Dosya: ‘Zahmetsiz küreselleşme’ dönemi sona eriyor: Belirsizliklerin ve risklerin yılı 2026

MDN İstanbul
  • |
Businessman touches 2026 virtual numbers and rocket icon symbolizing business growth and innovation success.

2026 yılı; yakın tarihin en önemli kırılmalarını yaşayabileceğimiz yıl olabilir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde jeopolitik risklerden ekonomik belirsizliklere kadar birden fazla etken 2026 yılını uzun süre atıf yapabileceğimiz bir zaman dilimine dönüştürebilir.

Bu dosyamızda yeni yılda karşılaşabileceğimiz jeopolitik gelişmelere, küresel ticareti nelerin beklediğine, enerji alanındaki gelişmelere ve ekonomik belirsizliklere yer vereceğiz. 2026 hakkında tüm okuyucularımız için bir kılavuz kaptan olmayı amaçlayarak, belirsizliklerin ve risklerin zirveye çıktığı bir dönemde dünyayı nelerin beklediğine dair bir özet geçeceğiz.

Küresel ticareti yeni yılda neler bekliyor?

Geleneksel ticaret kuralları 2025 yılında ciddi anlamda aşındı. Ticaret savaşları, ekonomik milliyetçilik, tedarik zincirlerinin ülkelerin ulusal güvenlik politikalarının uzantısı hâline gelmesi küresel ticareti oldukça zorluyor.

Şirketler ve hükûmetler, belirsiz bir yıla giriş yaparken küresel ticaretin gidişatından hangi paydaşın gerçekten fayda sağlayacağına dair bir yanıt henüz verilemiyor. Küresel ekonomi üzerindeki etkileri ise hâlâ tam olarak kestirilebilmiş değil. Tüm bunlara rağmen küresel ticaret hacminin 35 trilyon dolara ulaşması, riskler arasında fırsatların da yer aldığını gösteriyor. Özellikle Doğu Asya, Afrika ve Güney Yarımküre arasındaki ticaretin pozitif etkisi dünyayı şimdilik keskin bir krizden korusa da yarattığı ticaret dengesizlikleri yüksek seviyelerde kalmaya devam ediyor.

2025 yılında ticaret, küresel ekonomik büyümeyi sürekli olarak geride bırakarak 2023-2024 yıllarındaki durgunluğu tersine çevirmişti. Ancak ticaret modelleri, ülkelerin siyasi ya da coğrafi olarak kendilerine daha yakın gördükleri ortaklara doğru yönelmesiyle yeniden şekillendirildi. 2026 yılında bu ivmenin güçlenerek devam etmesi bekleniyor.

Küresel ticaret hacmindeki büyümenin 2026'da yüzde 0,6'ya gerileyerek 2025'teki yüzde 2'lik orandan önemli ölçüde düşeceği tahmin ediliyor. Ticaret anlaşmazlıklarında da hafifleme belirtisi görülmüyor. Ağustos 2025'te yüzde 11,2 olan ABD'nin ithalat vergisi oranının yıl sonuna kadar yüzde 14'e yükseleceği öngörülüyor. Bunun da kademeli olarak tüm ticari verilerde etkili olması anlamına geliyor.

Ticaret tarifelerinin, 2026 yılında da küresel mal ve hizmet akışını yeniden şekillendirmeye devam etmesi bekleniyor. Etkilerinin en çok ihracata odaklı ülkeler tarafından hissedilmesi muhtemel olarak görülüyor. Özellikle Vietnam, Kanada ve Meksika'nın 2026 GSYİH büyümesinin, ABD tarafından açıklanan son tarife artışları nedeniyle bir miktar düşebileceği tahmin ediliyor. ABD için bu maliyetin -0,4 pp olduğu tahmin ediliyor.

Sevkiyat tarihleri öne çekilerek veya Hindistan, Meksika, Vietnam ve diğer Güneydoğu Asya ülkeleri gibi ihracat odaklı ülkeler üzerinden ABD pazarına daha düşük fiyatlarla yeni rotalar bularak, 2025'teki ABD gümrük vergisi artışlarının etrafından dolanma şansı elde edebilirler.

Avrupa’daki görünüm ise iç açıcı görünmüyor. Avrupa Merkez Bankası (ECB), Euro Bölgesi’nin GSYİH büyümesinin 2026 yılında yaklaşık yüzde 1'e düşeceğini ve enflasyonun yüzde 1,7'ye gerileyeceğini tahmin ediyor. Avrupa için ticaretten çok inovasyon, yatırım ve bölgesel işbirlikleri öne çıkacağı bir yıl olacağa benziyor. Hükûmetlerin kamu yatırımlarını artırması ve daha fazla stratejik özerklik peşinde koşmasıyla birlikte, yeşil ve savunma ile ilgili sektörler de ivme kazanacak. Ucuz ithalata veya tek pazar alıcılarına bağımlı olan düşük marjlı üreticilerin, artan maliyetler ve sınırlı esneklik nedeniyle sıkıntı yaşaması muhtemel. Buna ek olarak, otomotiv tedarikçileri gibi geleneksel ihracatçılar, azalan dış talep ve üretim maliyetlerini artıran daha sıkı çevre standartları ile mücadele etmeye devam edecek. Benzer şekilde, güçlü hizmet veya teknoloji tabanlarından yoksun bölgeler, dijital ve bilgi odaklı sektörlere yönelik küresel geçişin hızlanmaya devam etmesi nedeniyle geride kalma riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Avrupa'nın modern limanlardan ve daha yeşil enerji şebekelerinden başlayarak, çalışanların yüksek değerli sektörlere geçmelerine yardımcı olacak dijital bağlantı ve yeniden beceri kazandırma programlarına kadar uzanan altyapı ve becerilere sürekli yatırım yapması gerekiyor. 2026 yılının Avrupa ekonomisi için en az hasarla atlatılabilmesi için Amerika Birleşik Devletleri ve Çin'in dışında Güneydoğu Asya, Afrika ve Güney Amerika'daki gelişmekte olan pazarlara bakması gerekiyor.

Almanya ve Hollanda gibi makine, araç ve kimyasal ihracata bağımlı ekonomiler, küresel talep yavaşladığında, bunun etkilerini ilk hissedecek olan ülkeler olarak öne çıkacak. Avrupa'nın en önemli ticaret merkezlerinden biri olan Hollanda için, Rotterdam'dan geçen konteyner trafiğinin zayıflaması, şimdiden ekonominin yavaşladığının sinyali olarak algılanıyor. Yine de Hollanda'nın yarı iletkenler, tarım teknolojisi ve dijital hizmetler alanındaki güçlü yönleri, durgunluğu hafifletmeye yardımcı olabilir. Ancak tüm bunlara rağmen Avrupa'nın ticaret modeli çöküyor demek bir hayli iddialı olur, sadece daha küçük hacimlere ve daha yüksek değere doğru kayıyor demekse yerinde olur.

