Ana sayfa Yazarlar Gökhan Esin Bu yazıyı okumanıza gerek yok

Bu yazıyı okumanıza gerek yok

0

ABD seçimleri tam bir sürpriz oldu. Ama en büyük şoku iş dünyası yaşadı. Söylenene göre Fortune-100 içindeki tüm şirketler Clinton destekçisiymiş. Şirketlerin siyasileri desteklemesine ne kadar alıştık değil mi? Geçmişte din ile siyasetin ayrımı yani laiklik en önemli gündemdi, peki şimdi? Ekonomi ile siyaset koalisyonuna ne diyeceğiz? Açıkçası geçmişin “inanç” kavramı şimdilerde “ekonomi” olarak karşımızda

Batı dünyası, kendi laikliğini aydınlanma ile birlikte gerçekleştirip, inancı inançların alanına, düşünceyi de ait olması gereken alana yerleştirdi. Zaman geçti, dünya değişti. Yeni dönemin laikliği ise, şirketler ile siyasilerin birbirinden ayrılmasıdır. Ne dersiniz?

Geçmişin batı dünyası din ve devleti birbirinden ayrı tutmak için hassasiyet gösterdi, zamanımızın sorunuysa şirketler ve devleti birbirinden ayrı tutabilmekte. Aslına bakarsak, doğu toplumlarının laiklik uygulamasını sıkça eleştiren batı dünyasında ekonomi, din haline bürünmedi mi? Batı toplumlarındaki televizyonlarda, internet sitelerinde, din yayınından fazla ekonomi yayını yapıldığına emin olabiliriz. Batıdaki her seçimin ana propagandası ekonomik vaatler olmuyor mu?

Batı ülkelerindeki seçimler, günlük kişisel tercihler ile ekonomik duruma göre şekilleniyor. Yakın tarihteki bir olayı hatırlayalım; BREXIT. Ana başlığın ortak pazar teorisi ve siyasi çıkmaz olması icap ederken, bir anda boşanmanın yaratacağı ekonomik etki gündemin en tepesine çıktı. ABD Başkanlık seçiminde yasadışı göçmen meselesi işsizlik oranını düşürmek için ortaya atılmadı mı? Batının gidişi açık ve net… Peki, doğuda neler oluyor?

Kabul etmek gerekir ki; bu yeni birliktelik yani davranış biçimi zaman içinde doğu dünyasında da benimsenmeye başlandı. Ekonominin yavaşta olsa baş tacı yapıldığını söyleyebiliriz. 30 yıl önceki gündem maddeleri daha siyasiydi. Bugünkü gibi ekonomik büyüklük, kredi derecelendirme kuruluşunun yazdığı karne falan değildi. Yani doğu siyaseti de ekonomiye yönelmeye başladı. 

Kontrol kimde? 

İster inanın ister inanmayın, ekonominin hiçbir dönemde hayatlarımızı bu derece kontrol etmemesi gerekiyordu, ama maalesef şu an kontrol ekonomide. Hatta (ve belki de en önemlisi) politik sistemimiz, ekonominin tahakkümü altında ve ona borçlu durumda. Hal böyle olunca hükümetlerle – şirketler arasındaki ilişki olması gereken seviyenin üstüne çıktı diyebiliriz.

Eskiden demokrasi kavramı; çoğunluğun gaddarlığı olarak tanımlanıyordu. Çünkü politikalar -genel olarak- çoğunluğun çıkarları yönünde belirlenmekteydi. İşbu çoğunluğun bir kısmı iktidara oy vermemiş olsa dahi… Günümüzdeyse hükümetlerle – şirketler veya sektörel ilişkiler doruğa çıkmış vaziyette. Birbirlerinin habitatına girdiler. Peki neden?     

Nasıl bir matematik?

Nedeni açık, basit bir matematik ile anlatalım. Herhangi bir ülkedeki nüfusun neredeyse tamamı enflasyon veya ekonomik durağanlık olmamasını arzular ama bu isteklerini sesli şekilde dillendirecek organizasyonları yoktur ama bir mevzuat üzerinden çıkar sağlayacak sektörler, mevzuatın yürürlüğe girmesi için her türlü lobiciliği yapabilirler. Kısaca şöyle anlatabiliriz; tüketicilerin sayısal olarak tüm sektör temsilcilerinden ya da gruplardan çok daha fazla olmasına rağmen yeni mevzuat onların alehine olabilir. Çünkü mesele matematikte gizli!

Nasıl bir matematik? Gelin basit bir hikaye uyduralım. Diyelim ki bir sektör için teşvik verilecek. Teşvikin devlete olan maliyeti 100 milyon USD olsun, 50 milyon nüfusu olan bir ülkede fert başına maliyet 2 USD olacaktır. Eğer birkaç sektöre birden teşvik verilecek olursa maliyet bir o kadar artar, doğal olarak kişi başına maliyette aynı oranda yükselir. Kısacası, iş dünyasındaki birkaç sektöre yani küçük gruplara destek vermenin maliyeti topluma ya da büyük gruplara nazaran daha azdır. Hükümetler akıllı!! Düşük işlem maliyeti ile destekledikleri sektörler üzerinden istihdam artırmayı arzuluyor. Gayet mantıklı. Bu şekilde düşük maliyetle yüksek ekonomik fayda sağlayabilirler. Zaten hesapta bu!!

Kağıt üzerinde ya da hesap makinesi ile düşünürsek harikulade!! Ama bu politikanın tüm etkileri parasal değerlerle açıklanamaz. Mesela yapılan işlemlerde belli bir grup kültürel olarak dışlanıyor olabilir. Belli sektörler unutulmuş olabilir. Bu halde politikacılar boykot edilmez mi? Veya uygulanan politika başarısız kabul edilmez mi? Basında çıkacak haberleri düşünsenize… Tam bir fiyasko!! Tabi bu sesleri susturabilirlerse o başka…

Bu yazıyı okumanıza gerek yok!

Kimi politikacılar, hükümetler risk almaktan ve yenilik yapmaktan çekinirler, “bırakın, eskisi gibi devam etsin” diyerek perde arkasına çekilir. Diğerleriyse olası başarısızlıkları göz ardı ederek, basının sesini umursamayarak ya da susturarak teşvikleri sıralar. İstihdam artırmasa dahi teşviklere devam eder. Maksadı ekonomik büyümenin hız kesmeden, soluksuz devam etmesidir.   

Kısacası, kimse şirketlerin ve iş dünyasının hükümet politikalarını belirlemediğini iddia edemez. Bu iddiaya zıttından bakarsak; iş dünyasının, ekonomik kültürümüz üzerinde egemenlik kurduğunu da görmezden gelemeyiz!! Gerçi bunu fark etmek için bu yazıyı okumaya da gerek yok! Sıradan bir akşam 60 dakika televizyon izlemeniz yeterli olacaktır. Her sahnesinde ürün reklamlarına maruz kalmadan iyi bir program izlemek mümkün mü? Ya da reklam görmeden sosyal medyada sörf yapabilir misiniz?