• TR
  • ENG
MarineDeal News
  • Haberler
  • Yazarlar
  • Piyasa
  • Ekonomi
  • Dünya
  • Deniz Ticareti
  • Deniz Savunma
  • Jeopolitik
  • Analiz
  • Çevre
  • Video Arşiv
Aa
Bildirim
Son yayınlananlar
Erdoğan’dan Ankara ve CHP’ye sert sözler
Gündem
Jotun’un yeni ofisi, çalışma kültürünü güçlendiriyor
Genel
Türkiye, Estonya ve Romanya’ya savaş uçakları konuşlandıracak
Haberler Jeopolitik
Moskova’nın müttefiklerinde Rusya boşluğu
Dünya
Fidan: 10 Mart Mutabakatı uygulanmalı
Gündem
Aa
MarineDeal NewsMarineDeal News
  • ANA SAYFA
  • HABERLER
  • YAZARLAR
  • PİYASA
  • EKONOMİ
  • DÜNYA
  • DENİZ TİCARETİ
  • DENİZ SAVUNMA
  • JEOPOLİTİK
  • ÇEVRE
  • ENGLISH
Search
  • TÜM HABERLER
    • Piyasa
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Deniz Ticareti
    • Deniz Savunma
    • Jeopolitik
    • Çevre
    • English
  • YAZARLAR
    • Yeşim Yeliz Egeli
    • Meltem Aydın Süloğlu
    • Gökhan Esin
    • Barışcan Yücel
    • Atilla Yeşilada
    • Bartu Soral
    • Gürcan Elbek
    • Yüce Yöney
    • Emin Yaşacan
    • Cihangir Dumanlı
    • Serter Tuçaltan
    • Levent Akson
    • Haluk Mustafa Baybaş
    • Özhan Bakkalbaşıoğlu
    • Yaşar Canca
Bir hesabınız var mı? Giriş Yap
Bizi takip edin
  • MarineDeal News

Dünden bugüne bayramlar

Özhan Bakkalbaşıoğlu
  • Özhan Bakkalbaşıoğlu
  • Yükleme Tarihi: 08.08.2025 16:03 | Son Güncelleme: 08.08.2025 16:03
    ozhanbakkalbasioglu@www.marinedealnews.com
Paylaş
Paylaş
MarineDeal News · Dünden bugüne bayramlar

Bu ay biraz eskilere, anılarımıza yönelelim. Son günlerdeki karmaşık ortamdan uzaklaşıp, eski günlerdeki anılara gidelim. Aslında çoğumuz o günleri yaşadık, her ne kadar farklı biçimlerde olsa da. Bu ayki yazıma hazırlanırken, tarihî olayları kaydettiğim özel defterim bana göz kırpar gibiydi. Sayfaları açtığımda, temmuz ve özellikle de ağustos ayının tarihimizde önemli bir yeri olduğunu anımsadım. Baksanıza, ağustos ayında neler olmuş:

1071 Malazgirt, 1090 Koyun Adaları Deniz Savaşı, 1473 Otlukbeli, 1499 Sapienza Deniz Savaşı, 1500 Modon Deniz Savaşı, 1514 Çaldıran, 1516 Mercidâbık, 1521 Belgrad, 1526 Mohaç, 1552 Ponza Deniz Savaşı, 1554 Hürmüz Deniz Savaşı, 1554 Maskat Deniz Savaşı, 1561 Napoli ablukası, 1571 Kıbrıs, 1578 Vadi’s Seyl, 1696 Andıra deniz savaşı, 1737 Lori Burnu Deniz Savaşı, 1768 Bodrum/İstanköy Deniz Savaşı, 1771 Çiligra Burnu Deniz Savaşı, 1613 Korvo Burnu Deniz Savaşı ve 300 yıllık gerilemeye dur diyen 1921 Sakarya Savaşı, Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolu açan 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi… Arada daha fazlası var elbette, ama önem sırasına göre yazdım.

Büyük savaşlar ayı olan Ağustos’a geçmeden, Şeker ve Kurban Bayramlarında neler yaptığımızı hatırlayalım. Önce ondan başlayalım.

