Emperyal aşırılık ABD’nin kaderi olacak mı?

MDN İstanbul
  • |
A conceptual illustration of an economic war depicted on a stylized map

Tarihçi Paul Kennedy tarafından gündeme getirilen “emperyal aşırılık” kavramı, bir imparatorluğun askerî ve ekonomik kapasitelerinin ötesine geçerek nihayetinde çöküşüne yol açması olgusunu ifade etmek için kullanılıyor. Bir devletin kabiliyetleri ile taahhütleri arasındaki denge bozulduğunda, aşırılık bu açığı ortaya çıkarır ve bir bedel ödetir. Britanya’nın Süveyş Krizi’nde ödediği bedel buna örnek olarak gösterilebilir.

Pax Britannica’nın Süveyş Kanalı’nın sularında tarihe gömülmesinin ardından başlayan Pax Americana’nın bitişi ise 2025 yılında oldu. Geçtiğimiz aralık ayı içerisinde Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in ama ondan da önce MarineDeal News’un Mart 2025 sayısında ilan ettiği gibi Pax Americana’nın sonuna gelmiş bulunuyoruz. ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi de bunu doğrular nitelikte. Bu yüzden de Batı Yarımküre’yi kendisi için dikensiz bir bahçe hâline getirmek için kolları sıvadı. Yeni açıklanan Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) de bunu doğrular nitelikte. ABD başkanlarının, göreve geldikleri ilk aylarda dış politikadaki yaklaşımlarını ve bakışlarını ortaya koyan stratejik bir belge olan ulusal güvenlik stratejileri, sadece o başkanın kendi dönemini nasıl geçireceğini değil, ülkenin rotasını belirleme özelliğine de sahip. Trump yönetimi bunu yapmayı amaçlayarak kendi başkanlığını seleflerininkinden kesin olarak ayıran bir belge ortaya çıkarmış.

Dünyayı değiştiren olayların gerçekleşme alışkanlığına sahip Münih’te konuşan Başbakan Merz, “Transatlantik müttefikleriyle ilişkilerinin kökten değişimine” hazırlıklı olması gerektiğini söyleyerek “Avrupa'da ve aynı zamanda Almanya'da onlarca yıldır devam eden ‘Pax Americana' bizler için büyük ölçüde sona ermiştir” diye konuştu.

Bu sözlerin muhatabının ise Avrupa hakkında kendi yorumları var. ABD Başkanı Trump için Avrupa çürüyen ve medeniyetinin yok olma riskiyle karşı karşıya kalan bir kıta. Ukrayna Savaşı’nda en hafif tabirle ciddiye alınmayan Avrupa ülkeleri, uzun süredir içinde bulundukları nevrozdan sonunda uyanıyor gibi görünüyorlar. NATO Genel Sekreteri ve Hollanda’nın eski Başbakanı Mark Rutte, bir zamanlar Lord Curzon’un İsmet İnönü’ye “bıktırıp usandırana kadar hep aynı sözü tekrarlıyorsun” dediği gibi altı ayda bir Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağını söyleyip duruyor. Ancak bunun önüne geçmek için yaptıkları tam bir “too little, too late” durumu oluşturuyor. Avrupalıların öne sürdüğü çözümlerin çoğu, tedavi ettiklerini iddia ettikleri hastalığı daha da ağırlaştırma ihtimâline sahip önerilerden oluşuyor. Bu da Amerikalıları, Atlantik’ten vazgeçmeye ve Batı Yarımküre’yi sahiplenmeye iten temel olguların başında gelen sebeplerinden biri ve Avrupalıların gerilemesinden de başka bir şey değil.

Batı Yarımküre’ye çekilme kararı bir günde mi alındı?

Tarihin gördüğü en görkemli medeniyetlerden biri olan Roma için söylenen “Roma bir günde inşa edilmedi” sözünün bir de ters yüz edilmiş hâli vardır. “Roma bir günde yıkılmadı.” Amerikalıların dünya hâkimiyeti için söylenmesi gereken de budur; Pax Americana bir günde yıkılmadı.

ABD buna rağmen bir Avrupa ya da İngiltere olmayacak. Amerikalılar, 20’nci yüzyıldaki gerilemenin bir sonucu olarak kendini Washington’a göbekten bağlama yolunu seçen İngilizlerin yolunu seçmeyecek. Küresel liderliği tek başına sırtlayamayacak olmasına rağmen küresel bir güç olma iddiasından da vazgeçmeyecek.

