Son yıllarda iklim değişikliğinin etkileri daha fazla hissediliyor. Bunun bir sonucu olarak temiz suya erişme konusundaki tartışmalar da kamuoyunda daha sık yapılıyor. Dünya yüzeyinin yaklaşık yüzde 70'i suyla kaplı olmasına rağmen, bunun yalnızca yüzde 1'inden azı içilebilir durumda. Bu nedenle temiz suya erişebilmek için deniz suyunun arıtılması, en kullanılabilir çözüm olarak öne çıkıyor.
Türkiye, iklim değişikliğinin bir sonucu olan kuraklığı en şiddetli şekilde yaşayan ülkelerden biri. 2025 yazındaki yağış rejimi, Türkiye’nin birçok şehrindeki barajlarda su seviyelerinin neredeyse sıfıra inmesine neden oldu.
Deniz suyu arıtma projeleri hakkındaki tartışmalar, su seviyelerinde görülen azalmaların bir sonucu olarak kamusal alanda daha görünür olmaya başladı. Deniz suyunun tuzdan arındırılması, çok yoğun CO2 elektrik karışımına sahip birçok ülkede önemli miktarda sera gazı (GHG) salan pahalı ve enerji yoğun bir işlemdir. Tuzdan arındırma tesisleri genellikle kullanılan teknolojilere bağlı olarak değişiklik göstermekle birlikte çok fazla elektrik kullanır. Bazı durumlarda büyük bir nükleer santralin yıllık üretimine eşdeğer enerji tüketimi ortaya çıkabilir. Ancak son yıllarda, özellikle bazı Körfez ülkeleri fotovoltaik panellerle çalışan yenilenebilir enerji kaynaklarını devreye sokmaya başladı.
Bu dosyamızda, konuyla ilgili yaptığımız araştırmaya yer verdik.
İklim ısınıyor, nüfus artıyor, kuraklıklar yoğunlaşıyor
Denizin içilebilir hâle getirilmesi ihtiyacı her geçen gün artıyor. İklim değişikliği, artan nüfus ve şiddetini artıran kuraklıklar; suyun tuzdan arındırılarak insan kullanımına uygun hâle getirilmesini zorunlu kılıyor.
Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde deniz suyu arıtma tesisleri buna paralel olarak hızla artıyor. Dünyada tuzdan arındırılmış suyun yaklaşık yarısı Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da üretiliyor. Sahra Altı Afrika’nın ise 2050’ye kadar dünyadaki su kıtlığının merkezi hâline gelmesi bekleniyor.
Bu bölgelerdeki potansiyel savaşların önüne geçebilmek için bazı düzenlemeler yapılabilir. Bu ülkeler arasında sınır ötesi su paylaşım anlaşmalarının yapılması, çevre yasalarının yürürlüğe konması, insan hakları ve insani yardım yasalarının iyileştirilmesi, su yönetimi konusunda iyileştirilmiş yönetişim ve işbirliği yer alabilir. Ekonomik açıdan yapılabilecek düzenlemeler arasında tarımsal iyileştirmeler, gıda israfının azaltılması ve su, gıda ve tarıma yönelik sübvansiyonların kaldırılması var.
Ancak bunun bazı olumsuz tarafları var. Suların arındırılmasının çevresel etkileri göz ardı edilmemeli. Özellikle ters ozmoz tesislerinin çalıştırılmasında güneş enerjisinin kullanılması hem maliyeti düşürürken hem de tuzdan arındırma işlemi sırasında kullanılan zararlı kimyasalların kullanımının azaltılmasına da yardımcı olur.
Tuzdan arındırma, son yıllara kadar su kıtlığına uygulanabilir bir çözüm olamayacak kadar enerji açısından verimsiz ve maliyetli olarak görülüyordu ancak yenilikçi yöntemler sayesinde bunun önüne geçilmiş durumda. Günümüzde en yaygın olarak kullanılan tuzdan arındırma yöntemi ters ozmoz olarak bilinen yöntemdir. Bu yöntem, tuzu filtrelemek için yüksek basınçlı membranlar kullanıyor ve içilebilir suyun ortaya çıkmasını sağlıyor. Ancak bu şekilde üretilen her litre suya karşılık, neredeyse eşit miktarda tuzlu su üretiliyor. Ortaya çıkan tuzlu sudan kurtulmanın en maliyetsiz yolu ise denize geri boşaltmak. Denize boşaltılan su, deniz suyu içerisinde batar ve deniz tabanında yoğun katmanların oluşmasına sebep olarak oksijeni tüketerek ve deniz ekosistemlerinin tehlikeye girmesine yol açıyor.
Tuzdan arındırma tesislerinin çoğunun gezegeni ısıtan sera gazları yayan fosil yakıtlarla çalışması da çevreyi olumsuz etkileyen bir başka etken. İklim değişikliğini tetikleyen en önemli sebeplerinden biri olan fosil yakıtlar, tuzlu su arındırma yöntemi olarak kullanıldıkça içinden çıkılamayan bir döngünün başlamasına sebep oluyor.
