Hep benzer sonuçların yaşandığı yılların ardından yine geçmiştekine benzer dileklerle başlıyoruz yeni yıllara. İsteklerimiz mi değişmeyen? Ya da ihtiyaçlarımız mı diyelim? Yoksa farklı olanları görmezden gelmek, neredeyse bilinçli bir şekilde unutuvermek, sadece ezberimizin peşinden mi gitmek bütün meselemiz?
Geleceğe dair isteklerimiz geçen bir yılda değişti mi? Yanıt yüksek ihtimâlle, hayır. Belki de bu durumdan sorumlu olan, hep aynı kalıp bilgilerin tekrar edilmesidir. Alternatif bakışları, farklı seçenekleri, gerçek ihtiyaçlarımızı görememe hâlimiz. Pek trajik aslında… Kim bilir belki de bu nedenle, obsesif bir tekrardan ibaret hâle geliyor hayatlarımız.
Bugün hepimizin bildiği eserlerin aynı şablon üzerinden ilerlemesi rastlantı değil; bize popüler kültürle empoze edilen tek tip hayat yorumunun bir yansıması o. Romanlarda, oyunlarda, filmlerde bildik senaryolar insan denilen varlığın trajedisinin bir türlü değişmediğini gösteriyor sanki. Çok eski tarihlere çevirelim başımızı. Eski Mısır Bilimcisi Ernest Alfred Thompson Wallis’in Ölüler Kitabı’nda yazdıkları hem yolumuzu hem gözümüzü açsın.
Aynı senaryo
Eski Mısır inancına göre, Osiris, Yer Tanrısı Geb ile Gök Tanrıçası Nut’un oğlu olarak yeryüzünde vücut buldu. İsis ve Nephthys adında iki kızkardeşi ve Set adında bir erkek kardeşi vardı. Kendisi Mısır tahtına otururken İsis’le, diğer iki kardeşi de birbiriyle evlendi. Mısır’da her şey yolundaydı ama Set’in iç dünyasında değil. Osiris’i kıskanan Set ne yapıp edip kardeşini öldürdü ve yerine geçti. İsis ise, Piramit Metinleri’ne bakarsak, kocası mezara konulmadan önce sihirli güçleri sayesinde onu kısa süre için hayata geri getirmeyi başardı, oğlu Horus’a hamile kaldı ve Set’ten kaçtı. Yıllar sonra Horus Set’i bulup intikamını almak için yollara düştü. Yendi de amcasını ama Set düşmeden önce bir gözünü aldı Horus’un. Hikâye burada bitmiyor, devamında Osiris hayata dönüyor ve yeraltı dünyasının kralı oluyor, Horus gözüne kavuşuyor, yapılan yargılama sonunda tanrılar Set’i cezalandırıyor ve Set ölüyor.
Tanıdık değil mi? Size de Yunan tragedyalarından Shakespeare eserlerine, animasyon filmlerinden suç temalı dizilere uzanan bir yelpazede, günümüzde üç aşağı beş yukarı Mısır mitolojisindeki hikâyelerle aynı senaryoları izliyormuşuz gibi gelmiyor mu? Oysa bu dünyaya yön veren çelişkiler çok çeşitli. Yeter ki farklı gözle bakmaya niyet edelim. Mesela artık cadıların olmadığını iddia etmeyelim.
Cadı candır
Masallardaki hâliyle değil ama cadılar vardı; otlarla, dönemin kimyasıyla uğraştıkları için öldürüldüler. Şifacıydılar yani. Kadim bilgilere ve araştırma yeteneğine sahip şifacılar Şeytan’la işbirliği yaptıkları iddia edilerek öldürüldü. En azından Avrupa’nın karanlık geçmişinde bu böyle. Genellikle beyazlamış bir bakış açısıyla cehalet ve geri kalmışlıkla özdeşleştirilen Afrika’nın tarihinde ise böyle değil. 17’nci yüzyılda, Heucher tarafından yazılmış bir kitapta (Türkiye’de Sihirli Bitkiler adıyla basıldı), Mısır’da, bitkilerin iyileştirici gücünün Şeytan’la değil tanrılarla ilişkili olduğuna inanıldığı anlatılıyor.
“İlahilerle gökyüzüne ve tanrılara yalvardılar, bir rüya aracılığıyla hangi bitkilerin hastalıkları için en iyi tedavi olduğunu göstermelerini istediler ve ardından dua ederek kendilerini uykuya hazırladıktan sonra rüyalarında onlara ilk görünen tanrının, hastalığını iyileştirmek için ilahi olarak kaderinde olan, özellikle ona atfedilen bitkiyi gösterdiğini varsaydılar.”
Bugün artık kimsenin rüyalarını şifalı bitkiler süslemiyor tabii. Hastalığından kurtulmak için dua eden vardır, o başka. Geçim sıkıntısı çekmemeyi dileyen, daha zengin olmayı isteyen de vardır, şöhret isteyen de. Ve kuşkusuz, tek dileği aradığı aşkı bulmak olan da… Sonuçta arzudan ibaretiz aslında, en azından bir bakış açısıyla. “Biz arzudan yapıldık” dememiş miydi Eduardo Galeano Aynalar’da: “Yaşam isimsiz ve anısızken, yapayalnızdı. Elleri vardı ama dokunacak kimsesi yoktu. Ağzı vardı ama konuşacak kimsesi yoktu. Yaşam hiçbir çağ ile tanımlanamıyordu henüz. İşte o zaman arzu yayını gerdi ve fırlattığı arzu oku yaşamı ikiye böldü ve yaşam iki kişi oldu. Bu ikisi buluştular ve gülüştüler. Birbirlerine bakmak güldürüyordu onları ve birbirilerine dokunmak da.”
Rüyalar ve dilekler
Peki rüyaların çeşitliliği neden hayâllerimizde yok? Hayâllerimizi bir kenara bırakıp rüyalarımızın ardına düşsek ya! Sonuçta rüyalar bizim dolayımımızla gerçekliğe ait, hayâller ise tanım gereği gerçek değil. Diyeceğim o ki, her yıl aynı hayâlleri kuracağımıza, düşlerimizi sahiplensek… Unutmayalım ki alt metinlerinde onlar gerçek ihtiyaçlarımızı gösteriyor.
Hem belki dünyayı tek biçimiyle kavramaktan kurtulmaya da faydası olur. Çoğulculuğu benimsemeye, farklılıkları kucaklamaya, hepimizin bir karnaval ruhuyla yaşamasına vesile olur.
Galeano’nun Helena’nın Rüyaları’ndan birinde anlattığı gibi, alacalı bulacalı bir bayrak yaratmayı dilesek, sonunda yeryüzü daha yaşanır olmaz mı?
“Dev bir açıkhava panayırı burası.
Büyücülerin şapkalarından şarkı söyleyen marullarla ışıl ışıl biberler sarkıyor ve rüyalarını takas etmek isteyen insanlar dört bir yandalar. Yolculuk rüyasını bir aşk rüyasıyla değiştirmek isteyenler ve gülümseten rüyasını, insanı şöyle bir güzel ağlatan bir rüyayla değiştirmek isteyenler var.
Adamın biri, karşısında dikilen bir başkası yüzünden darmadağın olan rüyasının parçacıklarını arıyor. Söylene söylene parçaları topluyor, bir araya getiriyor ve alacalı bulacalı bir bayrak yapmaya çalışıyor.”
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.






