Dosya: Su savaşları II – Doç. Dr. Murat Eyvaz

MDN İstanbul
  • |

“Benim için su arıtımı yalnızca bir mühendislik problemi değil; doğayla insan arasındaki dengeyi yeniden kurma çabasıdır.”

T.C. Gebze Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Su Kirliliği ve Atıksu Kontrol Teknolojisi Anabilim Dalı’ndan Doç. Dr. Murat Eyvaz

Deniz suyu arıtmasının nasıl yapıldığından; maliyet, çevreye ve doğaya etkilerini de dikkate alarak bahsedebilir misiniz?

Deniz suyu arıtımı, kısaca söylemek gerekirse, tuzun ve diğer minerallerin sudan ayrıştırılması sürecidir. Bugün dünyada bunun için en yaygın kullanılan teknoloji ters ozmoz (reverse osmosis) yöntemidir. Bu sistemde deniz suyu yüksek basınç altında yarı geçirgen bir membrandan geçirilir; su molekülleri zarın diğer tarafına geçerken tuz ve çözünmüş iyonlar geride kalır. Daha az kullanılan termal damıtma yöntemlerinde ise su buharlaştırılıp yoğunlaştırılarak saflaştırılır.

Her iki yöntem de teknik olarak güvenilirdir ancak maliyet ve çevresel etkiler bakımından dikkatle yönetilmesi gerekir. Arıtma tesislerinin en büyük gideri enerji tüketimidir. Özellikle büyük ölçekli tesislerde bu, toplam işletme maliyetinin yüzde 40-50’sine kadar çıkabiliyor. Son yıllarda güneş ve rüzgâr enerjisiyle çalışan sistemler üzerinde yoğun araştırmalar yapılıyor; bu da karbon ayak izini azaltmak açısından umut verici bir gelişme.

Ancak genellikle gözden kaçan bir başka nokta da deşarj edilen tuzlu atıksu (brine). Bu yüksek yoğunluklu tuzlu su denize geri verildiğinde deniz tabanında oksijen miktarını düşürerek mikro ve makro yaşamı olumsuz etkileyebiliyor. Eğer uygun şekilde seyreltilmeden ya da akıntı koşulları gözetilmeden deşarj edilirse, bölgesel ekosistemlerde kalıcı hasar riski doğabiliyor. Bu nedenle günümüzde yalnızca suyu üretmek değil, üretim sonrası atık yönetimini de sürdürülebilir hâle getirmek temel hedef hâline geldi.

Türkiye açısından bakıldığında, deniz suyu arıtımı hâlen sınırlı ölçekte uygulanıyor. Fakat su stresi yaşayan kıyı kentleri için önümüzdeki on yılda gündeme daha fazla geleceği kesin. Burada önemli olan, bu teknolojilerin enerji verimliliği artırılarak ve ekosistem üzerindeki etkiler azaltılarak uygulanması. Aksi hâlde bir çevre sorununu çözerken başka bir çevre sorununu büyütme riski ortaya çıkar.

İdeal su arıtma yöntemi hangisidir? Son gelişmelerden kısaca bahsedebilir misiniz?

Aslında “ideal su arıtma yöntemi” diye tek bir formül yok, çünkü her suyun kendine özgü bir kimyası var. İçinde çözünmüş tuz miktarı, ağır metal içeriği, organik madde seviyesi, hatta sıcaklığı bile hangi yöntemin uygun olacağını belirliyor. Dolayısıyla bir bölgede mükemmel sonuç veren sistem, başka bir yerde aynı başarıyı göstermeyebiliyor.

Yine de genel olarak bakıldığında, membran teknolojileri günümüzde en etkin ve kontrollü sonuçları veren sistemler olarak öne çıkıyor. Bunların başında gelen ters ozmoz (RO), suyu mikron altı boyutlarda süzerek yüksek saflıkta içilebilir veya endüstriyel su üretiyor. Yeni nesil RO sistemlerinde kullanılan enerji geri kazanım üniteleri, geçmişte büyük bir sorun olan yüksek enerji tüketimini önemli ölçüde düşürdü. Artık bir metreküp deniz suyundan içilebilir su elde etmek için harcanan enerji, 10 yıl öncesine göre yaklaşık yüzde 30-40 daha az.

