Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük
İran’ın ABD-İsrail ikilisine teslim olma niyetinin olmadığı ve bu ikilinin de İran’a diz çöktüremeyeceği anlaşıldı. Bu sebeple, Orta Doğu’yu ABD-İsrail ikilisinin çıkarlarına göre düzenlemeyi, sınırları değiştirmeyi hedefleyen, uzun soluklu “Büyük Orta Doğu Projesi (BOP)”nde “şimdilik” İran bir kenarda tutularak, sıradaki adıma geçiliyor. Son birkaç ayda Türkiye, Doğu Akdeniz Kompleksi ve bağlantılı olarak Balkanlar ekseninde, sadece basında/sosyal medyada gösterilen başat gelişmelere “topluca ve yukarıdan” bakıldığında, sıradaki adımın önceliğinin Türkiye olduğu görülmektedir. Karadeniz ve Kafkaslardaki gelişmeler, İsrail’in Lübnan, Suriye, Gazze ve Somaliland üzerinden Babül Mendep Boğazı civarındaki siyasi ve askeri faaliyetleri de bu tespite katkı sunmaktadır.
Üç yazıdan oluşan dizinin her yazısında, olabildiğince ele alınan gelişmeler arasındaki bağlantıları korumayı hedefleyen bir düzenleme yapmaya çalıştım. İlk yazıda; “Kıbrıs’a İlişkin Gelişmeler” ile “Heybeliada Ruhban Okulu Sorunu”nu, ikinci yazıda; “Türkiye-Mısır İlişkileri” ile “Doğu Akdeniz Enerji Merkezi”ni, son yazıda ise; “Balkanlar’daki Gelişmeler” ile “İsrail Kamuoyunda Artan “Rakip ve Tehdit Türkiye” Söylemi” başlıkları altında gelişmeleri ele aldım.
Kıbrıs’a ilişkin gelişmeler
BM, “Kıbrıs Cumhuriyeti” temelli “federasyon” için yeni bir plan üretmiş. Şimdi bunu kabul ettirme safhasına geçiliyor. Temmuz veya Ağustos 2026’da taraflara görüşülmesi için çağrı yapılacak plana göre; Maraş, Güzelyurt ve Mesarya’nın GKRY’ye bırakılması, Türkiye’nin limanlarını ve havaalanlarını Rum gemi ve uçaklarına açması karşılığında; KKTC’ye siyasi eşitlik, etkin katılım, ortak devlet ile doğrudan ticaret, Ercan Havalimanının uluslararası uçuşlara açılması, Gazimağusa Limanına doğrudan ulaşım gibi birtakım “özgül ağırlığı” ve “pratikte uygulanma garantisi olmayan” kazanımlar sunulmaktadır.
Gazimağusa'nın güneyindeki kıyı bölgesi olan Maraş, Doğu Akdeniz’in en değerli turizm bölgelerinden biridir. Ada’nın kuzeybatısındaki Güzelyurt, KKTC’nin tarımsal üretim merkezi ve Türkiye’den gelen suyun hayat verdiği verimli tarım arazileri iken, Mesarya ise Ada’nın merkezindeki geniş bir ova ve Lefkoşa-Gazimağusa hattını kapsayan tarım ve ulaşım alanıdır. KKTC topraklarının beşte birinin GKRY’ye devri durumunda; 40 köy, bir ilçe ve üç belediye sınırları içinde yaşayan yaklaşık 100 bin Kıbrıs Türk’ü yurdundan olacak, tarım ve turizm açısından önemli bir ekonomik gelir ve yer altı su kaynaklarının büyük bölümünün kaybı yaşanacaktır. Aynı zamanda; 1974 öncesi nüfusun geri dönüşü ve mülkiyet sorunları sebebiyle uluslararası alanda en görünür dosyalardan biri olan Maraş’ın devri, GKRY için “büyük bir siyasi zafer” olacaktır. Genel olarak askeri açıdan ise, KKTC’nin savunma derinliğinde ciddi bir azalma olacaktır.

Planda yer alan asıl can alıcı husus, “Kıbrıs Cumhuriyet’nin NATO üyesi yapılması, Garanti Anlaşmasının ortadan kalkması ve iki yıllık bir geçiş döneminde belli oranda Türk askerinin Ada'dan çekilmesi”ni içeren maddedir.