Bayramlar, çocuklar için gelmesini sabırsızlıkla bekledikleri en önemli günlerdi. Dinî bayramların çocukluğumdaki yeri; büyüklerimizi ziyaret ettiğimizde bize verilecek bayram harçlığı ve mendil olurdu. Ebediyete intikal eden aile büyüklerimizi ise arefe günü mezarlıkta anardık. Evde ise bayram için alınan yeni elbiselerin giyilmesi heyecanla beklenirdi. Hatırlıyorum, çok sevdiğimiz giysileri gece yatağımızın yanına koyar, hatta bazen o giysilerle birlikte yatardık.

O dönemler tutumlu yaşanan yıllardı. Şimdilerde olduğu gibi çocuğun her istediği alınmazdı. Bayram vesilesiyle yıl içinde az gördüğümüz akrabaları ziyaret etmek önemliydi. Şeker tutulurdu. Sıra bana geldiğinde annemin gözleri hemen işaret verir gibi olurdu. Bu işareti görünce birden fazla şeker alamazdık, ısrar edilse bile. Çünkü eve dönünce ne olacağını bilirdik. Aslında o işaretle geleceğe hazırlanırdık: “Yediğin kadar al, sonra çöpe gider… Açgözlülük etme.”

Bayram sonunda topladığımız paralar, “Damlaya damlaya göl olur” atasözüne uygun şekilde kumbaraya atılırdı. Hele bayramlarda kurulan salıncaklar… Kadıköy Kuşdili Çayırı’nda kurulan o panayır, biz çocukların en büyük eğlencesiydi. Düşünsenize, yılda sadece iki defa dönme dolaba, salıncağa, bugi bugi’ye, çarpışan otomobillere binme şansına sahiptik. Salıncağın başındaki adamın “Yandı!” kelimesi, oyunun bittiği anlamına gelirdi.

Eğer bayram kış aylarına denk gelmişse bizim için kötü bir bayram olurdu. Çünkü bayram panayırı kurulmazdı.

Asıl önemli olan, çocukken çok net hatırladığım; annem ve babamın mutlaka beni götürdükleri Cumhuriyet Bayramı’dır. Radyodan Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku parazitli ve kısık bir sesle yayınlanırdı. Babam mutlaka o sesi dinletirdi. Ortaokul birinci sınıftayken Milliyet gazetesi, “Onuncu Yıl Nutku ve Marşı”nı içeren bir 45’lik plak dağıtıyordu. İlk plağım o olmuştu.

Bazen annemle babamın gözlerinin dolduğunu görürdüm. Hele annemin “Gözüme bir şey kaçtı da ondan yaşardı” sözünü millî bayramlarda hep duyardım. O zaman aklımda en çok kalan söz “Türk milleti zekidir” olmuştu. Gerçekten de olmayacak işleri başaran bir ulusuz. Düşünün, 15 yılda yapılanlar bu satırlara sığmaz.

Kadıköy’de yapılan askerî törenlere mutlaka giderdik. Bazen kalabalıktan geride kaldığımızda babam beni omuzlarına alır, töreni seyrettirirdi. Kâğıttan küçük sopaya geçirilmiş Atatürk resmi ve Türk bayrağı elimizde olurdu. Gece evimizin önünden geçen, “Fener Alayı” dediğimiz askerî kamyonlara bindirilmiş bando takımını izler, dinlerdik. “Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı, sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana…” sözleriyle başlayan marş çalınırken, annemin evde onu mırıldandığını duyardım.

İşte o zaman anladım: Anne ne kadar kutsal bir varlık. Büyüttüğü, sütüyle beslediği oğlunu vatan için ölmeye gönderebilecek kadar fedakâr bir insan. Bir de unutmadığım marş vardı: “Arş arş ileri, ileri marş ileri, dönmez geri Türk’ün askeri.” Annem hep söylerdi: “Türk askeri geri dönmez.” Nedenini sorduğumda, “Biz palikaryadan mı kaçacağız? Hep ileri!” derdi. Aslında bize güçlü olmayı, ileri gitmek için çalışmanın gerekliliğini anlatırdı.