2026 yılında küresel ticaret savaşlarının yarattığı rüzgârların etkisi daha net görüşmeye başlanacak. Dünya Ticaret Örgütü, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü ve Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın yayınladıkları raporlar benzer sonuçlara işaret ediyor. Küresel ekonomik büyümenin yavaşlayacağı ve kırılganlıkların artacağı beklentileri yüksek. Yüksek gümrük vergilerinin kademeli olarak fiyat artışlarına yol açarak hane halkı tüketimi ve iş yatırımlarındaki büyümeyi azaltması da beklenen sonuçlar arasında. Küresel ekonomi ve ticaretteki dayanıklılık 2025 yılını başarısızlıkla kapatmadı ancak bu 2026 yılı için tek başına olumlu bir veri olarak gösterilemiyor. Kredilerin nasıl ve hangi fiyattan olacağı, hangi ülkelerin krediye erişebileceği ya da hangilerinin erişemeyeceği 2026 yılında gündemimizde daha fazla yer kaplayabilir.

Ekonomik belirsizlikler artacak

Pandemiden sonra ekonomik veriler hâlâ rayına oturtulamadı. Enflasyon kontrol altına alınmış gibi görünse de istenilen seviyelere düşürülebilmiş değil. Bu da popülist siyasetin önünü açarak siyasi istikrarsızlıkları körükleyen sebeplerin başında geliyor. 2025 yılında ABD Başkanı Trump’ın başlattığı ticaret savaşları da küresel görünümdeki belirsizlikleri şiddetlendirdi. Amerikan Merkez Bankası Fed’e yaptığı faiz baskıları, piyasaları sürekli tedirgin ediyor.

2026 yılına girilirken ise büyüme ivme kaybediyor. Bununla bağlantılı olarak şirket iflaslarında da artış yaşanıyor. Jeopolitik belirsizlikler de ekonomideki olumsuzlukların temelinde yer alıyor. 2026 yılında küresel GSYİH büyümesinin yüzde 2,5 olacağı öngörülüyor. 2025 yılında bu oran yüzde 2,7 olmuştu. Ayrıca küresel enflasyonun yüzde 3,5 ile yüksek bir seviyede kalacağı hesaplanıyor. Bu durum “hafif stagflasyon olarak adlandırılıyor. Ancak tüm bunlara rağmen yakın gelecekte küresel bir kriz görünmüyor. Yine de bu ekonomik açıdan iyimserlik anlamı taşımıyor.

2025'te yüzde 6 artan küresel şirketlerdeki iflasların 2026'da ise yüzde 5 artması bekleniyor. Gelecek yıl, iflaslarda üst üste beşinci yıl artış yaşanarak rekor seviyeye ulaşması ve pandemi öncesi seviyelerin yüzde 24 üzerinde bir artış göstermesi anlamına geliyor. Düşük talep ve gümrük vergilerinin etkisi, daha fazla şirketin iflasla karşı karşıya kalması riski taşıyor. Rapor, daha büyük şirketlerin de risk altında olduğunu ve 2025 yılının ilk dokuz ayında 327 büyük iflas vakasının kaydedildiğini, yani yaklaşık her 20 saatte bir şirketin iflas ettiğini gösteriyor.

Beklentilere ek olarak Fransa'da 2025 yılı sonuna kadar 6 bin, İspanya'da yaklaşık 3 bin ve Kanada'da neredeyse 2 bin iflas eden şirket görülebilir. 2026'da küresel iflaslardaki artışın en büyük kısmının ise ABD ve Çin'den kaynaklanması bekleniyor. 2025 yılında gümrük vergileri bu iki büyük ekonomideki birçok üreticiyi korudu. Ancak, 2026'da gümrük vergilerinin etkileri azaldıkça, ABD’deki iflasların yüzde 8 ve Çin’dekilerin ise yüzde10 oranında artacağı tahmin ediliyor.

Sektörel açıdan bakıldığında ise iflasların özellikle otomotiv, inşaat, perakende ve hizmet sektörlerinde yoğunlaşması öngörülüyor. ABD'nin Avrupa ihracatına, özellikle otomobil ve çeliğe, yeni gümrük vergileri getirmesi, tedarik zincirlerini aksattı ve ihracat büyümesini yavaşlattı.

Savunma ve altyapıya olan yatırımların artmasının ekonomileri canlandırması bekleniyor. “Avrupa'yı Yeniden Silahlandırma/Hazırlık 2030” planı, artan savunma harcamalarını finanse etmek için geniş bir strateji ortaya koyuyor. Avrupa Birliği, savunma harcamalarının dışında daha fazla ticaret anlaşması yoluyla ihracat pazarlarını çeşitlendirmeyi planlıyor.

Goldman Sachs ekonomistlerine göre Euro Bölgesi 2026 yılında yüzde 1,3 oranında büyüyecek. Güney Avrupa’daki büyümenin ise güçlü olması bekleniyor. 2026 yılında gelişmiş piyasalarda çekirdek enflasyonun ılımlaşması ve politika faiz oranlarının düşmesi bekleniyor.

Allianz’ın analizine göre Türkiye’nin de dâhil olduğu gelişmekte olan piyasalar dirençli bir pozisyonda kalmaya devam ediyor. Gelişmiş piyasalara göre daha olumlu bir döngünün ve genel olarak sağlam dış pozisyonların etkisinde kalmaları bekleniyor. Ancak bazı ülkeler ilerleyen dönemde yavaşlama ivmesiyle karşı karşıya kalabilir (örneğin; Hindistan, Endonezya, Romanya, Rusya veya Tayvan), bazılarında cari açık genişlerken (Arjantin, Şili, Kolombiya, Endonezya, Filipinler, Romanya, Türkiye) diğerlerinde fazlalar açığa dönüşecek (Suudi Arabistan, Çek Cumhuriyeti, Polonya), bu da gelişmekte olan ülkeleri yakından izlemeyi gerektiriyor.

