Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük
Balkanlar’daki gelişmeler
Son yıllarda İsrail’in Balkanlar’daki görünürlüğü dikkat çekici biçimde artmaktadır. İsrail’in hem Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic, hem de uzun süredir NATO, AB ve ABD çizgisinde olan Arnavutluk Başbakanı Rama ile geliştirdiği ilişkiler artık sıradan diplomatik temasların ötesine geçmiştir. Arnavutluk’taki ilişkiler ağına ABD Başkanı Trump’ın Yahudi damadı Kushner de doğrudan dahil olmuştur. Dikkat çekici bir diğer gelişme İsrail Başbakanı Netanyahu ile Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin Sırp üyesi Cvijanovic arasındaki görüşme olmuştur. Görüşmede Bosna-Hersek bayrağının bulunmaması ve yalnızca Sırp Cumhuriyeti’nin sembollerinin kullanılması gözlerden kaçmamıştır. İsrail Dışişleri Bakanı’nın görüşme sonrasında “Sırplar İsrail’in gerçek dostlarıdır” mesajı vermesi ve Bosna’daki Hristiyan azınlıkların korunması söylemini öne çıkarması; ABD kontrolünde İsrail’in Türkiye’yi çevreleme hedefiyle bağlantılı olarak, Balkanlar’da yeni bir oyun kurgulanmakta olduğunu ifade etmek mümkündür.
Arnavutluk’ta son birkaç aydır, görünürde lüks bir turizm yatırımı projesi ülke içinde büyük bir siyasi ve toplumsal gerilime dönüşmüştür. Tartışmaların merkezinde, Adriyatik Denizi’ndeki Sazan Adası ve Vlore kuzeyindeki Vjosa–Narta hattı yer almaktadır.

Projenin görünen yüzü Kushner’ın kurduğu Affinity Partners fonunun ana yatırımcıları arasında; Suudi Arabistan, Katar ve BAE bulunmaktadır. Bahse konu devletlerin ABD’ye bağımlılıkları, İsrail ile olan ilişkileri ve kapitalist sistemin işleyişi dikkate alındığında bu durum şaşırtıcı değildir. Aynı zamanda Kushner’in İsrail’in maksimum kazanç elde ettiği Abraham Anlaşmaları’nın mimarlarından biri olduğunu, “yüzyılın planı” olarak sunulan İsrail-Filistin çözüm planında kilit rol oynadığını ve “Trump Riviera” adıyla Gazze’nin şekillendirilmesi projesinin fikir babası olduğunu hatırlamakta, konunun bütünlüğünü kavramak açısından yarar vardır.
Sazan Adası yoğun bir askeri geçmişe sahiptir. Adada eski dönemlerde inşa edilen ve halihazırda kullanım yeri pek kalmayan 3600’den fazla sığınak ve savunma yapılanması bulunmaktadır. Soğuk Savaş döneminde Sovyet varlığına ev sahipliği yapan Ada, öncesinde İtalya ve Nazi Almanya’sı tarafından da konumu nedeniyle kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.
Sazan Adası haricinde İsrail’in; Arnavutluk’un başka yerlerinde de “Siyonist kapalı topluluk alanları” oluşturduğu, buralarda İran rejimi karşıtı, Şah yanlısı, Mossad ile birlikte hareket eden Halkın Mücahitleri Örgütü örgütünün de varlık gösterdiği, İtalya’nın Salento bölgesinde (İtalyan çizmesindeki topuk) Kıbrıs’takine benzer “kolonyal” projeler yürüttüğü, Gazze’de çarpışan askerlerine ödül olarak Sardunya Adası’nda (İtalya’nın batısındaki büyük adası) tatil yaptırdığı ve bunu organize edecek bir yapı oluşturduğu yönünde iddialar da mevcuttur.
