Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük
Dizinin bu ikinci yazısında; bir önceki yazıda irdelenen teorik seviyedeki “kompleks ve jeonarkotik” kavramları temelli olarak, Levant Bölgesi’ne (Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Ürdün, Mısır) ilişkin jeonarkotik bir inceleme yapılmıştır.
Levant Bölgesi’nin jeonarkotik incelemesi
Levant, uyuşturucu temelli faaliyetlerin özellikle Suriye, Lübnan ve Ürdün’de yoğun olduğu kompleksteki alt bir bölgedir. UNODC (United Nations Office on Drugs and Crime Office) ile INL (US Bureau of International Narcotics and Law Enforcement Affairs) verilerine göre Suriye ve Lübnan; kaynak, aktarma ve talep dolayısıyla karma ülke kategorisinde yer alan “Narko devlet”lerdir. Bu başlık altında; Suriye ve Lübnan’ın narko devlet olmasının, Ürdün’ün önemli bir aktarım ülkesi olmasının arka planındaki başat kırılganlıkları incelemeyi müteakip, bölgedeki iç savaş ve kriz durumunun katalizör etkisiyle birlikte uyuşturucu faaliyetleri ele alınmıştır. Sorunun sadece Suriye, Lübnan ve Ürdün ile sınırlandırılamaması sebebiyle, uyuşturucu faaliyetlerinin Levant Bölgesi’nin diğer devletlerine etkilerine de bu bütünlük içerisinde değinilmiştir.
Suriye, Lübnan ve Ürdün’ün başat kırılgınlıkları
Bölgedeki gelişmelerden etkilenen ve gelişmeleri etkileyen Suriye, kuzeydeki Türkiye ile güneydeki petrol zengini Arap Yarımadası ve doğudan batıya Irak ile Mısır arasındaki geçişi sağlayan bir bağlantı noktası, aynı zamanda Doğu Akdeniz’e kıyısı olması sebebiyle denizden giriş ve denize çıkış noktasıdır. Nitekim Suriye’nin bu özelliği ile bağlantılı olarak, yerel yapının sağlam olmayışının temel taşlarından birisi olan etnik/mezhepsel ayrışma 2011’de başlayan iç savaş öncesinde oluşmamış, tarihsel süreçte Fransa’nın müteakiben Hafız Esad'ın “hükmetmek için böl” politikalarının bir ürünü olmuştur.
Beşar Esad 2000 yılında iktidarı devraldığında sistem ataletle işlemeye devam etmiş, ancak maskelenen etkenlerin bölgesel ve küresel güçler tarafından tetiklenmesiyle etnik/mezhepsel çatlaklar ortaya çıkmıştır. Bahse konu güçlerin kendi hedefleri doğrultusunda müdâhil olduğu iç savaş, Suriyelileri sosyo-ekonomik çıkarları veya sadece hayatta kalmak adına etnik/mezhepsel kimliklerine daha sıkı bir şekilde sarılmaya zorlamış, ayrışmayı kuvvetlendirmiştir. 2024 sonu itibarıyla Esad Rejimi devrilmiş, ancak ülkedeki kaotik ortam sürmektedir.
Devlet sınırları ile birbirinden ayrılan, ancak tarihi, coğrafi, ekonomik, etnik/dinî /mezhepsel, kültürel-sosyal yapı vb. açılardan Suriye ile “bütünlük/ayrılamazlık” özelliğine sahip olan, MarineDeal News gazetesinin Ocak 2026 sayısında1 daha detaylı bir şekilde incelenen Lübnan; bünyesinde 18 etnik/dinî/mezhepsel grubu barındıran ve kurulduğu tarihten bu yana temelde bu durumun çıktısı olarak çok sayıda siyasi kriz ve iç savaş yaşamış bir devlettir.