Allianz’a göre bazı olumsuz riskler dikkate alınmalı. Bunlar kurumsal, jeopolitik ve finansal olarak gösteriliyor. Birincisi, merkez bankası bağımsızlığı, korumacılık ve seçim sonuçları gibi kurumsal riskler, olumsuz politika değişikliklerinin olasılığını artırıyor. İkincisi, jeopolitik riskler ve ulusal güvenlik öncelikleri oynaklığa neden olmaya devam ediyor. Son olarak, yapay zekâ hisselerinde düzeltme olasılığı, yeniden dolarizasyon baskıları, özel kredi piyasalarındaki türbülans ve kamu borcunun sürdürülebilirliğine ilişkin endişeler gibi finansal riskler, 2026 boyunca artmaya devam ederek, olumlu bir geç finansal döngünün sınırlarını zorlayabilir.

S&P ise gelişmekte olan ekonomilerin, ABD gümrük vergilerine daha az maruz kalmaları sayesinde, büyüme açısından daha büyük gelişmekte olan ekonomilerden daha iyi performans göstermesini bekliyor. Birçok büyük gelişmekte olan ekonomide yıllık reel GSYİH büyüme oranlarının 2026'da yavaşlaması öngören S&P, bu durumun kısmen 2025'te gümrük vergilerinin öne çekilmesinden kaynaklanan ivmenin azalmasını yansıtıyor. S&P, faiz oranlarını en çok düşürmesi beklenenler arasında Rusya ve Türkiye'yi gösterirken bunların yanı sıra Meksika ve Nijerya’nın da olabileceğini ekliyor.

2026 yılında küresel politika değişikliklerinin etkilerinin daha fazla görünmesi bekleniyor. Jeopolitik gerçeklere uyum sağlayan ekonomi karar vericileri, mali ve yapısal politika planlarını buna göre hazırlamaya başladılar.

Çok kutupluluk artık bir tartışma konusu olmaktan çıktı, gerçeğe dönüştü

Küresel ekonominin iki büyük taşıyıcı kolonu ABD ve Çin arasındaki rekabet, uluslararası jeopolitiği şekillendirmek için de birbiriyle büyük bir rekabete girdi. Şimdiye kadar soyut stratejiler ve adı konamayan restlerle kendini hissettiren rekabet artık ismiyle anılıyor. 1991 yılında Sovyetlerin teslim bayrağını çekmesi ve liberal elitlerin heyecanlı tarifleriyle girilen tek kutuplu dünya modelinin iflas ettiği 2020’lere girildiğinde zaten görülüyordu. Ancak resmîleşmesi için on yılın ortasını beklememiz gerekti. Dünya artık çok kutuplu.

ABD’nin savunma bütçesi Çin’in üç, Rusya’nın ise sekiz katı büyüklüğünde. Bu da Washington’ın dünyanın baskın gücü olmaya devam edeceğini gösteriyor. Ayrıca çip tasarımlarından yazılıma, uzay araştırmalarından biyokimya gibi birçok sektörde küresel tempoyu belirleme gücü hâlâ Amerikalıların elinde. Aynı zamanda ana dili İngilizce olan ülkeler; ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda birbirlerine derin bağlarla bağlı olmaya devam ediyor. Bu ülkelerin küresel üretimin yüzde 35’ini, dünya çapındaki askerî harcamaların yüzde 50’sini oluşturdukları düşünülürse çok kutuplu dünyada da olsa ABD en önde gelen ülke olmaya devam edecek.

ABD yönetiminin yeni yayınladığı Ulusal Strateji Belgesi (NSS) de bunun kabullenildiğini kanıtlıyor. Washington artık hesaplarını Batı Yarımküre’deki egemenliğini tahkim etmek üzerine yapıyor. Son aylardaki Venezuela ablukasının ve Ukrayna’yı barışa zorlamanın sebebi de bu olarak gösteriliyor. Çin de benzer bir tahkimatı Asya’da yapıyor. Ancak önünde büyük bir engel var; Tayvan. Ancak ABD ve Çin'in yörüngelerinin dışında kalan ve küresel nüfusun üçte ikisinden fazlasını oluşturan 130'dan fazla ülkeyi kapsayan bir “üçüncü cephenin” dünya sahnesinde yükselişinden de bahsetmek gerekiyor. Küresel Güney olarak bilinen bu grup, çok kutuplu bir dünyada kendi yollarını çizmek için bir süredir uygun anı kolluyor.

Aralarında ideolojik, dinî ve siyasi olarak birçok fark barındıran bu grup, ekonomik büyümeye ve dünyanın geri kalanıyla ticaret ve yatırım bağlarını derinleştirmeye odaklı durumda. İddialı analistlere göre geleceğin inşa edildiği yer de Asya’nın güneyi olan bu bölgedeki ülkeler. Gerçekten de küresel tedarik zincirlerini güvence altına almak için kritik kaynaklar, genç ve genişleyen iş gücü ve büyüyen tüketici pazarlarına sahip bu ülkeler; barındırdıkları ekonomik dinamizm ve stratejik nüfus güçlerini, yeni ekonomik fırsatları yakalamak ve parçalanmış bir dünya düzeninde dengeleyici oyuncular olarak hizmet vermek için kullanmak istiyor.

Küresel Güney ülkeleri, dünyanın kutupları arasında her tarafla iletişim kurabilen ticaret ve yatırım ortakları olarak en büyük ekonomilerin bile sahip olmadığı bir takım erişim imkânlarına sahipler. Küresel Güney’in resmî bir tanımı ya da örgütlenmesi henüz yok. Coğrafi olarak ya Ekvador çizgisine yakınlar ya da o çizginin güneyindeler. Uluslararası kurumların uzun zamandır “gelişmekte olan dünya” ve “yükselen piyasalar” olarak adlandırdığı Asya (Çin hariç), Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu'yu kapsayan geniş bir yelpazedeki ülkelerin liderleri tarafından benimsenen bir isim hâline gelmiş durumdalar.

Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği'nin (ASEAN) on üye ülkesi, Afrika Kıta Serbest Ticaret Bölgesi ve Güney Amerika'nın Mercosur'unu içeren Küresel Güney ülkeleri küresel GSYİH'nin yaklaşık yüzde 18'ini oluşturuyor. Ancak gelişmiş ekonomilerden yaklaşık iki buçuk kat daha hızlı büyüdükleri göz önüne alınırsa çok da uzak olmayan bir gelecekte küresel ekonomideki ağırlıklarının değişeceğine şüphe yok.

Jeopolitik olarak ise Soğuk Savaş dönemindeki Bağlantısızlar Hareketi'nin oynadığı rolün ötesinde geçmiş durumdalar. Tarihin izleyici koltuğunda oturarak olayları ahlâki açıdan yorumlamak yerine jeopolitik ve ekonomik nüfûzlarını, yatırımlar ve teknolojiye ulaşım gibi önemli hedeflere erişmek için kullanıyorlar.