Son dönemde dikkat çeken bir diğer yenilik, hibrit sistemler. Örneğin, ön arıtımda elektrooksidasyon veya nanofiltrasyon, ardından RO kullanımıyla hem membran ömrü uzatılıyor hem de toplam enerji yükü azalıyor. Ayrıca birçok ülke, özellikle Orta Doğu ve Güney Avrupa’daki tesislerde, bu sistemleri güneş enerjisiyle besleyerek karbon emisyonunu düşürmeye başladı.

Bir de son yıllarda araştırma laboratuvarlarında hızla gelişen grafen bazlı ve seramik membranlar var. Bu malzemeler daha uzun ömürlü, kimyasallara daha dayanıklı ve geri yıkanabilir yapılarıyla hem endüstriyel hem de kentsel kullanımda önemli avantajlar sağlıyor. Biz de Türkiye’de bu alanlarda giderek daha fazla çalışmaya imza atıyoruz.

Kısacası su arıtımında yön artık yalnızca suyun saflığına değil, sistemin sürdürülebilirliğine odaklanmış durumda. Yani suyu temizlerken doğayı da kirletmemek, yeni dönemin “ideal yöntem” tanımı hâline geldi diyebilirim.

Gelecekte yaşanabilecek olumsuz durumlar için Türkiye ne gibi hazırlıklar yapabilir?

Su, artık yalnızca bir doğal kaynak değil; ekonomik, sosyal ve hatta jeopolitik bir konu hâline geldi. Türkiye, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek Akdeniz kuşağında yer aldığı için, gelecekte su yönetiminde risk değil, direnç üzerine kurulu politikalar üretmek zorunda.

Öncelikle, suyu yalnızca bir mühendislik meselesi olarak görmekten çıkıp, entegre su yönetimi anlayışını güçlendirmemiz gerekiyor. Yani tarım, sanayi, enerji ve yerel yönetim politikalarının her biri suyla doğrudan ilişkilendirilmeli. Örneğin yağmur suyunun toplanması, gri suyun yeniden kullanılması, kayıp-kaçak oranlarının azaltılması gibi konular artık yerel ölçekte değil, ulusal ölçekte ele alınmalı.

İkinci önemli nokta, arıtılmış atıksuların yeniden kullanımı. Türkiye’de bu oran hâlâ yüzde beş’in altında. Oysa gelişmiş ülkelerde endüstriyel sulamada, park ve yeşil alanlarda ya da yeraltı suyu besleme sistemlerinde bu oran yüzde 30’lara kadar ulaştı. Ayrıca geleceğe dönük en büyük adımlardan biri, su verimliliği odaklı şehir planlaması olacaktır. Akıllı sulama sistemleri, su sayaçlarının dijital takibi, endüstride kapalı devre proses’lerin yaygınlaştırılması gibi uygulamalarla suyun her damlasını yeniden ekonomiye kazandırmak mümkün.

Son olarak, eğitim ve farkındalık da bu sürecin ayrılmaz bir parçası. Su krizinin çözümü sadece mühendislik değil, toplumsal bir bilinç meselesi. Eğer toplumun her kesimi “arıtılmış su da suyun kendisidir” anlayışını içselleştirirse, Türkiye bu konuda ciddi bir direnç kapasitesi oluşturabilir.

Su arıtmanın geleceği konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Benim için su arıtımı yalnızca bir mühendislik problemi değil; doğayla insan arasındaki dengeyi yeniden kurma çabasıdır. Yirmi yılı aşkın süredir bu alanda çalışıyorum ve şunu net biçimde söyleyebilirim: Teknoloji her geçen gün gelişiyor, ama suyun anlamı değişmiyor. Onu hâlâ hayatın özü yapan şey, insanın varoluşuyla kurduğu bağ.