Lübnan’daki tüm bu istikrarsızlık ve kaos sürecinin kök sebebi; kozmopolit nüfus yapısı, buna bağlı olarak yönetimdeki ayrıcalığını kaybetmek istemeyen veya yönetimde daha fazla söz sahibi olmak isteyen grupların mücadelesinin sonucunda oluşan yönetim zafiyeti ve devleti kontrol etmek isteyen küresel ve bölgesel güçlerin, nüfus yapısının bu zafiyetinden yararlanmasıdır. Lübnan’da, kronik siyasi krizin yanı sıra Suriye ekonomisinin çökmesinin ve Suriyeli sığınmacıların getirdiği sosyal ve ekonomik yükün de etkisiyle Ekim 2019'da şiddetlenen ekonomik kriz, 19’uncu yüzyılın ortalarından bu yana dünyada yaşanan en ciddi ekonomik krizler arasında ilk üçte yer almaktadır. Farklı bir Lübnan gerçekliği ise siyasi ve ekonomik açıdan dışarıda tutulan Şiîlerin mücadelesinin temsilcisi olan ve mecliste temsil edilen, Silâhlı Kuvvetlerden sonra ülkedeki en büyük silâhlı güç olan, sahip olduklarıyla ve yaptıklarıyla “devlet içinde devlet” görüntüsü veren, İran destekli Hizbullah terör örgütünün varlığıdır.
MarineDeal News gazetesinin Mayıs 2026 sayısında2 detaylı bir şekilde incelenen, komşu devletlerdeki hemen hemen her istikrarsızlık sürecinde Ürdün’ün siyasal, sosyal ve ekonomik dengesini bozacak ölçüde sığınmacı akınına uğraması ve bu durumun doğal bir sonucu olarak uluslaşamaması, ülkenin en önemli kırılganlığıdır. Bu durumun, doğal kaynak olmayışına ilave olarak zayıf ve dolayısıyla bağımlı bir ekonomi ve rejim güvenliğinin demokrasiden önce geldiği, gelir dağılımında adaletsizlik, yolsuzluk, yozlaşma vb. kronik zafiyetler içeren siyasi ve sosyal yaşamla desteklenmesi, istikrarlı ülke görüntüsü veren Ürdün’ün aslında istikrarsızlığa daha yakın olduğunu göstermektedir.
Mısır ve Libya’yı da dâhil ederekSuriye, Lübnan ve Ürdün’ün başat kırılganlıklarının arka planında ortak bir husus bulunmaktadır: Bölgede uzun yıllar devam eden egemenliğinin ardından Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde Fransız mandası olan Suriye ve Lübnan ile Birleşik Krallık mandası olan Ürdün’ün sömürgeci güçler tarafından yönetilmesi, bahse konu devletlerin tarihsel süreçlerinin dönüm noktaları olmuştur.
Sömürgeci güçlerin çıkarları çerçevesinde söz konusu devletlerin siyasi sınırlarının cetvelle çizildiği yapay bölünme, kurulan devlet mekanizması ve en önemlisi toplumları etnik/dinî/mezhepsel bir ayrıma tâbi tutarak homojen bir güç oluşturmalarını, yani gerçek bir “ulus devlet olmalarını engelleme” hususları, bugünlere miras olarak kalmıştır. Söz konusu durum sonucunda bölge insanı eskiden beri sahip olduğu “etnik/dinî/mezhepsel alt kimlik aidiyeti”ne tutunmaya devam etmiş, Batı tarzı bir ulus devlette “vatandaş” olma bilincine sahip olamadığından “uluslaşma” süreci gerçekleşememiştir.
Suriye, Lübnan ve Ürdün’ün jeonarkotik incelemesi
Söz konusu ülkeleri jeonarkotik açıdan, yöntemsel olarak Suriye İç Savaşı öncesi (1976- 1997 ve 1998-2012) ve Suriye İç Savaşı süreci (2012-2018 ve 2018 sonrası) şeklinde ele almak pratiklik sağlayacaktır.