Batı Yarımküre’yle kastedilen kavram teknik olarak Amerika Kıtası. Donald Trump ve MAGA hareketinin en önemli ideologlarından biri olan Steve Bannon’un açıkça; ABD’nin Atlantik değil, bir Pasifik ülkesi olduğunu vurgulamaya başlaması tesadüf olarak algılanmamalı. ABD’nin Avrupa’daki kaynaklarını Pasifik’e yani Batı Yarımküre’ye kaydırma kararı, Amerikan kurumsal zihniyetini oluşturan elitlerin bir süredir kamuoyu önünde bile tartıştıkları bir durumdu. Demokratlar bunu daha diplomatik dille yaparken, Cumhuriyetçiler ise kendilerini domine eden Trump’ın söylemleriyle yapıyor. Trump’ın görüşlerini dikkate aldığı isimler birer birer belirleyici savaş alanının Avrupa değil Çin olduğuna dair savlarını ortaya atmaya başladı bile. Bu doğrultuda Ukrayna’daki savaşın bir ân önce bitirilmesi şu ân için en öncelikli başlık olarak görünüyor. Ukrayna’da kötü ve eşitsiz bir barışın, kıta genelinde bir istikrarsızlığa dönüşme ihtimâliyle ise ilgileniyor gibi bir görüntüleri yok.

Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde açık bir şekilde ifade edildiği üzere diğer ülkelerin faaliyetleri eğer çıkarlarını tehdit ediyorsa ABD’nin ilgisini çekmesi gerekiyor. Yine açıklanan stratejiye göre ABD’nin gerilim bölgelerindeki istikrarı koruyabilmek için yerel öncülerle ortaklık kurulması gerektiğinin üstünde duruluyor. ABD’nin hegemonya anlayışına göre liberal ekonomiye sahip ülkelerdeki en azından kâğıt üstünde demokratik kurumlara saygılı gruplarla yapılan işbirlikleri de yerlerini “farklı görüşlere sahip olup yine de ortak çıkarlarımız bulunan ve bizimle çalışmak isteyen hükûmetleri göz ardı etmemeliyiz” tanımına bırakmış durumda. Buna Washington’ın dünya görüşündeki değişiklikten ziyade Trump yönetiminin dürüstlüğü de denilebilir. ABD’nin Ankara ve Şam Büyükelçisi Tom Barrack’ın çıktığı Orta Doğu turlarında sıklıkla sarf ettiği cümleler de bunu destekler nitelikte.

ABD'nin eski sömürgeci güçlerinin iç işlerine müdahalesine müsamaha göstermeyeceğini ve aynı şekilde diğer ülkelerin siyasetine de müdahale etmeyeceğini bildirdiği 1823 tarihli Monroe Doktrini'ni yeniden canlandırmaya karar verdiğini saklamıyor. En azından Savunma Bakanı Pete Hegseth'in dediği bu. Batı yarımküreye çekilme kararı bu referansla tarihî bir göndermeyi de içeriyor. 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne “Trump eki” yapılarak tekrar sürüme koyulduğu, Amerikan yönetimi tarafından bu sebeple kabulleniliyor. İkinci Dünya Savaşı’nın başkanı Franklin D. Roosevelt'in Güney Amerika’ya olan yaklaşımı ise Trump’ın dünyaya bakışına dönüşmüş durumda. Roosevelt, Latin diktatörlere olan davranış biçimi, Trump’ın dünyadaki otoriter liderlere olan bakışıyla neredeyse bire bir örtüşüyor. Trump, otoriter liderleri avcunun içine aldığını düşünüyor ancak buradaki ironi otoriter liderlerin de Trump için aynısını düşünüyor olması.

Rusya’da çok kullanılan bir atasözü olan “Kazananı kimse yargılamaz” da ABD’nin yeni strateji belgesinin bir diğer felsefesi hâline getirilmiş görünüyor. Belge, Putin'in Ukrayna'yı teslim olmaya zorlayarak gücünü artırmasına yardım etmek, Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik çıkarlarına nasıl yarayacağına dair basit “neden-sonuç” ilişkilerine dair herhangi bir bağlantı içermiyor. Tam bu noktada birçok siyaset bilimcinin Trump'ın Ulusal Güvenlik Stratejisi'ni ‘tutarsız bir saçmalık' olarak nitelendirmesi de gayet yerinde oluyor.

Bir diğer dikkat çekici kısım ise bu belgenin Avrupa'daki göç ve çokkültürlülüğün ‘medeniyetin yok olmasına' yol açtığına dair derin endişelerini dile getirirken, Batı'ya karşı işbirliği yapan düşman devletlerin (Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore gibi) hızla büyüyen tehdidini görmezden gelmesi. Avrupalı siyasi elitlerin, alternatif öneriler sunan siyasi hareketlere olan tahammülsüzlüğü eleştiriye değer olabilir ancak bunun için seçilen yol Avrupalılara temelden karşı olanların kullandığı argümanlar olmamalıydı.

