Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük
Bundan 86 yıl önce, 17 Nisan 1940'ta “Köy Enstitüleri” yasası çıkarıldı. Bahse konu tarih, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihindeki “en radikal girişimin ve fırsatın tarihi”dir. Çünkü reform ve rönesansı kaçıran Osmanlı’dan Cumhuriyete kalan çağdışı toplum yapısını kısa süre içinde ve pratik bir şekilde çağdaşlaştırma, Cumhuriyet’in devamını sağlayacak bireylerin yetiştirilmesi, diğer taraftan ekonomik kalkınmanın sağlanabilmesi için nitelikli insan gücünün ortaya çıkarılması adımıydı. Ama olmadı, oldurulmadı.
Fen bilimlerinden farklı olarak sosyal bilimlerde aynı koşullar altında bir denemeyi/olayı tekrar etmek mümkün değildir. Bu sebeple kanıtlayamam, ancak iddia edebilirim ki Köy Enstitüleri bu topraklarda yaşatılsaydı ve devamında kök salabilseydi; Türkiye bugün “karanlıklar ülkesi” olmak yerine, içinde bulunulan çağın en ileri kültürel, teknolojik, hukuksal üstünlük, sanatsal üretim, eğitim kalitesi ve vatandaşların insani yaşam standartlarının seviyesini temsil eden “muassır medeniyet seviyesi”ne ulaşmış ve hatta geçmiş olurdu. Aynı zamanda “gelişmiş” bir Türkiye’nin, çevresindeki coğrafyanın jeopolitiği de buna göre şekillenir, emperyalizm bölgede bu derece rahat hareket edemezdi.
Köy Enstitüleri’nin resmi doğum tarihi haftasında yayımlanan üç yazılık bu dizide; hakkında çokça bilinenlerden, tekrarlananlardan farklı olarak, Türkiye’nin gerçekliklerine uygun kurgulanan bu eserin; “kuruluş ve yıkılışındaki arka plan”ı, “felsefi sistemi”ni ve “yarına taşınması”nı ele aldım. Diğer bir ifadeyle Köy Enstitüleri’nin “öz”ünü ortaya koymaya çalıştım.
Unutmadan! Köy Enstitüleri’ne ilişkin olarak; “Komünizmi yayan fuhuş yuvalarıydı”, “Toplumu sınıflara bölme çabasıydı”, “Sadece köye öğretmen yetiştiren okullardı”, “Ülkede köy mü kaldı ki halen bu çağdışı okulları konuşuyoruz” türünden, kahvehane muhabbetlerinin konusu olabilecek şeyleri bilerek veya bilmeyerek dillendirenlere tavsiyem, yazının devamını okumamalarıdır. Çünkü yazıda tartışılan hususlar, sözü edilen muhabbet seviyesinin bir hayli üzerindedir.
Köy Enstitüleri’nin kuruluş ve yıkılışındaki arka plan
10 Kasım 1938’de Atatürk’ün aramızdan ayrılışı ile birlikte “duraklama” dönemine giren Türkiye Cumhuriyeti; IIDS sonrasında kurulan iki kutuplu yeni dünya düzeninde yani 1945 sonrasında hem dış politikada hem de iç yapısında köklü bir “karşıdevrim” sürecine maruz kalmaya başlamış ve günümüzde de bu karşıdevrim ivmelenerek devam etmektedir. Karşıdevrim sürecinin 1945-1950 arasındaki döneminde meydana gelen gelişmeler arasında, birbiriyle bağlantılı ve en kritik gelişmeler; toprak reformunun gerçekleştirilemeyişi ve Köy Enstitüleri’nin tasfiyesi olmuştur.
Atatürk 1928’den 1937’ye kadar toprak reformu yasasının çıkartılması için çabalamış, fakat bu reformu koruması düşünülen kitle henüz yetiştirilmediğinden, bahse konu yasa ancak Atatürk’ün ölümünden 7 yıl sonra 1945’te çıkartılabilmiştir. Çünkü Köy Enstitüleri ilk meyvelerini bu tarihlerde vermeye başlamıştı. Toprak reformu yasasının öncelikli amacı; topraksız köylüyü toprak sahibi yaparak toplumsal eşitsizliği bir ölçü de olsa azaltmaktı. Bu uygulama ile; Osmanlı döneminde büyük oranda haksız bir şekilde el koydukları topraklar sayesinde zenginleşen büyük toprak sahiplerinin (ağaların) toplumsal ve siyasal etkinliklerinin, bölgelerinde yerel iktidar odağı olma özelliğinin, yerel iktidara sahip bu kişilerin merkezi iktidar üzerindeki etkilerinin yok edilmesi hedeflenmişti. Başka bir ifadeyle, Cumhuriyet karşıtı çağdışı feodal/yarı feodal yapıların ortadan kaldırılması hedeflenmişti. Bu yapılar ve iş birliği içerisinde oldukları, birbirlerini besleyen dinsel yapılar (tarikat, cemaat, tekke vb.) yok edilemezse “gerçek bir Cumhuriyet”imiz olamayacaktı. Yasa 1945’te TBMM’den geçmesine rağmen, göstermelik birkaç küçük girişim haricinde dönemin iktidarı CHP ve ardından gelen DP iktidarı tarafından uygulamaya geçirilmedi/geçirilemedi. Nitekim 1950’de bu “devrim hareketi”, çıkarları tehlikeye giren gerek Batı emperyalizminin gerekse içerdeki iş birlikçi toprak ağalarının çabaları sonucunda tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı.