Aynı zamanda Kıbrıs ve Girit’in, şimdilik rafa kaldırılan EastMed enerji projesi üzerinden İsrail merkezli güvenlik-ekonomi mimarisine entegre edilmesinin planlandığı bilinen bir husustur. Ayrıca Yunanistan’la İsrail arasındaki askeri iş birliği çerçevesinde, Yunanistan’ın özellikle adalarına konuşlandırılan İsrail savunma sistemlerinin yanı sıra, İsrail’in coğrafi derinlik zafiyetine gidermeye yönelik bir çözüm olarak İsrail savaş uçakları Girit’teki üs ve tesisleri kullanmaktadır. Dolayısıyla buralarda çekirdek seviyede de olsa İsrail vatandaşlarının yaşamaya başladığını ifade etmek mümkündür. Nitekim İsrail, Yunanistan’a yerleşme konusunda son bir adım daha atmış ve İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz’ın partisi, “Yunanistan’da adalar satın alınması”nı teklif etmiştir. Bahse konu teklifin arka planında, acil durumlarda Yahudiler için bir “güvenli sığınak” oluşturma fikri bulunmaktadır. Uzun süredir bilinen bir diğer husus ise, Kıbrıs’ta (KKTC ve GKRY) İsrailli şirketlerin/kişilerin çok sayıda gayrimenkul satın alması ve öyle ki bu gayrimenkullerden oluşan bazı yerlere Ada’da yaşayan insanların sokulmayacak derece adeta “özerk bölgeler”in kurulmuş olmasıdır.
Sazan Adası, Türkiye’yi ilgilendirir mi? Evet ilgilendirir.
Türkiye, 1997’de Arnavutluk’ta yaşanan istikrarsızlık nedeniyle BM’nin düzenlediği Alba Harekâtına katılmıştı. 1998 sonrasında ise, Arnavutluk’un Vlore şehrindeki Paşalimanı’nda onarım tesisleri ve Deniz Harp Okulu kurulmasına yardımcı olmak üzere, Arnavutluk ile iş birliği anlaşması imzalamıştır. Bu tarihten itibaren; Türk savaş gemileri buraya liman ziyaretleri yapmış, Türkiye Paşalimanı’ndaki ortak onarım tesisine personel ve materyal katkılarını sürdürmüş, “sessiz bir deniz varlığı” oluşturmuştur. Çünkü burası Yunanistan’ın kuzeybatısında bir konumdadır ve Türkiye’nin bu konumda varlık göstermesi, çok dillendirmese de Yunanistan’a rahatsızlık veren hususlardan biridir.
2009’da NATO üyesi yapılan, AB üyelik süreci devam eden Arnavutluk’ta Paşalimanı’nın, yatırım maksatlı olarak İtalyan savunma şirketi Fincantieri’ye devredileceği, dolayısıyla Türkiye’nin buradan çekildiği yönünde Kasım 2025’de söylentiler dolaşmaya başlamıştır. 30 Nisan 2026 itibariyle bu söylentilerin tamamen asılsız olmadığı ortaya çıkmış, Arnavutluk devlet savunma şirketi KAYO ile İtalyan Fincantieri arasında Paşalimanı Tersanesi’nin yeniden inşası ve modernizasyonu için iş birliği anlaşması imzalanmıştır. Arnavutluk Başbakanı Rama, burada yalnızca Arnavut silahlı kuvvetleri için değil, müttefik ülkelerin donanmaları için de gemi üretileceğini ve İtalya’nın Avrupa’daki yeni üssü konumuna yükseleceğini belirtmiştir. Diğer bir ifadeyle; Türkiye’nin yaklaşık 30 yıldır para harcadığı bir yer, İtalya üzerinden NATO’ya bağlanmakta ve Türkiye bölgeden çıkarılmaktadır.
Adriyatik Denizi’ne giren-çıkan deniz trafiğinin geçmek zorunda olduğu Otranto Boğazı’nı kontrol edebilen Sazan Adası ile Vlore-Paşalimanı hattı’nın, Batı emperyalizmi ve parçası olan İsrail tarafından ele geçirilmesi jeopolitik bir hamledir. Bu nedenle konu Türkiye için bir turizm yatırımı veya bir tersaneden çok daha fazlasıdır. Türkiye’nin Adriyatik’te konuşlu askeri varlığının yakın bir zamanda çekilmeye zorlanacak olması, yani Türkiye’nin Adriyatik’teki hareket alanının daralacak olması, Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ı elini güçlendirecektir.

Akdeniz’de Cebelitarık’tan Kıbrıs’a uzanan ada sistemi, tarihsel süreçte Kuzey Amerika’nın ve Birleşik Krallık’ın Avrupa üzerindeki kontrolünün ana omurgasıdır. Sardunya, Sicilya, Malta, Girit ve Kıbrıs gibi adalar; NATO üsleri, Amerikan etkisi ve deniz kontrolü açısından stratejik zincirin halkalarıdır. Günümüzde bahse konu iki aktöre İsrail de eklemlenmekte ve Anglosakson hakimiyetin bir parçası olarak zaman içerisinde NATO’nun yerini alabilecek bölgesel jeopolitik bir aktöre dönüşmektedir. Akdeniz'e Romalılar’ın verdiği“Mare Nostrum (Bizim Deniz)” ismi, bugün giderek İsrail merkezli; enerji, üsler, adalar, dijital altyapı, istihbarat ağları ve gayrimenkul esaslı bir güvenlik ve nüfuz sisteminde yeniden hayat bulmaktadır.
