerini iletiyorlar, Türkiye’ye de neyi kabul ya da ret ettiğimizi söylüyorlar. Aynı zamanda bizim vizyonumuzu Türk Devleti’ne anlatıyor, Türkiye’nin neyi kabul edip neyi etmediğini bize iletiyorlar. Bu şekilde gidiyor. Son görüşmelerde müzakerelerin süreceği garantisi verildi,” açıklaması düşündürücüdür.

Mevcut durumda neler
yapılabilir?

Mevcut durum üzerinde hassasiyetle durulması gereken ve bünyesinde geleceği şekillendirme potansiyeli bulunan kararların verilmesini gerektirmektedir.
SDG-YPG-PKK terör örgütlerinin güvenliğinin sağlandığı bir Suriye, ABD tarafından kurulması hayal edilen uydu devlete bir adım daha yaklaşılması anlamına gelecektir. Takiben sıradaki hedef İran ve akabinde Türkiye olacaktır.
Bu tehlikenin bertaraf edilmesi için Türkiye’nin milli menfaatlerine en uygun hareket tarzının bölge merkezli bir dış politika olduğu aşikârdır.
Bu bakımdan Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü ve üniter yapısına tam destek verilmeli, bu ülkelerdeki muhatap merkezi hükümetler olmalı, teröre karşı işbirliği yapılabilecek unsurlar Merkezi hükümetler olmalıdır.
Türkiye’nin meşru müdafaası ve bekâsına yönelik uluslararası hukuktan kaynaklanan her türlü hakkı saklı kalmak üzere Irak ve Suriye derinliklerindeki terörle mücadele faaliyetleri bu ülkelerin kolluk ve güvenlik kuvvetleri tarafından yürütülmeli, işbirliği bu düzlemde yapılmalıdır.
Kendi içinde egemenlik alanları ve otoriteler yaratacağı, bölünmeyi kolaylaştıracağı, Irak’ın kuzeyindekine benzer etkileri olacağı cihetle “Güvenli Bölge” uygulamasına olumlu yaklaşan bakış açısı yeniden değerlendirilmelidir.
Bölgedeki tüm ülkeler için bir güvenlik riski oluşturan ve ABD tarafından “kara gücü” olarak tanımlanan SDG-YPG-PKK terör örgütleri tehdit olmaktan çıkarılmalıdır.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Türkiye’nin bu meseleye de her konuda olduğu gibi tam bağımsızlık ilkesini önceleyen, kendi gücüne dayanan, her türlü hayal ve maceradan uzak, aklın ve bilimin rehberliğine tesis edilmiş, milli gücün tüm unsurları ile diplomasiyi yerinde, zamanında ve koordine içinde kullanabilen, günlük siyasetin üzerinde tutulan bir tavırla yaklaşması gerekmektedir.