Ana sayfa Yazarlar Emin Yaşacan Dera beni boğamaz, deniza mi dalayim…

Dera beni boğamaz, deniza mi dalayim…

0

Bindim arabaya, ofise doğru yola çıktım, radyoda bildik bir türkü çalıyor…

Dere beni boğamaz, deniza mi dalayim…

Oldunuz iki tane, hanginuzi alayim?

Telefonu şarja koymamla çalması bir oldu.

-Alo, buyrun Mehmet Bey?

-Emin kardeş gemi sabaha kadar dayak yedi, limandan atmışlardı bizi, şimdi de Gelincik’te karaya oturduk. Bi’ gel konuşalım.

-Abi telefonda konuşuruz, yoluma, gemiye gideyim. Ofiste yapacak iş yok.

– …

Direksiyonu köprü üzerinden havaalanına kırdım. Doğru Krasnador, oradan Novorossiysk. Gemiye ulaştığımda durum fecaat, bu gemi oturmamış, düz kayaların üzerine yerleşmiş. Evrak işlerini hallettikten sonra sörveyörler gelsinler diye bekledik.

3 gün sonra limanda toplantı

Yarısı yabancı uyruklu, Panama bandıralı, Türk armatörlü bir gemi, Rusya’da karaya oturmuş, İngiliz Pandi Kulübü’nün görevlendirdiği Hollandalı bir kurtarma şirketi görevlisi ile Rus kurtarmacılarının hesaplarını kontrol ederken, Türk tekne sigortacısı çoktan kendisine düşeni ödeyerek hesabı kapatmıştı. İtalyan brokerle bağlanan İsviçre kiracısının yükü içinse, Alman yük sigortacısının atadığı Rus sörveyör de elbette gemide idi. Nihai durak Londra tahkimi!

Her ne kadar sıradan bir sigorta brokeri olsak da aslında kendimizce denizcilik yapıyoruz. Yukarıda tarif ettiğim tablo içinde başta taşların yeri son derece normal geldi değil mi? Hepimiz gün içinde kim bilir kaç milletten kaç yabancı kontratla kaç karar alıyoruz. Düşününce durum aslında bayağı garip gelir dışarıdan birisine. Ama biz denizcilere son derece doğal geliyor. Kaldı ki verdiğim örnek daha da derinleştirilebilir, belki de bir dosyada onlarca ülkeye dokunuyoruz.

Biz denizciler nasıl

kamplara ayrılabiliriz ki,

beraberce her gün bir

maceraya uyanırken?

‘’Denize düşen yılana mı sarılır? E biz hep denizdeyiz! Neye sarılacağız birbirimizden başka. Hepimiz aynı tavanın balığıyız, 40 kişiyiz, biz birbirimizi biliriz.’’ demişti avukat bir abim.

Çok şükür denizin hafızası yok, yoksa bu kadar gücenmeyle herhalde birbirimizin boğazına sarılmamız şart olurdu. Kaldı ki yaptığımız işin ne ülke sınırı var, ne uyruk, ne cinsiyet, ne din, ne dil, ne de zaman. Bu satırları okuma merakı olan herkes bugün şu anda çantasını bavulunu toplayarak Şili’ye yerleşip orada da en fazla 3 ay içinde, kaldığı yerden devam ederek yaşamını sürdürebilir. Coğrafyamız dünya, uyruğumuz dünya, cinsiyetimiz tabiat ana, son derece laik bir platformda; Poseidon’a göz kırpıp, ‘Bukra İnşallah!’ deyip yolumuza devam ediyoruz.

Demokrasi tarihimizdeki çalkantılar, hıçkırıklar çok şükür kılcallarımıza sirayet edemedi. Bazen kendi ülkemizde üvey evlat gibi hissettiğimiz zamanlar bile oluyor. Aslında bu dokunulmazlığımızdan kaynaklanıyor olabilir mi? Böyle kalsa daha iyi değil mi? Bir kampa üye olmanın bir denizciye yakışmadığı ortada değil mi? Aslında hiç bir kampa ihtiyacımızın olmadığı ortada değil mi?

Bu yazı bir seçim yazısıydı,

‘bu çocuk ne diyor?’ diye

sorarsanız eğer…

Ha bu arada gemiye ne mi oldu? En son baktığımda gemi hâlâ oradaydı tabiat ananın kucağında. Armatörü de çoktan ‘koy verup gittu bizi’ tabiat ananın kucağına.