1976-1997 Dönemi
UNODC’e göre dünyanın en büyük üçüncü esrar üreticisi olan Lübnan’da esrar tarımı, ağırlıklı olarak ülkenin doğusundaki Bekaa Vadisi’nde yoğunlaşmış ve ülkede 1975’te başlayan iç savaş öncesine kadar uzanan bir geçmişe sahiptir. Suriye’nin Lübnan’daki iç savaşa müdahalesi sürecinde, Suriye güvenlik güçleri işgal ettikleri Bekaa Vadisi’nde uyuşturucu üretiminde ve kaçakçılığında kilit rol oynamış, bu durumla paralel olarak organize suç grupları Suriye rejiminin himayesinde faaliyet göstermiş ve hatta devletin en üst kademeleri bu faaliyetlere dâhil olmuştur.
1990’da sona eren Lübnan iç savaşı sonrasında esrar sektörü büyük ölçüde gelişmiş, bir tahmine göre Bekaa Vadisi’ndeki tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 40’ı esrar üretimi için kullanılır hâle gelmiştir. Dönem sonuna doğru Suriye rejimi, Batılı ülkelerle ilişkileri geliştirme çabaları nedeniyle Suriye ve Lübnan’da uyuşturucu kaçakçılığına karşı daha katı bir tutum benimsemiş ve ABD’nin Suriye’yi “başlıca uyuşturucu üreticisi ülkeler” listesinden çıkarmasıyla bu dönem sona ermiştir.
Bu dönemde Suriye, aktarma ülkesi olmuş ve yerel uyuşturucu üretimi sınırlı düzeyde kalmıştır. Organize suç grupları Suriye rejiminin himayesi olmadan, ancak devletin alt kademeleriyle birlikte uyuşturucu kaçakçılığı yapmaya devam etmiştir.
Suriye ve Lübnan arasındaki sınırlar her zaman oldukça geçirgen olmakla birlikte Suriye İç Savaşı ve Lübnan’daki çok yönlü kriz, uyuşturucuya ilişkin olumsuzlukları artıran temel etmenler olmuştur. Bu artış başat olarak; kamu düzenindeki bozulma, devlet güvenlik kurumlarının kapasitesinin zayıflaması ve ekonomik zorluklar tarafından kolaylaştırılmıştır.
Suriye rejiminin ülkenin büyük kısmında kontrolü kaybettiği bu dönemde, iç savaşın tüm tarafları belirli ölçülerde uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığı yapmıştır. Aynı zamanda üretimde esrar ve afyonun yerini büyük ölçüde “Captagon”un alması sebebiyle Suriye, aktarım ülkesi kategorisine ilave olarak kaynak ülkesi kategorisine de geçmiştir.
Captagon’un başını çektiği uyuşturucu kaçakçılığı, iç savaş bağlamında büyük bir yasa dışı ekonomi hâline gelmiştir. Çünkü ‘Captagon’un; enerji, dayanıklılık, cesaret veren, kaygıyı bastıran, ağrıyı dindiren, uykusuzluğu ve açlığı öteleyen, ucuz ve kolay ulaşılabilir olma özelliklerinden ötürü, savaşanlar ve toplumun geneli, yaşadıkları güçlüklerle başa çıkabilmek için ‘captagon’ kullanımına yönelmiştir. Nitekim yüksek kâr marjı, uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığı için uygun koşullar ile iç piyasadaki büyüme gibi üç temel unsurun bir araya gelmesi sonucunda, 2013 itibarıyla Lübnan’daki ‘Captagon’ üretiminin büyük bölümü Suriye’ye kaymıştır.
‘Captogon’u bu dönemde başrole taşıyan ana husus; 2011’den itibaren Batılı ülkelerin Suriye rejimine karşı uygulamaya başladığı ekonomik yaptırımlar, her tür yatırımın durması, altyapının yıkılması, petrol sahalarının büyük oranda Kürt ayrılıkçı hareketin temsilcisi PYD kontrolündeki bölgede bulunması sebebiyle petrol gelirinden yararlanılamaması ve beşerî sermayenin ülkeden kaçışı sebebiyle, Suriye ekonomisinin yüzde 60’tan fazla küçülmesi olmuştur.