Takip edilmesi gereken zirveler ve çatışma noktaları

2026 yılı, jeopolitik gelişmelerin muhtemelen daha da karmaşık bir hâl alacağı yıl olacak. Büyük güçler arasındaki gerilimlerin sıcak çatışmalara dönüşmesi ihtimâli hâlen çok düşük. Ancak bu, vekalet savaşlarının olmayacağı anlamına gelmiyor. Orta Doğu’da İsrail, İran bağlantılı grupları ortadan kaldırarak kendisiyle Tahran arasındaki düelloyu “yüz yüze” bir duruma getirdi. 2026’da iki ülke bir kez daha kozlarını paylaşabilir. Türkiye, kamuoyunda “İkinci çözüm süreci” olarak bilinen terör örgütü PKK ile silâh bıraktırma görüşmelerinde istediğini elde edemezse Suriye’nin kuzeyine yönelik askerî bir harekât başlatabilir.

Dünya nüfusunun beşte birine ev sahipliği yapan 350 nükleer başlıklı füzeye sahip iki ülke Hindistan ve Pakistan, var olan gerilimleri 2026’ya taşıma potansiyeline sahipler. Hindistan’ın ekonomik büyümesi artık askerî açıdan da güç toplamasına yardımcı oluyor. Siyasi açıdan oldukça istikrarsız olan Pakistan ise aradaki dengesizliğin daha fazla aleyhine bozulmasından pek hoşnut değil. Aralarında yaşanacak bir sonraki sınır anlaşmazlığı geçmiştekilere benzemeyebilir.

Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşın iki tarafı da memnun edecek bir barışla son bulması pek mümkün görünmüyor. Trump ve ekibinin Moskova’yla birlikte hazırladıkları barış planları savaşı sonlandırmak yerine Rus ordusunun ihtiyacı olan birkaç yıllık molayı elde etmesine daha çok benzetiliyor. Kayıpları şimdiden İkinci Dünya Savaşı’ndaki Amerikan kayıplarını aşan Rusya, adil bir barış antlaşmasıyla bunları telafi edemeyeceğinin farkında. Ekonomisi hâlen çökmedi çünkü Çin’in devasa bir enerji ihtiyacı var. Ancak bu da Kremlin’i Pekin’in bir yarı-sömürgesi hâline getirme ihtimâlini doğuruyor. Yine de Ukrayna’daki savaşın “şimdilik” durması için 2026’da bir şans var.

2025’in son çeyreğinde dünya kamuoyunun gündemine Karayipler’deki gerilim girdi. ABD Başkanı Trump’ın uyuşturucu kartelleriyle mücadeleyi gerekçe göstererek Venezuela’yı abluka altına aldı. Rusya ve Çin ile iyi ilişkileri olan Maduro’nun uluslararası meşruiyeti uzun süredir tartışmalı olarak biliniyor. Venezuela’ya ait petrol tankerlerine el koymaya başlayan Washington yönetiminin, yakın zamanda ülkede rejimi değiştirmeye yönelik hamle yapabileceği konuşuluyor. Yakın zamanda CIA’ye Venezuela’da rejim değişikliği için operasyon yetkisi verildiği ortaya çıkmıştı. Bununla ilgili olarak Amerikan yönetiminin Venezuela ordusu içerisinde Maduro’yu devirebilecek müttefik aradığı da öne sürülüyor. Trump’ın son açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi doğrultusunda Batı Yarımküre’de deyim yerindeyse ayrık otu istemediğinin altı çizilmişti.

Her yıl olduğu gibi 2026 yılında da küresel zirveler açısından yoğun bir takvim yılı bizi bekliyor. Ancak bu yılki zirvelerin “belirleyici” olma özelliği var. İsviçre’nin Davos kentinde yapılacak olan Dünya Ekonomik Forumu’na bu yıl ABD’nin başkanlık düzeyinde katılabileceği konuşuluyor. Bu da son yılların en merak edilen Forum’u olacağı anlamına gelebilir. Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi ise jeopolitik açıdan yılın en dikkat çekici etkinliği olarak öne çıkıyor. Zirvenin aynı zamanda son yıllardaki en kritik zirvelerden biri olması bekleniyor. İttifak üyelerinin liderler düzeyinde katılacak olması ise zirveyi Türkiye açısından oldukça prestijli bir hâle dönüştürecek.

Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı bir diğer etkinlik COP31 olacak. Kasım ayında düzenlenecek olan etkinlik Antalya’da yapılacak. Bu etkinliğe olan katılımın da hükûmetler düzeyinde olması bekleniyor. NATO gibi sadece üye ülkelerin değil tüm dünyanın katılım gösterecek olması da yine Türkiye açısından önemli bir prestij taşıyor.

2026 yılında takip edilmesi gereken küresel zirveleri ise kronolojik olarak şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Dünya Ekonomik Forumu, İsviçre 19-23 Ocak
  2. Münih Güvenlik Konferansı, Almanya 13-15 Şubat
  3. G7 Zirvesi, Fransa 14-16 Haziran
  4. NATO Zirvesi, Türkiye 7-8 Temmuz
  5. Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği Zirveleri, Filipinler mayıs ve ekim
  6. COP31, Türkiye 9-20 Kasım
  7. BM Su Konferansı, BAE ve Senegal 2-4 Aralık
  8. G20 Zirvesi, ABD 14-15 Aralık
  9. Açık Denizler Anlaşması Zirvesi, yer ve tarih henüz açıklanmadı.

Dış politikada çeşitli alanlarda uzman olarak öne çıkan ve aynı zamanda UND Yönetimi Kurulu Danışmanı olan Can Baydarol, 2026 yılında dünyayı bekleyen jeopolitik gelişmeler ve riskler hakkında sorularımızı yanıtladı.

Sizce 2026 yılında sıcak çatışmaya dönüşme riski en yüksek olan bölgeler hangileri?

Mevcut çatışmalar devam eder ve çevrelerine genişlemeye devam edebilir. Yüksek ihtimâl ABD-Venezuela gözüküyor. Pakistan-Hindistan gerginliği tekrar alev alabilir. Tayvan-Çin gerginliği de dikkate alınmalı.

Ukrayna Savaşı’nın yakın zamanda sonlanma ihtimali nedir?

Böyle bir ihtimâl yok gibi. Her ne kadar barış girişimleri devam ediyor gözükse de özellikle Ukrayna'dan sonra sıranın kendisine geleceğinden endişelenen AB ülkeleri savaşın bitmesini istemiyor ve Ukrayna’yı desteklemek için yeni mali kaynaklar yaratıyorlar.

Çin’den Tayvan’a yönelik bir hamle bekliyor musunuz?