Bugün laboratuvarlarda çok ileri teknolojiler geliştiriyoruz; iyon değişimi, elektrokimyasal arıtım, ileri membran sistemleri gibi yöntemlerle suyu neredeyse tamamen saflaştırabiliyoruz. Ancak geleceğin başarısı, yalnızca arıtma kapasitesinde değil, suya yaklaşım biçimimizde yatıyor. Artık “arıt ve tüket” değil, “arıt, yeniden kullan ve koru” anlayışı hâkim olmalı.

Bence su arıtmanın geleceğini belirleyecek en önemli kavram döngüsellik. Yani atıksuyun yeniden kaynağa dönüşmesi. Endüstriyel tesislerde, kampüslerde ve şehir altyapılarında kapalı devre sistemler yaygınlaştıkça, suyun ekonomik ve çevresel değeri aynı ânda korunacak.

Kişisel olarak suyun geleceğini umutla görüyorum. Çünkü artık genç mühendisler, öğrencilerimiz ve araştırmacılar suya sadece bir kaynak olarak değil, yaşamın sürdürülebilir parçası olarak bakıyorlar. Bu farkındalık, teknolojik ilerlemeden daha güçlü bir değişim dinamiği oluşturuyor. Eğer bu bakışı koruyabilirsek, gelecekte suyu arıtmakla kalmayıp, gerçekten koruyan bir uygarlık olabiliriz.

Bu alanda önde gelen ülkelerden bahsedebilir misiniz?

Dünyada deniz suyunu arıtma ve atıksularını yeniden kullanım konusunda gerçekten örnek alınabilecek ülkeler var. Bunların başında İsrail geliyor. Bugün İsrail’de içme suyunun yaklaşık yüzde 80’i deniz suyunun arıtılmasıyla sağlanıyor. Bunu mümkün kılan şey, erken dönemde yapılan yatırımlar, güçlü bir Ar-Ge altyapısı ve toplumun su tasarrufu konusundaki yüksek farkındalığı. Yani yalnızca mühendislik değil, bir kültür politikası oluşturulmuş durumda.

Singapur da bu alanda ayrı bir örnek. “NEWater” adı verilen sistemleriyle atıksularını ileri arıtma ve membran teknolojileriyle yeniden kullanıyorlar. Bu sayede hem dışa bağımlılıklarını azaltıyorlar hem de iklim değişikliğine karşı ciddi bir direnç kazanıyorlar.

İspanya ve Avustralya, Avrupa ve Okyanusya kıtalarının öncüleri sayılabilir. İspanya özellikle Akdeniz kıyılarında büyük ölçekli tuzdan arındırma tesisleriyle hem turizm bölgelerinin hem de tarım alanlarının su ihtiyacını karşılıyor. Avustralya ise kuraklık dönemlerinden edindiği tecrübeyle, suyun geri kazanımı ve yeniden kullanımını ulusal bir strateji hâline getirdi.

Son yıllarda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de büyük yatırımlarla dünya sıralamasına girdi. Bu ülkelerde teknoloji genellikle ithal edilse de ölçek ve kapasite açısından etkileyici projeler yürütülüyor. Ancak burada da asıl mesele, enerji verimliliği ve çevresel sürdürülebilirlik dengesini yakalayabilmek.

Türkiye’nin de bu tabloya dâhil olma potansiyeli yüksek. Bizim avantajımız, güçlü mühendislik altyapımız ve akademik bilgi birikimimiz. Eğer uzun vadeli planlama ve bütüncül su yönetimi anlayışıyla ilerlersek, yakın gelecekte biz de bu ülkeler arasında anılabilecek düzeye geliriz. Önemli olan, teknolojiyi sadece satın almak değil, yerelleştirip geliştirebilmek.

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.

Bunu Paylaşın