Bir “siyasi mühendislik” çalışması olan bu plan kabul edildiği takdirde; yalnız KKTC’nin geleceği değil, Türk askerinin bir daha dönmemek üzere Ada’dan çıkarılacak olması sebebiyle Anadolu’nun güneyden çevrelenmesi sağlanmış, Türkiye’nin Doğu Akdeniz savunmasındaki stratejik derinliği kaybolmuş ve bölgedeki enerji politikaları çok büyük oranda yara almış olacaktır. KKTC ve Ada’da Türk askeri olmaksızın Türkiye’nin; Doğu Akdeniz’de jeopolitik bir üstünlük kurması, deniz yetki alanlarını koruması, bölgeden geçen ticaret yollarının güvenliğini sağlaması, Kızıldeniz ve ötesine güç aktarımı yapması ve Mavi Vatan doktrinini sürdürebilmesi gerçekçi değildir. Bu husus Türkiye için sadece bir dış politika konusu değil, doğrudan ulusal güvenlik önceliğidir.
Diğer yandan “yeni” Kıbrıs’ı NATO’ya üye yapmak, İsrail’in de ileriki yıllarda NATO üyesi yapılmasında bir emsal teşkil edebilecektir. Ayrıca İran’ın saldırılarının ekinliği sebebiyle Körfez’deki ABD üslerinin (deniz ve hava) hiçbir şey olmamış gibi Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan vb.lerinde aynı içerik ve yapıda kalmaya devam etmesi, gerek askeri gerekse siyasi argümanlar çerçevesinde çok mümkün gözükmemektedir. Bu üslerden bazılarının batıya kaydırılması kapsamında, NATO üyesi ve aynı zamanda İngiliz egemen üslerine ev sahipliği yapan Kıbrıs, ideal bir konuşlanma yeri olabilir.
Kıbrıs’a ilişkin bir diğer güncel gelişme, Türkiye'nin de üye olduğu Trump’ın “Gazze Barış Kurulu”nun Temmuz 2026 ayı başında “Kıbrıs’taki bir tatil köyünde” toplanacağı yönündeki haberlerdir. “Kıbrıs” ile kastedilen GKRY’dir. Türkiye’nin; tanımadığı, gayri meşru, İsrail destekçisi sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti”ne temsilci göndermek gibi bir hataya düşmeyeceğini ümit ediyorum.
Heybeliada Ruhban Okulu sorunu
Heybeliada’daki Deniz Lisesi’nde 1983-87 yılları arasında okurken ve Ada’ya vapurla gelip giderken gördüğüm Ruhban Okulu’nun sorunlu bir yer olduğunu bilmeden, kulaktan dolma “eskiden burası papaz okuluymuş” bilgisini her defasında arkadaşlarımla paylaşır geçerdim. Çünkü bulunduğum yaş aralığı, böyle “ciddi” konulara eğilecek bir yaş aralığı değildi.
Ortodoks kilisesine din adamı yetiştirmek için Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi tarafından 1844’de kurulan okul, yaklaşık 130 yıl faaliyet gösterdikten sonra 1971’de fiilen kapanmıştır. Çünkü 1971'de Anayasa Mahkemesi özel yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümleri iptal etmiş, ardından çıkarılan düzenlemelerle özel yüksekokullar devlet üniversitelerine bağlanmıştır. Ruhban Okulu devlet üniversitesine bağlanmak istememiş, Patrikhane okulun kendi yönetiminde kalmasını istemiş, Türkiye ise bağımsız özel yükseköğretime izin vermemiştir. Bunun üzerine okulun yükseköğretim kısmı kapanmış, ilkokul ve lise kısmı öğrenci bulamadığı için zaman içinde için sona ermiştir.
Patrikhane okulun kendileri tarafından ortaya konulan koşullarda yeniden açılmasını talep ederken, Türkiye hukukun belirlediği kriterlere uyumu şart koşmaktadır. Bugünlerde yeniden alevlendirilen sorunun görünen kısmı, okulun açılmasına ilişkindir. Bu kapsamda Patrikhane;
– Din adamı yetiştirmek din özgürlüğünün bir parçasıdır.
– Dünyadaki Ortodoksların ruhani merkezi olarak kendi din adamlarını yetiştirebilmelidir.
Argümanlarını savunurken, Türkiye ise şunları savunmaktadır;
– Yükseköğretim sistemi içinde özel dini yüksekokul bulunmamaktadır.
– Hukuk sistemi içinde kalarak okul açılabilir.
– Lozan Antlaşması okulun faal olması yönünde için bir zorunluluk getirmemiştir.
– Yunanistan, ülkesindeki Türk azınlık için benzer bir hakkı tanımamaktadır. (Mütekabiliyet-karşılıklılık ilkesi).