Burada Çin vekalet savaşını benimseyecektir. Doğrudan ABD ile bir çatışma ihtimâlini şu ân için göze alamaz. Çin'in şu sıralarda birinci önceliği ABD ile ticaret savaşları üzerinde makul bir uzlaşmaya varmak. Tayvan'da yapılacak bir müdahale ABD’yi daha da agresifleştirecektir.

ABD’nin kendi hegemonyasını Batı Yarımküre’yle sınırlandırması hakkında ne düşünüyorsunuz? ABD’nin Avrupa ile ilişkilerinde NATO hâlâ vazgeçilmez mi, yoksa Washington için artık ‘yük paylaşımı’ sorunu mu?

Çıkarları dünyanın her yerine yayılmış ABD'nin sadece Amerika Kıtası’na dönmesi çok gerçekçi değil. Özellikle günümüzün bir numaralı meselesi nadir elementler meselesi. Çin'in bu alandaki rekabet gücünü kırmak için dünya üstünde her türlü girişimi beklemek lâzım. NATO meselesi ise ABD açısından bir maliyet meselesi. Trump bu bağlamda Kıta Avrupası’na ne hâliniz varsa görün diyor. Avrupa'nın ABD koruması altında kalmaya devam etmesi anlamındaki Pax Americana 2027'de bitecek mi? İzleyip göreceğiz.

Orta Doğu’da yaşanabilecek yeni gerilimlerin bölgesel bir savaşa dönüşmesini bekliyor musunuz? ABD’nin Orta Doğu’ya bakışının artık enerji merkezli olmadığı söyleniyor. Peki Filistin, İran ve İsrail denkleminde hâlâ neden bu kadar belirleyici?

ABD’nin değişmeyen politikası her durumda İsrail'i desteklemektir. ABD’deki Yahudi sermayesi varlığı, Yahudi lobilerinin etkinliği ABD’nin Orta Doğu politikalarını belirler. İsrail ile savaşmayı göze alan ABD ile savaşmayı göze almış demektir. Orta Doğu'da ne olacağını izlemek için İsrail'in taleplerine dikkat etmek gerekli olacak. Esas itibarıyla Suriye'nin doğusundaki gelişmeler bizim için ciddi sorun olarak algılanmaya devam edecek. Zengezur Koridoru üstünde İran tehditlerini bu aşamada pek ciddiye almıyorum. Bütün İsrail vahşetine rağmen Netanyahu ile iyi ilişkiler kuran Aliyev'i anlamak lâzım. Bu sayede Ermenistan bütün tarihi yüzlerinden geri adım attı.

Son yıllarda artan jeopolitik gerilimler (Ukrayna, Orta Doğu, Tayvan gibi) üçüncü bir dünya savaşı ihtimâlini ortaya çıkarıyor mu, yoksa bunları yerel güçler üzerinden vekalet savaşı olarak mı okumalıyız?

Eğer bir üçüncü dünya savaşı çıktıysa (şu ân için söylemek zor) ya da çıkacaksa bu dönem herhâlde ‘yapay zekâ çıktı mertlik bozuldu’ diye adlandırılacak. Ben bugün için devletlerin kısmen yer aldıkları vekalet savaşları yaklaşımını yeğliyorum. Tabii Rusya Avrupa'nın bütününü hedef alacak işler yaparsa o zaman gerçek anlamda üçüncü dünya savaşından bahseder hâle geliriz.

Avrupa’nın silâhlanma kararının uygulanabilirliği sizce nedir?

Silâhlanmaya mecburlar. Ama bugünden yarına gerçekleştirmeleri hem fiziki hem de mali imkânsızlıklar yüzünden zor gözüküyor. Önümüzdeki 5 yılı düşünerek 800 milyar Euro tahsis etmeleri, ayrıca SAFE programı için 150 milyar Euro tutarında bir bütçe oluşturmaları, yapılan planlamanın 5 yıllık olduğunu gösteriyor. Tabii Trump’ın sadece 1 yıllık süre tanıması bu planlamayı sorgulatır hâle getiriyor. Bir de Ukrayna'ya yapılacak yardımlar da eklendiğinde AB'nin artık refah toplumu olmaktan çıktığını, güvenlik endişelerinin ön plana çıktığı bir yapıya geçtiğini gösteriyor. Doğal olarak bu durumun iç politikaya yansımalarına ve giderek kuvvetlenen aşırı sağcı hükûmetlere de hazırlanmak gerekiyor.

Enerji, gıda ve su krizleri bir sonraki asıl savaşın nedeni olabilir mi? Avrupa bu çoklu krizlere karşı yeterli stratejik derinliğe sahip mi?

Söylediklerinizin hepsi savaş nedeni olabilir. AB hâlâ AB olamadı. Özellikle ortak dış politika ve güvenlik politikası gerçekleşmedi. Dolayısıyla AB içinde çatışan çıkarlar sözünü ettiğiniz stratejik vizyonun oluşmasını engelliyor.

2026 sonrası için tek bir öngörü yapacak olsanız: Dünya daha güvenli mi olacak, yoksa daha kontrolsüz ve kırılgan bir döneme mi giriyoruz?

2026 ve sonrası için tahmin yürütmek zor. İyimser kişiliğim Dünya'da sağduyunun hâkim olacağını söylüyor, gerçekçi kişiliğim ise bugünleri bile arayacağımızı kulağıma fısıldıyor.

Peki son olarak Avrupa Merkez Bankası’nın faiz kararları, ekonomik olarak zaten farklı hızlarda ilerleyen Kuzey ve Güney Avrupa ülkeleri arasındaki uçurumu daha da büyütüyor mu? Bu politikalar kimleri rahatlatıyor, kimleri daha fazla zorluyor?

AMB faiz kararlarının perde arkasında mutlaka AB’nin lokomotif gücü olan Almanya'nın etkisi vardır. Faiz indirme ya da yükseltme dolayısıyla sanayileşmiş ülkelerle diğerleri arasındaki farkı açar.

Enerji alanında yeni yılda neler yaşanabilir? Türkiye hakkında beklenti ve öngörüler

2026 yılında temiz enerji teknolojilerine olan yatırımın, küresel enerji yatırımlarının yaklaşık üçte ikisini oluşturulacağı planlanıyor. Küresel enerji sektörünü şekillendirecek temel etkenler olarak jeopolitik gelişmeler, piyasa oynaklığı ve politika yansımaları olması bekleniyor.

Uluslararası Enerji Ajansı'na (IEA) göre yenilenebilir enerjiden elektrikli araçlara, şebekelerden depolamaya, verimlilikten temiz yakıtlara kadar her şeyi kapsayan temiz enerji teknolojilerine yatırımlar artacak. Jeopolitik gerilim ve ekonomik dalgalanmaların ortasında iklim kriziyle mücadele etmek için ortaya konan taahhütlere bağlı kalmaya çalışılıyor.