İstanbul işgal edildiğinde Kurbağalıdere Taşköprü’de nöbet tutan Afrikalı sömürge askerlerini hiç unutmadığını ve onların neler çektiğini anlatırdı. Dedemin, Teşkilât-ı Mahsusa’nın Moda/Kadıköy grubunun yönetiminde olduğunu, İngiliz ve Fransız subaylarına yönelik suikast ve kaçırma operasyonlarını organize ettiğini, cephane kaçırma işlerini yürüttüğünü söylerdi.

“Dönmez geri Türk’ün askeri” marşında annem hüzünlenirdi. Çünkü Balkan faciasını yaşamış, siyasete bulaşmış bir ordunun ricatını görmüştü. Annemle babamın en önem verdiği diğer bayram ise 30 Ağustos Zafer Bayramı idi. Çünkü 30 Ağustos, yüzyıllardır geri çekilen Türk ordusunun şahlanışı, “Türk’ün askeri dönmez geri” deyişinin yaşandığı bayramdır.

Atatürk’ün “İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emri, yalnızca orduya verilmiş bir askeri emir değil; aynı zamanda Türk milletine, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma hedefinin işaretiydi.

Babam ve annem, İstanbul işgal altındayken azınlıkların yaptığı taşkınlıklara tanıklık etmiş insanlardı. Dün dost olan komşuların, o gün evlerine işgalci bayraklarını asmaları, tanınmaz hâle gelmeleri onları derinden üzmüştü. Ama ne acıdır ki, o komşunun torununu 6-7 Eylül olaylarında korkmasınlar diye evimizde bir hafta misafir ettiğimizi çok iyi hatırlıyorum. İşte Türk budur, insanlık budur.

Annem bana hep nasihat ederdi: “Irk, din gözetmeksizin herkes bu ülkenin vatandaşıdır. İyi geçinelim ama Türk olduğumuzu unutmayalım. Atatürk bize kaybettiğimiz kimliğimizi geri verdi. Ve kim olursa olsun, bu millete ihanet edenleri asla affetmem.”

Çocukluğumda Niko, Efimiçe, Panayot, Mehmet ve Reşo benim arkadaşlarımdı. Evde hep birlikte oynardık. Yıllar sonra anneme “Mehmet ve Reşo kimdi?” diye sordum… Bizler, “Ben Türk vatandaşıyım” diyen herkesle, lehçesine ve etnik kimliğine karışmadan yıllarca yaşadık.

Gelelim muhteşem 1921-1922 yıllarına… Üç yüz yıl süren geri çekilişe dur diyen Sakarya Meydan Muharebesi’nin altın tacıdır 30 Ağustos Zaferi. İkinci Dünya Savaşı’nda Alman zırhlı birliklerinin ilerleme hızı askerî literatüre “yıldırım savaşı” olarak geçmiştir. Oysa gelin görün ki, 26 Ağustos’ta başlayan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde cephe 30 Ağustos’ta yarılmış, Türk askeri 10 günde 400 kilometre yolu savaşarak geçmiştir. O dönemin şartları düşünüldüğünde, bu gerçek bir yıldırım savaşıdır.

Türk milleti İnönü Muharebelerinde kıvılcım oldu, Sakarya’da ateş oldu, Kocatepe’de yıldırım oldu. İşte Türk budur. Bu, yılların çöküntüsünün şahlanışıdır. Üç yılda tahkim edilen cephe dört günde çözülmüş, 10 günlük yıldırım savaşı ile Yunan ordusu gerçekten denize dökülmüştür.

Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Berberimin dayısı, İzmir’e girildiğinde ilk kez istirahat verildiğini anlatırdı. “Oturduk, biraz sonra ayaklarım ağrımaya başladı. Ayağımdaki potinin köselesi yok, topuklarıma kadar küçük taşlar girmiş. Adeta bir kösele gibi… farkına bile varmamışım,” derdi.

Bu vatan, ABD’nin yaptığı gibi para ile toprak alınarak kurulmadı. Kanla kuruldu. Yok edilmeye çalışılan Türk ulusunu yeniden diriltti. Osmanlı İmparatorluğu çok uluslu bir devletti. Ancak 1789 Fransız İhtilâli ile doğan ulusçuluk fikrine ayak uyduramadı. Çöküş hızlandıkça dine sarıldı, Panislamizm ile kurtuluşu denedi ama olmadı. Çünkü artık devlet içindeki azınlıklar kendi ulusal kimliklerine yönelmişti. Son yıllarda Pantürkizm’e sarılındı ancak artık çok geçti.