Su kıtlığına sebep olan faktörler neler?
Su kıtlığına neden olan en önemli faktör iklim değişikliği olarak görülüyor. Ancak insanlardan oluşan nedenler de su kıtlığını tetikleyen önemli faktörler arasında yer alıyor.
İnsan faktörlü su kıtlıklarının nedenleri olarak; nehirlerin mineral açısından zengin suyu dağıtmasını kısıtlayan aşırı baraj inşaatları, göller ve nehirler gibi tatlı su kaynaklarını kullanılamaz hâle getiren büyük fabrikaların neden olduğu kirlilikler, yer yüzeyinin kapatılmasını sağladığı için yağışların emilmesini ve yeraltı su kaynaklarına ulaşmasını engelleyen yoğun asfaltlama çalışmaları, potansiyel olarak tatlı yeraltı suyunun deniz suyuyla kirlenmesine yol açabilen toprağa aşırı sondaj yapılması, suyun bulunduğu bölgelerde yaşayan insanların kullanımında olması gereken su kaynaklarının şişelenerek özelleştirilmesi gösterilebilir.
2030 yılına gelindiğinde suya olan talep ile suyun bulunabilirliği arasında yüzde 40'lık bir fark oluşması bekleniyor. Dünya nüfusunun 2050 yılına kadar 9,7 milyara yükselmesi ve kentsel alanlarda yaşayan insan sayısının iki katına çıkması bekleniyor. 2050 yılına gelindiğinde, 3,9 milyar insan, yani dünya nüfusunun yüzde 40'ının, ciddi su sıkıntısı çeken bölgelerde yaşaması öngörülüyor.
Su kıtlığının en yıkıcı etkilerinden biri yetersiz sanitasyon ve su kalitesinden kaynaklanan hastalıklardır. Gelişmekte olan ülkelerdeki nüfusun neredeyse yarısı su kaynaklı hastalıklara bağlı sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Dünya genelinde her yıl, çoğunluğu çocuk olmak üzere yaklaşık 5 milyon kişinin su kaynaklı patojenlerle ilişkili hastalıklara yakalandığı tahmin ediliyor.
Meselenin toplumsal cinsiyet rollerini ilgilendiren boyutu da var. Gelişmekte olan ülkelerde su kıtlığına ilişkin toplumsal cinsiyet rolleri, gelişmiş ülkelere göre oldukça farklı seyrediyor. Özellikle su kıtlığının en şiddetli yaşandığı bölgelerin başında gelen Afrika kıtasında kadınların su toplama ve yemek hazırlama işlerinin neredeyse tamamını üstlenmeleri, kendilerini hasta etme potansiyeline sebep olan birçok çevresel etkiye su taşımayı da ekliyor. Bazı araştırmalara göre kadınların birçoğu, 20 litrelik su bidonlarıyla günde ortalama 6 kilometre boyunca yol kat ediyor.
Su savaşları gerçek birer “çatışmaya” dönüşebilir mi?
Dünyanın ihtilâflı bölgelerindeki sorunlara, aynı zamanda potansiyel birer su çatışmaları da eklenebilir. Yukarı doğru akan Kuzey Afrika'daki Nil Nehri; Mısır ve Etiyopya arasında uzun süredir gerginliklere neden oluyor.
Bir diğer ihtilâflı bölge olan Hindistan ve Bangladeş arasında da Ganj Nehri üstüne potansiyel gerginlikler var. Hindistan'ın enerji ve verimlilik için bir baraj inşa etmesi Bangladeş’in yaşadığı su sıkıntılarına yenisini ekleyebilir.
Dicle-Fırat havzasında özellikle Irak ve İran’ın yaşadığı su sıkıntıları her geçen gün artmaya devam ediyor. Irak, ekim ayında Türkiye’den acil su talebinde bulundu. Bağdat yönetimi, ülkenin tarihinin en şiddetli su kıtlığı döneminden geçtiğini bildirerek Türkiye'den, Dicle ve Fırat nehirlerinden bırakılan su miktarının ekim ve kasım ayları boyunca toplamda 2 milyar metreküp artırılmasını talep etmişti.
İran’da ise yeraltı sularının tükenmek üzere olması ülkede büyük bir su kıtlığı sorununa neden oluyor. Ülkede, Belçika büyüklüğünde bir alanın, yer altı sularının çekilmesi sonucu alçaldığı belirtildi. Bu da 650 bin kişinin tatlı su kaynaklarına erişim riskine maruz kalması anlamına gelebilir.
İran’da yaşanan kronik yetersiz finansman, bürokratik rekabet ve zayıf uygulamalar nedeniyle su politikaları sürekli sekteye uğruyor. Urmiye Gölü ve Zayendeh Rud Nehri gibi büyük su kütlelerinin kuruması, İran'ın üst üste gelen ekonomik ve ekolojik krizlerini daha da yoğunlaştırmış durumda.