Avrupa, rekabet gücünü yeniden kazanmak için endüstriyel modelini yeniden gözden geçiriyor. Sıfır Net Emisyonlu Sanayi Yasası, 2030 yılına kadar AB'nin temel sıfır net emisyonlu teknolojiler için yıllık ihtiyacının en az yüzde 40'ının ülke içinde üretilmesini sağlamayı amaçlıyor.

Avrupa enerji sektörü bu yıl Temiz Sanayi Anlaşması ve Uygun Fiyatlı Enerji Eylem Planı üzerine inşa edilerek bu çalışmanın merkezinde yer almaya devam edecek. Avrupa Komisyonu'nun 2026 Çalışma Programı'na göre, AB enerji politikası gelecek yıl da siyasi gündemin üst sıralarında yer almaya devam edecek. Programda belirtilen tahmini zamanlamaya göre ısıtma ve soğutma girişimini ve enerji güvenliği paketini içeren “Elektrikleşme Stratejisi” 2026 yılının ilk çeyreği için planlandı. 2026’nın ilk yarısında da gündem 2030 sonrasındaki on yılda “Enerji Birliği” için yeni hedeflere ve planlara olacak. Programda, bunun Enerji Birliği Yönetişimi, Yenilenebilir Enerji Direktifi, Enerji Verimliliği Direktifi ve CO2 taşıma altyapısı ve pazarına ilişkin yasal düzenlemeleri içereceği belirtiliyor. Avrupa'da ilk füzyon enerji santrallerinin kurulmasına yönelik bir strateji de düzenlemelere dâhil edildi.

Avrupa'nın enerji geçişinde karşılaştığı en büyük sorunlardan biri şebeke altyapısı devam edecek. Birçok ülkede şebeke altyapısı eskidir ve devreye alınan tüm yeni temiz enerji kapasitesini karşılamak için yetersiz olduğu belirtiliyor. Avrupa Birliği, daha iyi ve daha büyük elektrik şebekelerinin yaygınlaştırılmasını hızlandıracak yeni bir strateji yayımladı, ancak bu politikaları fiilen uygulamanın 2026'da hükûmetlere kalacağı ve uygulanabilirliği sorun olarak görülüyor.

Kömür santrallerinin kapatılması da bir diğer başlık olarak öne çıkıyor. Sanayi Devrimi’nin başladığı ülke olan Birleşik Krallık, 2024 yılında son kömür santralini kapatarak enerji geçişi açısından sembolik bir adım atmış oldu. 2025’te onu İrlanda izledi. İtalya neredeyse tamamen kömürden arındı, Yunanistan fiilen 2026'da kömür kullanımını bırakacak ve İspanya da takvimini hızlandırdı, yani o da önümüzdeki yıl son santrallerini kapatabilir. Ancak Avrupa’da hâlâ kömür kullanan ülke sayısı, kömürü bırakan ülkelerden fazla olarak görünüyor.

Brezilya'da düzenlenen COP30 İklim Zirvesi’nde, ev sahibi ülkenin fosil yakıtların aşamalı olarak ortadan kaldırılmasına yönelik bir yol haritası konusunda anlaşmaya varma girişimleri sonuçsuz kaldı. Suudi Arabistan gibi fosil yakıt üreten ülkeler girişimleri veto etti.

Jeopolitik gerilimler 2026 yılında da enerji güvenliği konusunda gündemin üst sıralarında yer almaya devam edecek. Çin, enerji altyapısının dayanıklılığını güçlendirme ve yeni teknolojilerdeki hâkimiyetini artırma çabalarına devam ediyor. Avrupa, Rus yakıtlarından uzaklaşarak, nihayetinde Rus doğalgazı, petrolü ve nükleer enerjisini tamamen ortadan kaldırmayı hedefliyor. ABD ise lityum, kobalt, nikel ve nadir toprak elementleri kaynaklarını çeşitlendiriyor ve ülke içinde üretiyor.

Enerji güvenliği konusunda sadece geleneksel risklere karşı korunmanın dışında, uygun fiyatlı erişim ve siber saldırılar, iklim, tedarik zinciri şokları gibi yeni tehditlerin de hesaba katılması gerekiyor.

Yapay zekânın getirdiği enerji artışı bir diğer tartışılan konu olmaya devam ediyor. Örneğin; Hollanda’da iki milyon hanenin tükettiği enerji miktarı, yapay zekâ veri merkezlerinin tükettiği enerjiye denk durumda. Yapay zekâ için gerekli olan enerji talebi büyümeye devam edecek. Veri merkezlerinin kurulumunda enerjiye yakınlık en önemli faktör. Dünya genelinde büyük ölçekte ucuz, güvenilir ve temiz elektrik sunabilen yerler, yapay zekâ destekli yatırımları çekmek için avantajlı olacak. Veri merkezi kapasitesinde en fazla büyüme beklenen ilk 15 ülkenin dördü Amerika kıtasında yer alıyor. Küresel olarak veri merkezi büyümesinin yüzde 40'ından fazlasını oluşturan en büyük ülke olan ABD'ye, geliştiricilerin ilgisini çeken Kanada, Brezilya ve Meksika da eşlik ediyor.

Bu büyüme, yeni veri merkezlerinin önemli ve güvenilir güce ihtiyaç duyması nedeniyle mevcut enerji piyasası yapılarını zorluyor. Bu da şebeke kapasitesi için rekabete ve bağlantı gecikmelerine yol açıyor. Geliştiriciler artan enerji darboğazlarıyla karşı karşıya kalırken, önümüzdeki yıl enerji maliyeti ve “enerjiye ulaşma süresi” hakkında kapsamlı tartışmalar yapılacak. Enerji sektörü, mikro şebekeler, gaz türbinleri ve batarya enerji depolama sistemleri gibi yerinde üretim çözümleri değerlendirebilir.

Dünya Ekonomi Forumu’nun yayımladığı rapora göre 2026 yılında farklı bir enerji dönüşümü izleyeceğiz. Bu enerji dönüşümünün odaklandığı öncelikler ise şöyle sıralanıyor:

  • Hedeflerden ziyade icraat: Manşetlere taşınacak sıfır net emisyon hedeflerine odaklanmak yerine, şebekelerin, fabrikaların ve limanların gerçekten zamanında inşa edilip edilmediğine daha çok önem verilmeli.
  • Rekabet avantajı ahlâki duruşun önüne geçiyor: Hükûmetler artık “iklim şampiyonu” olmaktan ziyade geleceğin endüstrilerini ve işlerini güvence altına almakla daha çok ilgileniyorlar: piller, hidrojen, veri merkezleri, temiz teknoloji üretimi.
  • Uzak vadeli hedeflere kıyasla kısa vadeli etki: Hava kalitesi, fatura istikrarı ve yerel ekonomik faydalar artık siyasi hesaplamalarda sıcaklık hedefleri kadar önemli hâle geldi.