Başta Yunanistan olmak üzere birçok Batılı ülke ve uluslararası kuruluş, okulun yeniden açılmasını din ve eğitim özgürlüğü kapsamında değerlendirirken, Türkiye'deki itirazlar;
– Patrikhanenin “ekümenik (dünyayı kapsayan)” statüsünün ve uluslararası siyasi etkisinin güçleneceği,
– Hukuken başka dini gruplar için de emsal oluşturacağı,
– Konunun Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde pazarlık unsuru olarak kullanılacağı
Noktalarında kümelenirken, destekleyenler ise şunları dile getirmektedir;
– Türkiye'de yaşayan Rum Ortodoks cemaatinin din adamı yetiştirme hakkı vardır.
– Okulun açılması Türkiye'nin din özgürlüğü alanındaki görünümünü güçlendirir.
– Okul açıldığında Türkiye'nin egemenliğinde kalmaya devam edeceğinden, herhangi bir uluslararası statü değişikliği doğurmaz.
– Öğrenci sayısı geçmişe göre oldukça sınırlı olacağından güvenlik veya egemenlik açısından bir risk oluşturmaz.
Asıl tartışma, okulun kendisinden ziyade iki temel soruda düğümlenmektedir;
– Patrikhane, devlet denetimi dışında kendi yüksek din eğitimi kurumunu işletebilir mi?
– Fener Rum Patrikhanesi yalnızca Türkiye'deki Rum cemaatinin dini kurumu mu, yoksa dünya Ortodoksluğunun ruhani merkezi (ekümenik) olarak özel bir statüye mi sahip?
Sorun, aslında tek başına bir okulun açılıp açılmaması ve/veya din özgürlüğü sorunu değildir. Türkiye'nin egemenlik ve laiklik anlayışı, azınlık hakları, Lozan Antlaşması, patrikhanenin statüsü ve Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin kesiştiği jeopolitik bir konudur.
Patrikhane’nin ısrarla “ekümenik” sıfatını kullanmasındaki amaç, İstanbul'u yeniden Ortodoks dünyanın merkezi olarak konumlandırmaktır. Çünkü tarihte, büyük dini merkezler sırf ibadet yerleri olmamış, daha büyük oranda “nüfuz ve güç” üretim merkezleri olmuştur. Bu bağlamda asıl sorun, Patrikhane'nin dünya çapında kendi mezhebinin din adamlarını yetiştirebileceği, kendi teolojik doktrinini geliştirebileceği ve uluslararası bağlantılarını yönetebileceği bir statüye elde etme hedefidir.
Patrikhane’nin kontrolünde açılacak Ruhban Okulu, ekümeniklik iddiasına çok yönlü bir temel sağlayacaktır. Batı emperyalizminin Patrikhane'ye verdiği ısrarlı destek de bu bağlamdadır. Fener Rum Patrikhanesi, Moskova Patrikhanesi ve Rus Ortodoks dünyasına karşı kullanılan önemli bir jeopolitik enstrümandır. Dolayısıyla konunun özü, “Rusya’nın dinsel arenada da engellemesine dair küresel güç mücadelesi”dir.
Batı emperyalizminin Türkiye’yi her yönden sıkıştırdığı bir dönemde bu okul açılır ve dolayısıyla uluslararası meşruiyet kazanırsa, gelecekte İstanbul'un şu ankinden farklı bir teolojik ve jeopolitik çerçeveye sokulacağı ve devamında bunun emperyalizmin asıl hedeflerini maskelemek için kullanılacağı çok büyük olasılıktır. Daha açık bir ifadeyle; “Patrikhanenin güvenliği”, “dini özgürlük”, “uluslararası koruma” gibi mazeretlerin kullanılarak, Türkiye'nin iç egemenliğine ilişkin dış baskıların yapılması, iç işlerine karışılma dozajının artması tarihsel tecrübelere istinaden sabittir. Bir sonraki adımda, önce İstanbul’un belirli bir bölümünün “Vatikan tarzı” ayrı bir yapıya dönüştürülmesi ve dolayısıyla Türkiye’den idari anlamda koparılması, sonrasında tüm İstanbul’un “özerk bir coğrafya” yapılması hiç de uzak bir senaryo değildir. Tıpkı BOP’un zihinsel arka planında olan, Suudi Arabistan’ın Mekke ve Medine şehirlerinde “Kutsal İslam Devleti” kurulması gibi.
Not: Harita, Amiral Türker Ertürk’ün çalışmasından alınarak düzenlenmiştir.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