Su kaynakları konusunda gelecekte çatışma potansiyeli barındıran birçok bölge var. Meksika ve ABD arasında Colorado Nehri, Ekvador ve Peru arasında Senepas Nehri, Moritanya ve Senegal arasında Senegal Nehri, Zambiya, Zimbabve ve Botsvana arasında Zambezi Nehri, Mısır, Çad, Nijer ve Sudan arasında Sahra Çölü’ndeki su kaynakları, Özbekistan ve Tacikistan arasında Siriderya Nehri, İsrail ve Ürdün arasında Ürdün Nehri ve son olarak Kamboçya, Laos, Tayland ve Vietnam arasında Mekong Nehri bu bölgeler arasında yer alıyor.
Dünyadaki tüm yüzey sularının yüzde 60’ının farklı ülkeler tarafından paylaşılan nehir havzalarında yer aldığı, yaklaşık 600 yeraltı su kaynağının da ülke sınırları arasında kaldığı göz önüne alındığında çatışmaların artacağı yorumlarını yapmak ve buna göre hazırlanmak gerçekçi olur.
Deniz suyu arındıran ülkeler
Birleşmiş Milletler verilerine göre su sorunu dünya nüfusunun yüzde 40’ından fazlasını etkiliyor. Dünya genelinde 1 milyardan fazla insanın tatlı suya erişemediği, yaklaşık 2,7 milyar insanın ise yılda en az 1 ay boyunca su kıtlığı çektiği belirtiliyor. Bu yüzden, su kıtlığı yaşayan ülkeler alternatif çözümler arayışına giriyor.
Suyu tuzdan arındırmak, artan su talebi ile başa çıkmanın önde gelen çözümü olarak görülüyor. Devletlerin istikrarlarını, dayanıklılıklarını ve egemenliklerini korumak için oldukça önem taşıyan su sorununa çözüm için ilk başvurdukları yöntem deniz suyunu arındırmak oluyor.
Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, İsrail, Kuveyt ve Katar gibi ülkeler alternatif çözümler konusunda deniz suyunu arındırmayı tercih eden ülkeler olarak öne çıkıyor. BAE günlük içme suyunun yüzde 42’sini, Suudi Arabistan yüzde 70’ini, Kuveyt yüzde 90’ını ve Umman yüzde 86’sını deniz suyu arındırma tesislerinden karşılıyor. Bu sayılar, 10 yıl öncesine göre neredeyse iki katına çıkmış durumda.
İsrail, deniz suyu arıtma konusunda dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri. İsrail, deniz suyunu içilebilir hâle getirmek için ileri teknolojiler ve ekipmanlar kullanıyor. Bu tesisler sadece insanların içilebilir suya erişmesi için değil; tarım, sanayi ve diğer alanlar için de önemli su kaynakları üretiyor. İsrail'in deniz suyunu tuzdan arındırma tesisi, enerji geri kazanımı, enerji tasarrufu ve çevre korumaya odaklı ilerliyor. Deniz suyunu tuzdan arındırma işlemi sırasında oluşan atık su arıtılıp geri dönüştürülerek, enerji tüketimi ve çevre kirliliği konusunda da olumsuzlukların önüne geçilmiş oluyor.
Şimdiye kadar Cezayir ve Fas’ta da deniz suyu arındırma tesisi kurmaya yönelik projeler duyuruldu. Gana, Senegal ve Kenya gibi ülkelerin hâlihazırda var olan deniz suyu arındırma tesisleri olduğu biliniyor. Çin ve Hindistan’da da azalan mevcut su kaynaklarını nedeniyle tuzdan arındırılmış suya olan ihtiyaç büyüyor. Filipinler ve Tayvan’da ise arındırma tesisi inşa çalışmaları sürüyor.
Türkiye’de ne gibi çalışmalar yapılıyor?
Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmasına rağmen tatlı su kaynakları konusunda “su zengini” olarak görülebilecek bir ülke değil. Türkiye, kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı bakımından “su stresi altında” olan ülkeler arasında yer alıyor.
Türkiye, tatlı su kaynaklarının büyük bölümünü tarımda kullanıyor. Kalan kısmı ise hanelerde ve sanayi alanında kullanılıyor. Tarımsal sulama açısından kullanılan yöntemlerin verimsiz olması ciddi miktarda su kaybına yol açıyor. Ayrıca aşırı ve plansız kentleşme ve sanayideki kullanım sebebiyle kirlilik artıyor.
Türkiye’nin su kaynaklarını daha verimli kullanabilmesi için uzun vadeli ve planlı bir su yönetimi yapmalı. Tarımsal sulamadaki verimsizliği ortadan kaldırmak için, sulamada modernizasyon yapmalı ve sulama yöntemlerinde ciddi değişikliklere gitmeli. Sanayi tesislerinin ise suyu arıtıp yeniden kullanımına yönelik teşvikler yapılmalı.
Biz de bu gündeme kayıtsız kalmadık ve alanında uzman isimlere ulaşarak Türkiye’nin deniz suyu arındırma konusunda ne durumda olduğunu, neler yapabileceğini, bunların çevreye ve iklime etkilerini sorduk.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