Enerji kullanımında fosil yakıtların tekrar önemli bir yer tutması bekleniyor. 2026 yılında petrol ürünlerine olan talebin zayıf büyümesine rağmen, küresel rafineri kapasite kullanımının artacağı öngörülüyor. Kapasite büyümesinin 800 bin varil/gün'ün altında olması öngörülürken, ürün talebindeki büyümenin ortalama 900 bin varil/gün civarında olması bekleniyor.

Küresel enerji tedarik zinciri ise 2026 yılında büyük değişikliklere uğrayacak. Açık deniz denizaltı gemileri, derin su platformları ve yüzer üretim, depolama ve boşaltma (FPSO) gemisi imalatında, kapasite kısıtlamalarının 2026 boyunca artmaya başlaması ve 2027'de yeni bir derin su ve LNG bağlantılı nihai yatırım kararları (FID) dalgasının hayata geçmesi planlanıyor.

Küresel LNG piyasası için de bir geçiş yılı olacağı yönünde beklentiler var. Küresel LNG arzının, özellikle Kuzey Amerika'daki proje artışları sayesinde 2026 yılında yaklaşık 30 milyon ton artması bekleniyor. Asya merkezli alıcıların bu ek hacmin büyük bir kısmını absorbe etmesi öngörülüyor, ancak piyasa temellerinin yine de proje devreye alma riskleri, hava koşullarına bağlı talep dalgalanmaları, fiyat oynaklığı, sıkılaşan çevre düzenlemeleri ve devam eden jeopolitik aksaklıklarla başa çıkması gerekebilir. 2026 doğalgaz piyasası izleme listesinde kaçınılmaz olarak Ukrayna ile hâlâ anlaşmazlık içinde olan ve kapsamlı ABD ve Avrupa yaptırımları altında bulunan Rusya ve 2026-2030 yılları için 15’inci Beş Yıllık Planını hazırlarken 2025 yılında LNG talebi beklenmedik şekilde azalan Çin yer alacak.

2026 yılının enerji sektörü için çok önemli olacak; zira 2000'li yılların başından bu yana ilk kez yeni yenilenebilir enerji kapasitesinde önemli bir yavaşlama bekleniyor. Güneş fotovoltaik, rüzgâr ve hidroelektrik gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilecek kapasitenin gelecek yıl toplam 650 gigawatt (GW) olması bekleniyor; bu da 2025 yılına göre yüzde 7'lik bir düşüşü temsil ediyor. Bu yavaşlama, büyük ölçüde Çin'de yeni projeler için garantili fiyatlandırmayı kaldıran politika değişiklikleri sonucunda daha az güneş enerjisi kapasitesinin devreye alınmasından ve ABD'deki bazı olumsuzluklardan kaynaklanıyor.

COP30’un ardından 2026 yılı için yenilenebilir enerji, verimlilik ve elektrifikasyon yoluyla küresel enerji geçişini hızlandırmak için güçlü bir irade ortaya konması beklenebilir. Dünya genelinde yenilenebilir enerji, iş dünyası açısından önemli bir yer tutmaya devam edecek.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (IAEA) G20 Güney Afrika Enerji Geçişi Çalışma Grubu ile yayımladığı son “Afrika'da Nükleer Enerjiye Bakış” raporu, kıtadaki yüksek ilgi düzeyini vurguluyor. Güney Afrika şu ânda Kıtanın tek nükleer santralini işletirken, Mısır ilkini inşa ediyor ve diğer 13 ülke de nükleer program geliştirmenin çeşitli aşamalarında bulunuyor. Dünya Bankası'nın nükleer alana “yeniden girme” kararı da bu hedeflerin gerçeğe dönüşmesine yardımcı olabilir.

Türkiye’nin enerji alanında beklentilerini, öngörülerini ve ne gibi risklerle karşılaşabileceğini enerji analisti Haluk Direskeneli’ne sorduk. Direskeneli, gazetemiz için görüşlerini paylaştı.

Türkiye enerji piyasalarıyla ilgili 2026 öngörüleri

Türkiye enerji sektörü, 2024-2025 döneminde yakaladığı büyüme ivmesini 2026 yılında da sürdürmeye hazırlanmaktadır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı (ETKB) verilerine göre, Eylül 2025 sonu itibarıyla Türkiye’nin toplam kurulu elektrik gücü 121.418 MW seviyesine ulaşmıştır. Bu seviye hem enerji arz güvenliğinin korunduğunu hem de yatırım ortamının canlılığını teyit etmektedir.

Uluslararası piyasa analizleri, Türkiye’nin 2035’e kadar yenilenebilir enerji odaklı kapasite artışında yıllık çift haneli büyüme potansiyeli taşıdığını ortaya koymaktadır. Bu eğilim, Türkiye’nin enerji politikalarının küresel enerji dönüşümüyle uyumlu bir çizgide ilerlediğini göstermektedir.

Kaynak dağılımı ve 2026 hedefleri

2025 yılı itibarıyla Türkiye’nin kurulu güç bileşimi aşağıdaki gibidir:

   •          Hidrolik: yüzde 26,6

   •          Doğalgaz: yüzde 20,2

   •          Rüzgâr: ~13.043 MW (yaklaşık yüzde 11)

   •          Güneş: ~20.329 MW (yaklaşık yüzde 17,5)

   •          Jeotermal: ~1.734 MW

   •          Kömür (yerli + ithal): ~21,9 GW

2026 yılında toplam kurulu gücün ~129 GW seviyesine ulaşması; yenilenebilir kaynakların toplam kurulu güç içindeki payının ise yüzde 30’un üzerine çıkması beklenmektedir.

Bununla birlikte Afşin–Elbistan ve Soma havzalarında faaliyet gösteren kömürlü termik santrallerde, çevresel mevzuat, emisyon limitleri ve baca gazı arıtım yatırımlarına ilişkin modernizasyon süreçlerinin, bazı santrallerin kapasite kullanım oranlarını sınırlaması olasıdır.