Birinci Dünya Savaşı’nda müttefikimiz Almanya’nın üst düzey komutanları şöyle yazmış:

“Osmanlı çok uluslu, çok milletli bir devlet. Ancak müttefik olduğumuz dönemde şunu gördük ki, Türkler hariç hiçbir Osmanlı tebaası kendi vatanı için savaşmıyor.”

Bu durumu Hicaz’da, Bağdat’ta, Kudüs’te, Balkanlar’da ve en son Çanakkale’de çok sık yaşadıklarını rapor etmişlerdi.

Osmanlı’nın millî marşı yoktu. Her padişah tahta çıktığında bestelenen marşlar millî marş gibi çalınırdı. “Sen kimsin?” sorusuna verilen yanıt “Osmanlıyım” olurdu. Bu yüzden tarihimizi iyi bilelim. Bu vatan, 11 yıl süren Libya, Balkan ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sağ kalan askerler ile bir avuç vatansever subayın Atatürk’ün “Ya istiklâl ya ölüm” parolasıyla verdiği mücadeleyle kuruldu.

Ve öyle bir kuruldu ki, Lozan’a karşı çıkan Birinci Dünya Savaşı galibi İngiltere’nin kralı, Türkiye’ye gelmek zorunda kaldı. Galata’daki Yahudi bankerlerden borç alarak memur maaşlarını ödeyen o muhteşem imparatorluk, ne hâllere düşmüştü… İşte 30 Ağustos bunun içindir kıymetlidir. Tüm bu geri çekilişin durdurulmasıdır.

Çok yakın tanıdığımız bir aile dostumuzun babası, esaretten kaçarak Millî Mücadele’ye katılmıştı. Kimse ona “Neden katıldın?” demedi. Çünkü o insanlar bu vatanı kurtardı. Babam bu bayrama çok önem verirdi. Onun için, özellikle Kurtuluş Savaşımızı bu gözle inceleyelim.

Bayramlardan uzaklaştık… Şimdi yeniden öğrencilik yıllarıma dönüyorum. Yıllar sonra Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu’nda bu bayram törenlerine 7 yıl boyunca katıldım. Normalde sabahları kalk borusu çalar, uyanırdık ve çoğu zaman kalkmakta zorlanırdık. Ancak o bayram sabahlarında trampet takımı marşlar çalarak bizi uyandırırdı. Geceden ayakkabılar boyanır, getr ve palaskalar parlatılır, adeta görücüye çıkacakmışız gibi titizlikle hazırlanırdık.

6 ve 29 Ekim, 19 ve 27 Mayıs, 1 Temmuz ve 30 Ağustos tarihlerinde, İstanbul caddelerinde halkın bizlere çiçekler atacak kadar duygu dolu olduğu törenlere katıldım. 19 Mayıs sabahı Mithat Paşa (İnönü) Stadı'nda, öğleden sonra ise Fenerbahçe Stadı'ndaki gösterilerde halk ve asker iç içeydi. Her tören çok kalabalık olurdu; caddelerden geçerken çiçekler atılır, halk büyük bir coşku ile bizleri karşılardı.

Bu ayki yazı, güya eski anılarla bayramları anlatacaktı. Ancak konuya bir girdik, bir çıktık… Demek ki şuuraltı, kaleme hükmetti ve gerçekleri yazmaya zorladı.

Sonuç olarak, eğer geleceğe yön vermek istiyorsak hem siyasetçilerin hem de askerlerin tarihimizi eksiksiz ve derinlemesine bilmeleri gerekir. Çünkü düşman çok iyi biliyor. Onlar, bu eğitime küçük yaşta başlıyor; hem de kin tohumları ekerek.

Tarihte Türk ulusu hiçbir zaman başka bir ulusun egemenliği altında yaşamamıştır. Bu gurur, yalnızca Türk milletine mahsustur. Çok uzun yüzyıllar boyunca, Mete Han’dan Timur’a, Selçuk Bey’den Osman Gazi’ye kadar dünya Türkler tarafından yönetilmiştir.