ABD’nin yeni yönetiminin değer verdiği tek strateji fırsatçılık olarak nitelendirilebilir, bu da Trump ve ekibini geleneksel siyaset anlayışından kalın çizgilerle ayırıyor. Angela Merkel ve Gerhard Schröder gibi liderler Rusya'yla karşılıklı ticari bağımlılığın başka bir çatışmayı önleyeceğini düşünmüşlerdi. Benzer şekilde Rus oligarkların paralarını Londra’da aklaması da gösterilebilir. Trump tüm bunların başarısızlığını kendine referans olarak gösterirken haklı olabilir ama izlediği strateji tüm Avrupalı başbakanların verdiği zarardan fazlasını verebilir.

Belge, hem tarihin en büyük ulusu olarak ABD’yi gösterirken hem de üçüncü dünyadan gelen kaçaklar tarafından işgal edildiğini vurguluyor. Avrupa'nın en prestijli yayın organlarından Fransız Le Monde, strateji belgesini “ekonomik yağma” olarak nitelerken haksız değil, zira Amerikan yönetimi Batı Yarımküre'de sömürülecek “stratejik konumları ve kaynakları” belirlemeyi, ifadeleri yumuşatarak ulusal bir strateji olarak ilan ediyor.

Emperyal aşırılık nedir, ABD de aynı kaderi paylaşır mı?

Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde yer alan “İdeal olarak askerî üstünlüğü koruyarak Tayvan üzerindeki bir çatışmayı caydırmak öncelikli bir konudur” ifadeleri akıllara Britanya İmparatorluğu’nun kaybettiği küresel hâkimiyetin mezar taşı olan Süveyş Krizi’ni akıllara getiriyor. Bilindiği üzere İkinci Dünya Savaşı, Britanya’nın küresel liderliğinin sonunu getirmiş ve dünyanın kaderini ABD ile Sovyetler Birliği’nin ellerine teslim etmişti.

Aradan neredeyse yarım asır geçmeden Sovyetler Birliği emperyal aşırılığın kurbanı oldu ve kapasitesinin çok üzerine çıkmak zorunda kalmasının ardından ideolojisiyle birlikte tuzla buz oldu. Şimdi ise benzer bir kaderi ABD’nin de yaşayabileceği öne sürülüyor. Fazla iddialı bir söylem gibi dursa da en azından küresel liderliği bırakmak zorunda kaldığı görülüyor. ABD artık tek “patron” değil. Güney Asya’yı peşine sürüklemiş olan Çin artık daha fazlasını istediğini gizleme gereği duymuyor.

Batı Yarımküre üzerindeki geleneksel egemenlik hakkını yeniden teyit ederken Atlantik’in diğer kıyılarındaki gücünü azaltma yolunu seçiyor. Avrupalılar ise bunu yorumlarken gerekli uyarıları almış görünüyorlar. Washington'dan gelen sinyalleri, ABD'nin ittifaktan çekilmesinin bir öncüsü olarak değil, Washington'ın Arktik ve Hint-Pasifik'e yeniden odaklanmasıyla birlikte Avrupa için güçlü bir uyarı olarak yorumlayan Avrupalılar azınlıkta değil, ancak belgeyi daha realist olarak okuyanlar gelmekte olanın farkındalar.

İsveç’in Dışişleri eski Bakanı ve Başbakanı Carl Bildt, belgeye karşı Avrupa’nın tutum alması gerektiğini söyleyerek, “Trump'ın Amerika'sını yatıştırmaya çalışmak yerine, daha dik durmalı, kendi değerlerimize yeniden bağlı kalmalı ve Atlantik ötesindeki ideolojik karmaşanın yakında geçeceğine dair umut beslemeliyiz. Aksi takdirde, uygarlık intiharını gerçekleştirecek olan biz olmayacağız.” gibi sert ifadeler kullandı.

Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS), dünya kamuoyunda sıkça tartışılmaya devam ediyor. Yazının sonunu belge hakkında yapılmış en iyi tespitlerden biriyle getirmemiz gerekiyor. New York University’den Hukuk Profesörü Stephen Holmes, belge hakkında “Bu yönetimi harekete geçiren korku Çin, Rusya veya terörizm değil. Onu harekete geçiren korku, yarının Amerika'sının dünün Amerika'sına benzemeyeceği korkusudur. Ulusal Güvenlik Stratejisi, geleceği yönlendirmek için bir plan değil. Geleceğin kaçınılmazlığına duyulan öfkenin bir ifadesidir.”

ETİKETLER:
Bunu Paylaşın