Yenilenebilir enerji ve teknolojik dönüşüm

Türkiye’nin yenilenebilir enerji kapasitesi 2025 itibarıyla tarihsel olarak en yüksek seviyelerine ulaşmıştır. Özellikle güneş enerjisindeki hızlı büyüme dikkat çekmektedir. Güneş enerjisi kurulu gücü, 2024 sonunda 19,6 GW seviyesini aşmış; 2025 hedefleri planlanandan önce gerçekleştirilmiştir.

Rüzgâr ve güneş yatırımlarının sürmesi hâlinde, 2026 yılında elektrik üretiminde yenilenebilir kaynakların payının yüzde 50’ye yaklaşması güçlü bir olasılık olarak öne çıkmaktadır. Bu dönüşümü destekleyen temel unsurlar şunlardır:

   • Enerji depolama yatırımları

   • Şebeke modernizasyonu ve dijitalleşme

   • Yerli ekipman ve yazılım geliştirme

   • Yeşil hidrojen projeleri

Bu çerçevede “temiz üretim, verimlilik ve sürdürülebilirlik” kavramları, Türkiye enerji politikasının kalıcı yapı taşları hâline gelmiştir.

Doğalgaz, LNG ve arz güvenliği

Türkiye’nin yıllık doğalgaz tüketimi 53-56 milyar m³ aralığında seyretmektedir. Bu talep seviyesi, arz güvenliği ve kaynak çeşitlendirmesini stratejik bir zorunluluk hâline getirmektedir.

2025 yılında imzalanan BOTAŞ-Mercuria LNG Anlaşması, bu bağlamda kritik öneme sahiptir:

   • 20 yıllık tedarik süresi,

   • Yıllık yaklaşık 4 milyar m³ LNG ithalatı,

   • 2026 itibarıyla fiili tedarikin başlaması

Unsurlarını içermektedir. Bu gelişme, Türkiye’nin LNG portföyünü genişleterek jeopolitik risklere karşı esnekliğini artırmaktadır.

Karadeniz gazı ve yerli doğalgaz üretimi

Sakarya Gaz Sahası, Türkiye’nin enerji bağımsızlığı yolculuğunda stratejik bir kırılma noktasıdır. 2026 yılı için 10-20 milyon m³/gün üretim hedefi öngörülmektedir. Bu üretim artışı:

   • İthal gaz faturasının azaltılması,

   • Arz planlamasında esneklik,

   • Fiyat oynaklığına karşı koruma

Sağlama potansiyeline sahiptir. Derin deniz koşulları nedeniyle üretim artışı kademeli ilerlese de saha orta vadede enerji denkleminde kalıcı bir unsur olacaktır.

Gabar petrolü ve yerli kaynaklar

Gabar sahasında ve çevresinde yapılan yeni keşifler, Türkiye’nin petrol üretiminde önemli bir ivme yaratmıştır. Bu gelişmeler:

   • Petrol ithalatında kademeli azalma,

   • Yerli üretimin toplam tüketim içindeki payının artması,

   • Bölgesel istihdam ve yan sanayi gelişimi

gibi sonuçlar doğurmaktadır. Uzun yıllardır yüksek oranda ithalata bağımlı olan Türkiye için bu üretim artışı, jeopolitik bağımsızlık açısından stratejik bir kazanımdır.

Nükleer enerji: Akkuyu Nükleer Güç Santrali

Türkiye’nin ilk nükleer santrali olan Akkuyu NGS (4×1,2 GW) projesinde 2025 sonunda test üretimi aşamasına geçilmiştir. İlk ünitenin 2026 yılında ticari üretime başlaması hedeflenmektedir.

Nükleer enerji, Türkiye’nin:

   • Baz yük ihtiyacının karşılanması,

   • Karbon emisyonlarının azaltılması,

   • Uzun vadeli arz güvenliğinin sağlanması

açısından enerji karmasında kritik bir rol üstlenecektir.

Sürdürülebilirlik ve yeşil dönüşüm

Türkiye enerji sektöründe önümüzdeki dönemde öne çıkan yatırım alanları şunlardır:

   • Elektrikli araç şarj altyapısı

   • Enerji depolama sistemleri

   • Yeşil hidrojen üretimi

   • Akıllı şebekeler

   • Enerji verimliliği projeleri

Bu dönüşüm yalnızca çevresel bir gereklilik değil; aynı zamanda rekabet gücü, maliyet etkinliği ve dış ticaret avantajı yaratan stratejik bir tercihtir.

CBAM – Sınırda karbon düzenleme mekanizması ve Türkiye

Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) uygulaması:

   • Geçiş dönemi: 1 Ekim 2023-31 Aralık 2025

   • Tam uygulama: 1 Ocak 2026

olarak belirlenmiştir. Bu tarihten itibaren AB’ye ihraç edilen çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre, elektrik ve hidrojen gibi ürünlerde karbon maliyeti oluşacaktır.

Türkiye açısından CBAM:

   • Sanayide emisyon izleme ve raporlama zorunluluğu,

   • Enerji verimliliği ve yenilenebilir yatırımlarının hızlanması,

   • Karbon maliyetinin rekabet avantajına dönüştürülmesi

anlamına gelmektedir. CBAM, Türkiye için yalnızca bir ticaret uyum süreci değil, enerji ve sanayi politikalarının yeniden kurgulandığı bir dönüm noktasıdır.

Uluslararası etkinlikler ve enerji diplomasisi

Türkiye’nin 2026 enerji gündemini şekillendiren başlıca uluslararası platformlar şunlardır:

   • Enlit 2025 – Bilbao

   • Enlit 2026 – Viyana

   • COP31 – Antalya (Kasım 2026)

   • NATO Zirvesi – Ankara (Temmuz 2026)

   • COP30 – Belém (Kasım 2025)

Bu etkinlikler, Türkiye’nin enerji güvenliği, yeşil dönüşüm ve diplomasi alanlarında küresel görünürlüğünü artırmaktadır.

2026 bir eşik yılı

2026 yılı, Türkiye enerji sektörü açısından yapısal dönüşümlerin hızlandığı bir eşik yılı olacaktır. Yenilenebilir enerji yatırımları, LNG ve doğalgaz dengesi, yerli petrol ve gaz üretimi ile Akkuyu NGS’nin devreye alınması, Türkiye’yi bölgesel enerji denkleminde daha güçlü bir konuma taşıyacaktır.

CBAM gibi uluslararası düzenlemeler ise, temiz üretim, dijitalleşme ve sürdürülebilirliği bir tercih olmaktan çıkararak zorunlu rekabet unsurları hâline getirmektedir. Doğru planlama ve şeffaf uygulamalarla Türkiye, 2026 sonrasında bölgesel enerji merkezlerinden biri olma potansiyeline sahiptir.

Bunu Paylaşın