Tarihimiz 1299’dan başlamıyor. Kara Kuvvetleri’nin kuruluş yılı olan MÖ 2000 yılı, son arkeolojik bulgularla MÖ 10.000’li yıllara kadar geri gidiyor. Yani, daha Alman, Fransız, Rus hatta Amerikan ulusları tarih sahnesine çıkmadan önce Türk milletinin varlığı bilimsel olarak ispatlanmıştır.

Şimdi bir Amerikan büyükelçisi çıkıp Türkiye’ye sistem öneriyor. Asıl sen düşün: En fazla elli yıl içinde ABD’nin parçalanması kaçınılmazdır. Sen buna hazırlan. Osmanlı İmparatorluğu sağlam temeller üzerine kurulduğu için üç yüz yıl süren bir gerilemeden sonra yıkıldı. Ama ABD, yalnızca para sistemiyle ayakta kalmaya çalışıyor; bakalım elli yıl dayanabilecek mi?

Bir tarihte Petersburg’daki tarih seminerinde hatırı sayılır bir Rus tarihçi şöyle demişti:

“Eğer yeni bulgular açıklanırsa Türk tarihi yeniden yazılır… Elbette dünya tarihi de.”

Üniter bir yapı içinde, benim çocukluğumdaki gibi herkesin eşit ve özgür bir ortamda, birlik ve beraberlikle yaşaması umuduyla…

Sonsuza kadar pruvan neta olsun Türkiye.

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.

Aşağıdakiler de ilginizi çekebilir

İç cepheye pusu

‘Komşu komşunun külüne muhtaçtır’

Gelecek rüyalarımızı örten hayâllerimiz

Denizcilik sektörünün unsurları: Deniz Turizmi

Tanker piyasası tarihinin en yüksek seviyesine ulaştı

ETİKETLER: Bayramlar, Türkiye, Ulusal Bayramlar, YAZARLAR
Bunu Paylaşın
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp LinkedIn Linki kopyala Yazdır
Paylaş
Avatar photo
By Özhan Bakkalbaşıoğlu
ozhanbakkalbasioglu@www.marinedealnews.com
Web Banner

Yazara Ait Diğer Yazılar

‘Komşu komşunun külüne muhtaçtır’
08/01/2026

Değişen coğrafyada Orta Doğu, Kafkasya ve Balkanlar: Türkiye’nin bu coğrafyadaki stratejisi ne olmalı?
10/11/2025

Güç ve saygınlık ülkelerce nasıl algılanmaktadır
06/10/2025

Eylül ayı içinde olan tarihsel olaylar ve Preveze Deniz Zaferi üzerine hasbihal
09/09/2025

Dünden bugüne bayramlar
08/08/2025

Arama

Kategoriler

Arşivler

Legal

  • Kişisel Verileri Koruma Kanunu
  • Ziyaretçi Aydınlatma Metni
  • Çerez Politikası
  • Kişisel Verileri Saklama ve İmha Politikası
  • KVKK Başvuru Formu

MarineDeal News Künye

İmtiyaz Sahibi: MDN Yayıncılık, Matbaa, Reklam, Organizasyon ve Tur. San. Tic. Ltd. Şti. adına Yeşim Yeliz Egeli
Kuruluş: 1 Ocak 2008
Genel Yayın Yönetmeni: Yeşim Yeliz Egeli yesimegeli@marinedealnews.com
Yazı İşleri Müdürü (Sorumlu): İlyas Öztürk mdn@marinedealnews.com
Video Editör: Halis Kılıç
Haber Merkezi: Yüce Yöney, Barış Özgür, Barışcan Yücel
Reklam: reklam@marinedealnews.com
Abonelik: info@marinedealnews.com
E-posta: mdn@marinedealnews.com
Tel: +90 (212) 343 2005
Adres: Merkez Mah. Perihan Sk. No.118/5 34360 Şişli, İstanbul, Türkiye

Bizi sosyal medyada takip edin

Okuma listesinden çıkartıldı.

Geri al
Welcome Back!

Sign in to your account

Üye ol Şifremi Unuttum