“Eğitimdir ki, bir ulusu ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum olarak yaşatır ya da tutsaklığa, yoksulluğa sürükler” diyerek eğitimin ulus yaşamındaki başat rolünü belirten Atatürk, eğitimin; ülke kalkınmasında taşıyıcı lokomotif olması, teorik olmak yerine uygulamaya dayanması, en başta köylüyü kucaklaması gerektiğini ve planladığı toprak reformunun, bahse konu bu üç “eğitim temalı” husus ile ayrılamaz birlikteliğini görmüştü. Bu kapsamda toprak reformu gerçekleştirildiğinde üretimi örgütleyecek ve sürdürecek kadroları yetiştirmek gerekiyordu. Buralarda yetiştirilecek insanlar (kadın-erkek) ve onların yetiştireceği insanlar; toprak ağalarının karşısına dikilecek, sömürü karşısında hakkını arayacak, çok yönlü yetişmiş çağdaş güçler olacaktı.
Bu temel düşüncenin ışığında; araştırması, planlaması, projelendirmesi, personel görevlendirmesi Atatürk’ün direktifleri ile başlatılan Köy Enstitüleri, Atatürk’ün kurguladığı Cumhuriyet’in en önemli koruyucu ve geliştirici adımıydı. Çünkü Osmanlı’dan; savaş yorgunu, fakir, eğitimsiz, dinî taassubun kıskacında, çağdışı yaşam süren ve çok büyük bir çoğunluğu köylerde yaşayan bir toplum miras kalmıştı. Batının yaşadığı ve Batıyı çağdaşlaştıran reform ve rönesans hareketinin özünün en kısa sürede yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde gerçekleştirilmesini sağlayacak, bununla paralel olarak ülkenin temeli olan Cumhuriyet devrimlerini dolayısıyla ülkeyi kalıcı kılacak, top yekün ve yaygın bir şekilde uygulanacak, “bize özgü” bir eğitim modeline gereksinim vardı. Bu ana hedef doğrultusunda öncelikle köy çocuklarını okutmak ve eğitmek maksadıyla Köy Enstitüleri kurulmuştur. Ancak dönemin devrimci kadrosu tarafından, yasada belirtilen bu resmi maksattan çok daha öte bir maksadın güdüldüğü bir gerçekliktir.
Yeni dünya düzeninde Türkiye “demokrasi” adı altında, “emperyalizm-kapitalizm ikilisi”nin kontrolü altına sokulmaktaydı ve bu durumun somutlaşmış hali olarak “açık pazar ekonomisi” yapılmak isteniyordu, oysa toprak reformu ve Köy Enstitüleri bunların önüne dikilen birer engeldi. Batı emperyalizminin ve içerideki iş birlikçi toprak ağalarının, ticaret burjuvazisinin, savaş fırsatçısı ve karaborsacı zenginlerin çıkarlarının sürdürülmesi için, bu engellerin kaldırılması çerçevesinde toprak reformu uygulattırılmadığına ve sömürü düzeni devam ettiğine göre, düne kadar el üstünde tutulan Köy Enstitülerinin, aniden “sakıncalı ve rejimi tehdit edici” kurumlar olduğu yönünde algı yaratılmasına ihtiyaç vardı ve bir karalama kampanyası ile bu başarıldı.
Nitekim CHP iktidarında 1946-47 ders yılı başından itibaren bu “anahtar devrim hareketi” durdurulmuştur. İlerleyen süreçte Köy Enstitülerinin içeriği farklı isimler altında boşaltılmış, nihayetinde DP iktidarında 1954’te çıkarılan bir yasayla Köy Enstitüleri’nin yıkıntılarına da son verilmiş, tesadüf olsa gerek! bu tarihten itibaren Köy Enstitüleri’nin yerine; “İmam-Hatip” okulları, “İlim Yayma Cemiyeti” benzeri dinsel yapılar ve “Komünizmle Mücadele Dernekleri” ülkenin her tarafına yayılmaya başlamıştır.
Bir sonraki yazıda Köy Enstitüleri felsefi sistemini ele alacağım.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