Özellikle ticaret ve tarım sektörlerinde rejime yakın birçok aktör, bu ekonomik çöküş karşısında uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığına yönelmiştir. Rejimin silâhlı ve güvenlik kuvvetlerinden bazı birimler, rejim yanlısı milis gruplar ve iş insanları ile rejimi destekleyen yabancı unsurlar (Hizbullah, İran Devrim Muhafızları, Wagner Grubu) kaçakçılık faaliyetlerinde yer almıştır. Suriye İç Savaşı’nın ilk yıllarında captagon üretim merkezleri genellikle küçük ve dağınık durumdayken, ilerleyen süreçte rejim tarafından korunan ve desteklenen en az 15 büyük ölçekli üretim merkezi rejimin kontrolündeki; Şam, Humus, Halep ile Lazkiye ve Tartus limanları, Ürdün sınırındaki Dera ve Süveyda vilayetlerinde yoğunlaşmıştır. Aynı zamanda Hizbullah’ın rejim yanında iç savaşa dâhil olması sebebiyle, kontrolündeki Bekaa Vadisi ile Kalamun Dağları da ‘captagon’ üretim merkezi olmuştur.
Rejime bağlı aktörlerin sponsor olması, yüksek kâr potansiyeli, bilimsel bilgi gerektirmeksizin az sayıda malzemeyle ucuza çok miktarda üretilebilmesi ve farklı kullanıcı profillerine hitap etmesi, ‘captagon’ üretimini ve kaçakçılığını yalnızca organize suç grupları için değil, aynı zamanda finansman kaynakları sınırlı olan iç savaşın aktörleri (muhalif gruplar, terör örgütleri, milisler ve devlet görevlileri) için de cazip hâle getirmiştir. IŞID ve El-Nusra Cephesi gibi radikal İslâmcı terör örgütleri, İslâm hukuku ile bağdaşmaması sebebiyle çatışmaların başlangıcında uyuşturucu kaçakçılığına mesafeli olduklarını iddia etmekle birlikte, ilerleyen süreçte alınan yenilgiler, yaşanan toprak kayıpları ve karşılaşılan mali kaynak sıkıntıları, söz konusu terör örgütlerini açıktan uyuşturucu kaçakçılığına yöneltmiştir. Nitekim bahse konu terör örgütleri, 2017’ye kadar Bekaa Vadisi’ndeki Arsal kasabasının çevresinde esrar ve ‘captagon’ üretiminde etkin olmuş, sınır kaçakçılığından rüşvet almıştır.
Suriye, Lübnan ve Ürdün sınır bölgelerinde yıllardır var olan ve kanıksanan uyuşturucu kaçakçılığı, sonuçta birbirine güvenen yerel gruplardan (aşiret/akrabalık bağı olan gruplar) ve kaçakçılardan oluşan bir kaçakçılık ağını ortaya çıkarmıştır. Bu sınır bölgeleri, tarihsel olarak hükûmet merkezlerinden uzak, yönetilmesi zor alanlar olmuştur. Bu nedenle, özellikle iç savaş sürecinde sınırın her iki tarafındaki yerel gruplar çok rahat bir şekilde kaçakçılık yapmıştır.
Ayrıca iç savaş sürecinde milyonlarca insanın yerinden edilmesi, Suriye dışında faaliyet gösteren büyük diasporalar oluşturmuş, bu durum organize suç akışlarının genişlemesine katkıda bulunabilecek dış bağlantılar yaratmıştır.
Diğer yandan, iç savaşa ve krize müdâhil olan dış güçler kendi hedefleri doğrultusunda çeşitli yerel gruplara maddi yardımlar yapmış, ancak bu yardımlar uyuşturucu üretimi gibi yasa dışı gelir getirici faaliyetlerin artmasına katkı sağlamıştır. Tüm bu süreçte uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen kârlar, resmî ekonomiyi zayıflatmış ve genellikle şiddeti sürdürmek için kullanılmıştır. Diğer bir ifadeyle uyuşturucu ve şiddet, bu sarmal içinde birbirini beslemiştir.