Bu çerçevede İsrail’in, Yunanistan ve GKRY destekli “Kıbrıs-Girit-Sazan-Salento-Sardunya hattı”nda kurduğu nüfuz alanları; ABD’nin hem Akdeniz’de güçlü bir şekilde Avrupa’yı güneyden, hem de Mavi Vatan’ı katmanlı bir şekilde çevreleme mimarisi oluşturması anlamına gelmektedir. Sazan Adası merkezli yaşananlar, Akdeniz adalar sisteminin tamamında daha büyük ölçekte yaşanacak değişimlerin, doğrudan veya dolaylı ele geçirmelerin sadece bir fragmanı olabilir.

İsrail kamuoyunda artan “Rakip ve Tehdit Türkiye” söylemi
Son zamanlarda İsrail'de; belirli siyasi, güvenlik ve medya çevrelerinde “Türkiye'nin giderek daha fazla stratejik rakip ve potansiyel tehdit” olarak öne çıkarıldığı görülmektedir. Bu tür söylemlere önceki dönemlerde de rastlanırdı. Ancak son dönemde bunların sayısının ve dozajının arttığını, aynı şekilde Türkiye’de de bu tür söylemlerin arttığını ve bu durumun karşılıklı “mütekabiliyet – savunma refleksi” esaslı “güvenlik ikilemi” yaklaşımından beslendiğini ifade etmek mümkündür.
İsrail açısından bahse konu söylemlerin birkaç başat nedeni vardır:
– Hamas-İsrail Savaşı sürecinde Türkiye'nin İsrail'e yönelik sert söylemlerde bulunması sebebiyle, Türkiye'nin İsrail kamuoyunda eskisinden daha görünür bir aktör haline gelmesi
– Suriye'de iki ülkenin nüfuz alanlarının birbirine yaklaşması sonucunda, “gelecekte burada çıkar çatışması yaşanabilir” tartışmaları
-Doğu Akdeniz’deki doğal gaz paylaşım mücadelesi esaslı devam eden “Deniz Yetki Alanları Anlaşmazlıkları”
-İran'ın bölgedeki etkisinin zayıfladığı, kendi ülkesi sınırları içine yoğunlaşmak zorunda kalacağı değerlendirmesiyle birlikte “bölgesel güç kim olacak?” sorusunu daha sık sorulmaya başlanması ve bu noktada Türkiye’nin aday olarak öne çıkarılması
-ABD’nin Orta Doğu’yu ve Doğu Akdeniz’i şekillendirme hedefleri kapsamında İsrail verilen görevler
Söylemlerde Türkiye yalnızca siyasi bir rakip olarak değil, İsrail’in Doğu Akdeniz’deki deniz hareket serbestisini sınırlayabilecek jeopolitik bir güç olarak vurgulanmaktadır. KKTC’deki Türk varlığının İsrail’e karşı operasyonel bir güce dönüşmesi halinde bunun artık yalnızca Kıbrıs sorunu olmayacağı, doğrudan İsrail için bir güvenlik sorunu olacağı belirtilmektedir. Bir soykırımın ne demek olduğunu en iyi kendi ataları bilen İsrail’in, Türkiye karşıtlığını derinleştirmek için “sözde Ermeni soykırımı”nı tanıma girişimi destek görmektedir. İsrail’in Türkiye karşıtlığında sadece ABD’ye yaslanmaması gerektiği, çünkü; ABD, Türkiye, NATO dengesi, Karadeniz erişimi, Körfez çıkarları ve gerilimi düşürme politikası arasında denge kurulması zorunluluğu hatırlatılarak, Yunanistan, GKRY ve Fransa ile daha yakın bir deniz güvenliği hattı kurulması tavsiye edilmektedir.
Bahse konu söylemlerin askerî açıdan kesişim kümesinde, öncelikle “Mavi Vatan doktrini” öne çıkmaktadır. Nitekim İsrail’in Mavi Vatan’ı sınırlamaya yönelik geliştirdiği, gayri resmi karşı-doktrini “Poseidon Doktrini”nde temel olarak şu noktaların altı çizilmektedir:
– Mavi Vatan doktrini artık Doğu Akdeniz’de sınırlandırılması gereken stratejik bir deniz meydan okumasıdır.
– Mavi Vatan; sadece bir deniz yetki alanı iddiası olarak değil, Türkiye’nin tersaneleri, denizaltıları, suüstü gemileri, İHA/SİHA’ları, füzeleri, Libya hattı, KKTC varlığı, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu açılımıyla birlikte okunan bütünleşik bir deniz gücü programıdır.
– İsrail’in; ticaret yolları, enerji hatları, doğal gaz sahaları, denizaltı kabloları, Avrupa bağlantısı Doğu Akdeniz’den geçmekte veya burada yer almaktadır. Deniz yollarının korunması, gaz platformlarının güvenceye alınması, denizaltı kablolarının izlenmesi, Kızıldeniz kapısının açık tutulması ve gerektiğinde düşmanın deniz alanını kullanmasının engellenmesi gerekir.
– Bu sebeple İsrail artık yalnızca hava gücüne değil daha büyük oranda deniz gücüne dayanmak zorundadır. İsrail’in güvenliği yalnızca hedefleri havadan vurma kabiliyetiyle sağlanamaz.
– Biraz daha operatif seviyede; İsrail Donanması artık Hava Kuvvetleri’nin yardımcı unsuru değil, öncelikle eşiti haline getirilmek durumundadır.
– İsrail, hava merkezli savunma anlayışından hava-deniz merkezli yeni bir güvenlik mimarisine geçişi bir an önce gerçekleştirmelidir.
Sonuç
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere ABD’nin başını çektiği, İsrail’in de dahil olduğu Batı emperyalizmi Türkiye’nin;
– Ulus devlet esaslı Cumhuriyet rejiminden tipik bir Orta Doğu rejimine dönüşmesini,
– Ulusal çıkarlarını göz ardı ederek Batı Blokuna Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bağlı kalmasını,
– Yapılacak sınır değişikliklerine itiraz etmemesini,
– Genel olarak denizden karaya çekilmesini,
– Kıbrıs’ı boşaltarak emperyalist aparatı GKRY hükümranlığını kabul etmesini,
– Bölgedeki enerji denkleminde yer almamasını hedeflemektedir.
Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılmasıyla birlikte resmileşen; NATO’nun yani Batı emperyalizminin çıkarlarını, çok büyük oranda Türk ulusunun çıkarlarından daha öncelikli görerek buna uygun hareket etme politikası ülkeyi bugünlere taşımıştır. Ve günümüzde İsrail’in bölgesel çıkarlarının da NATO ve Batı emperyalizmi çıkarlarına eklemlenmesi sonucunda, yukarıda belirtilen hedeflerle uyumlu bir sürecin sonuna doğru hızla yaklaşıldığı, görmek isteyenler tarafından net olarak görülmektedir.
Film seyreder gibi, gelişmelere “dur bakalım, sonunda ne olacak?” tavrıyla yaklaşmak akılcı değildir. Bu gidişle sonunda ne olacağı bellidir. “Cumhuriyet’siz bir yapıyla Sevr ve Sevilla” dayatılmaktadır. Geldiğimiz nokta yol ayrımı noktasıdır: “Batı emperyalizmine ve içerdeki işbirlikçilerine karşı top yekûn bir mücadele verecek miyiz, yoksa teslim mi olacağız?”.
Türkiye’nin, gerilemekte olan Batı’yı sadece ticari ve ekonomik ortak olarak konumlandırması ve 1923-1938 dönemindeki gibi; tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, dengeli dış politika, komşuların iç işlerine karışmamak ve bir kişinin, bir partinin, bir zümrenin, bir yapının değil Türk ulusunun çıkarlarını öncelemek esaslı anlayışı yaşama geçirmesi ve tüm bunlar için toplumun “hakkını savunma kültürü” temelli olarak “iç cephede birlik”i sağlaması tek kurtuluş reçetesidir.
Durumun farkında olmamız ve elimizden somut bir şeylerin gelmemesi sebebiyle benim gibi insanların yıllardan beri uykusu kaçıyordu. Ancak tüm bu gelişmeleri görmezden gelen “bir şey olmaz”cıların, kişisel çıkarları için ülkemizin getirildiği durumun sorumlularının her şekildeki “destek”çilerinin ve “bana ne”cicilerin de bu saatten sonra uykuları kaçacaktır. Kusura bakmasınlar her zaman “nimet” olmuyor, bu sorumsuzluğun bir de “külfet”i var.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.