Suriye’deki şiddetten kaçan insanların oluşturduğu ve Ürdün’e yönelen sığınmacı akını, ortak sınır boyunca kaçakçılığı artıran faktörlerden biri olmuştur. Çünkü umutsuzluk ve çaresizlik içindeki insanlar, uyuşturucu kaçakçılığına katılma konusunda daha istekli olabilmiştir. Ürdün, radikalleşme ve şiddet riskini artırdığı gerekçesiyle sığınmacı girişini sınırlandırmak için zaman zaman sınır politikalarını sertleştirdiğinde göç yolları dolayısıyla kaçakçılık güzergâhları da yön değiştirmiş, ancak uyuşturucu kaçakçılığını engellemek veya azaltmak mümkün olmamıştır. Bu gelişmeler, uyuşturucunun yalnızca iç savaşın bir yan ürünü değil, aynı zamanda bölgesel bir tehdit unsuru hâline geldiğini ve Suriye'den kaynaklanan bu tehdidin, başta Ürdün olmak üzere çevre ülkelerin güvenliği, halk sağlığı ve sosyo-ekonomik dengeleri üzerinde yıkıcı etkiler yarattığını açıkça ortaya koymuştur.
2018 sonrası dönem
Bu dönemde rejim ülkenin büyük bölümünde yeniden kontrolü ele geçirerek uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığı sektörünü de merkezileştirmiştir. Devlet kademesi ile organize suç grupları iç içe geçmiş, devrilene kadar rejimin narko-ekonomiye bağımlılığı devam etmiştir. Aynı zamanda Mayıs 2023’te Suriye’nin Arap Birliği’ne yeniden kabul edilmesi, bazı uzmanlara göre Körfez ülkeleri özelinde rejimin ‘captagon’ kaçakçılığını diplomatik pazarlık aracı olarak kullanmasının bir sonucu olmuştur. 2024 sonunda rejim devrildikten sonra ülkedeki uyuşturucu sektöründe kontrolsüzlük artmıştır. Çünkü BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)’un uygulanması bağlamında ülke ekonomisini çökerten hususların devam ettiği ve 2026 itibarıyla merkezi yönetimin ülkede tam kontrolü sağlayamadığı dikkate alındığında, Suriye’deki uyuşturucu faaliyetlerinin eski döneme oranla daha kontrolsüz bir şekilde sürdüğünü ifade etmek mümkündür.
Lübnan’da ise 2017 yılına gelindiğinde Hizbullah, Suriye rejimi yanlısı milislerle işbirliği içinde radikal İslâmcı örgütleri Bekaa Vadisi’nden çıkararak kontrolü sağlamış, buradaki uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığından elde ettiği gelirin bir bölümünü Suriye rejimini desteklemek için kullanmıştır. Aynı zamanda Hizbullah, işbirliği içerisinde olduğu organize suç grupları aracılığıyla Körfez ülkeleri haricinde özellikle ABD ve Avrupa’ya yönelik yaptığı uyuşturucu kaçakçılığından elde ettiği kârın Suriye rejimine aktardığının haricindeki önemli bir kısmını Lübnan diasporası üzerinden aklayarak örgütün finansal ağına aktarmıştır. Hizbullah, ABD ve Avrupa’ya bağımlılık ve suç yoluyla zarar vermek amacıyla buralarda uyuşturucu kullanımını da teşvik etmiştir. Hizbullah, uyuşturucu kullanımını dinen yasaklayan inançlarına rağmen uyuşturucu kaçakçılığı yapmayı meşrulaştırmak için; “Bu uyuşturucuları Şeytan Amerika ve Yahudiler için gönderiyoruz. Eğer onları silâhlarla öldüremiyorsak, uyuşturucularla öldüreceğiz” içerikli fetvalar yayımlamıştır.
Kaynak özelliğinin yanı sıra Levant, öncelikle esrar ve ‘captago’nun müteakiben yüksek maliyeti sebebiyle kaçakçılığı daha sınırlı olan Afganistan kaynaklı eroinin; ağırlıkla Körfez ülkeleri, Türkiye ve Avrupa’ya ulaştırıldığı bir aktarma bölgesi olarak işlev görmektedir.
Bu kapsamda ana kaçakçılık güzergâhlarını “Kuzey”, “Doğu ve Güney”, “Batı” güzergâhı şeklinde belirtmek mümkündür. Suriye’den Türkiye'nin Akdeniz kıyısındaki limanlarına uzanan Kuzey Güzergâhı üzerinden uyuşturucu hem Türkiye iç pazarına hem de Avrupa’ya yönlendirilmektedir. Doğu ve Güney güzergâhı kapsamında; Ürdün, Suriye ve Irak sınırlarının kesiştiği bölge, uyuşturucu kaçakçılığında önemli bir merkezdir. Suriye ile Irak arasındaki uyuşturucu kaçakçılığında Fırat kıyısındaki El-Kaim önemli bir noktadır. Suriye’nin güney bölgelerinde çölden geçirilen uyuşturucu, Ürdün’ün kuzey sınırından özellikle Mafrak gibi kasabalar ve Câbir Sınır Kapısı üzerinden Mısır’a ve Körfez ülkelerine doğru taşınmaktadır. Batı güzergâhı kapsamında ise, devlet otoritesi yerine Hizbullah’ın kontrolünde olan Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki aşiretler aracılığıyla kaçakçılık yapılmaktadır. Aynı zamanda Suriye'deki Lazkiye ve Tartus Limanları da önemli kaçakçılık noktalarıdır.

İsrail, Filistin ve Mısır’ın jeonarkotik incelemesi
Komşularına göre güçlü bir devlet yapısına sahip olmasına istinaden güvenlik odaklı bir yaklaşım ortaya koyabilmesi sebebiyle, kayda değer bir kaynak ve aktarım ülkesi olmayan İsrail, ülkesine uyuşturucu girişini sınırlarında engelleyebilmek adına çaba göstermesine rağmen, refah toplumu olmasının da etkisiyle talep ülkesi olarak bölgede öne çıkmaktadır. Nitekim İsrail’de 18-40 yaş nüfus aralığında yıllık esrar kullanım oranı, bölge ortalamasının 3 katı iken kokain kullanım oranı dünya ortalamasının 2 katıdır. Bu durumun diğer bir sebebi olarak; sınır güvenliği uygulamalarında tek taraflı çabaların yetersiz kaldığı, komşu ülkelerle yaşanılan çatışma içeren politik gerilimlerin sınır işbirliğini engellediği şeklinde yorumlamak mümkündür.
Benzer şekilde Filistin’in (Batı Şeria ve Gazze) her tür sınırının, dünya ile olan bağlantısının İsrail kontrolünde olması, buralardaki her tür faaliyetin İsrail gözetiminde yapılması sebebiyle, Filistin’in uyuşturucu ile ilişkisi İsrail’in izin verdiği ölçüde gerçekleşmektedir. Bu sebeple Filistin de sadece talep ülkesi kategorisinde bulunmaktadır.
İsrail ve Filistin’den farklı olarak Mısır, aktarım ülkesi kategorisindedir. Orta Doğu ile Kuzey Afrika’nın kesişim noktasında yer alması ve Süveyş Kanalı’na ev sahipliği yapması sebebiyle Mısır, Avrupa’ya yönelik uyuşturucu kaçakçılığı için bir aktarım merkezi görevi yapmaktadır. Bu kapsamda, Afganistan ve Altın Üçgen (Tayland, Laos ve Myanmar arasındaki bölge) bölgesinden gelen eroin ve Batı Afrika üzerinden Libya’ya taşınan Güney Amerika çıkışlı kokain, Mısır üzerinden geçmektedir.
Dizinin son yazısında; Libya, Türkiye, Yunanistan, KKTC, GKRY ve Doğu Akdeniz deniz alanına ilişkin jeonarkotik bir inceleme yapmayı müteakip, dizinin genelinde ulaşılan sonuçlara yer vereceğim.
1 https://www.marinedealnews.com/lubnan-basarisiz-bir-evlilik-ve-imkansiz-bir-bosanma-anlatisi/
2 https://www.marinedealnews.com/jeopolitik-buyutec-ile-urdun/
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





