Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük
Dizinin ilk yazısında; “bölge” ile “Doğu Akdeniz Kompleksi” kavramlarına değinmeyi müteakip, dünyanın genel bir fotoğrafını çekmiştim. İkinci yazıda, biraz daha somuta inerek doğalgaz ve DYAS konularını ele almıştım. Bu son yazıda ise kamplaşma konusunu inceledim.
Doğu Akdeniz Gaz Forumu’ndan kamplaşmaya
DYAS kapsamındaki önemli gelişmelerden birisi de resmî açıklamaya göre Doğu Akdeniz doğalgaz kaynaklarının kullanımı ve paylaşımı konusunda koordinasyonun sağlanması maksadıyla 2020’de; Yunanistan, Mısır, İsrail, GKRY, İtalya, Ürdün ve Filistin’in üye, ABD ve Fransa’nın gözlemci üye olduğu Doğu Akdeniz Gaz Forumu (DAGF)’nun kurulması olmuştur. Ancak DAGF, resmî açıklamanın çok daha ötesinde farklı bir anlam taşımaktadır.
Bu farklı anlam çerçevesinde Batı, nüfusu ve ekonomik gücü artan Türkiye’nin denize çıkışını önleyerek bir “kara devleti” olmasını arzulamaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin Ege Denizi’nden tamamen dışlanması, Doğu Akdeniz’de küçük bir alana sıkıştırılması ve KKTC’yi boşaltması, Batı için atılması gereken öncelikli somut adımlardır. Bu somut adımlarla bağlantılı olarak ise Doğu Akdeniz özelinde; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Yunanistan-GKRY-İsrail eksenli enerji ve güvenlik mimarisine itiraz etmeyen, Sevilla Haritasını zımnen kabul eden ve denizde ikincil bir aktör rolüne razı olan ülke olması beklenmektedir. Son aşama olarak; İran, Irak ve Suriye’den koparılan parçalarla birlikte Türkiye’nin doğusundan ve güneyinden koparılacak parça üzerinde Doğu Akdeniz’e çıkışı olan güdümlü bir “Kürt Devleti” kurularak Türkiye’nin iç hatlar durumuna getirilmesi hedeflenmektedir. Böylece küçülen ve zayıflayan Türkiye’nin, 1945’ten bu yana yaptığı SSCB’nin/Rusya’nın güneyden kuşatılması görevine devam ederken Çin’in Kuşak Yol Projesinin bölgede önünün tıkanması görevini de yerine getirmesi beklenmektedir. 2016’dan 2022-2023’e kadar yüksek tempoyla devam eden Türkiye-Rusya ilişkilerindeki yakınlığı ve sonrasındaki mesafeli ilişkiyi, birçok ekonomik işbirliğine rağmen Çin ile bir türlü ileriye taşınamayan ilişkiyi bu çerçevede okumak mümkündür.
DAGF, yukarıda belirtilen somut adımların ve hedefin gerçekleştirilmesi sürecinde kompleksteki Türkiye karşıtı devletlerin/aktörün bir araya getirilerek kamplaştırıldıkları bir araç olmuştur. DAGF üyelerine göre bahse konu kamplaşma “Türkiye'nin jeopolitik hedefini zorlamayı amaçlayan bir güç dengesidir”. Kamplaşmanın en hararetli savunucusu Yunanistan kendisini “Türk saldırganlığına karşı hızla büyüyen bir kamplaşmanın gayriresmî lideri” olarak konumlandırmaktadır. Gelinen nokta itibarıyla ABD-AB’den güç alan DAGF, başta Türkiye olmak üzere KKTC ve Libya’yı dışlayarak Doğu Akdeniz’de cepheleşmeyi derinleştirmiştir.
Lübnan, İsrail’in üyeliği sebebiyle foruma katılmayı reddetmiştir. Ancak son dönemde ABD-İsrail’in Lübnan ve Hizbullah üzerinde artırdığı güç uygulaması (Hizbullah’ın sürekli olarak İsrail tarafından vurulması ve “silahsızlandırılma”sı girişimleri, Lübnan siyasetine doğrudan ABD müdahalesi vb.) dikkate alındığında, ilerleyen süreçte Lübnan’ın da DAGF’a katılması sürpriz olmayacaktır.
DAGF kurulurken iç savaşta olan Suriye de forumun dışında kalmıştır. Bununla birlikte, Suriye’nin hem Türkiye-KKTC kıta sahanlığını anlaşmasına hem de Libya anlaşması sonra ortaya çıkan yeni durum haritasına yönelik itirazları söz konusu olmuştur. Türkiye’nin Doğu Akdeniz için BM’ye yaptığı bildirimlere karşı Suriye, 2018 ve 2020’de BM nezdinde itirazlarını kayda geçirmiştir. Diğer bir söylemle Suriye’nin de kamplaşmanın temel zihniyetinden uzak olmadığı ifade edilebilir. Buna karşılık Suriye’nin bahse konu itirazları yaparken Esad’ın iktidarda olduğu, 2024 sonunda iktidara getirilen HTŞ’nin farklı düşündüğü ve Türkiye ile iyi ilişkiler içinde olduğu ileri sürülebilir. Ancak son günlerde yapılan ihale sonucunda Suriye’nin deniz yetki alanlarında ABD şirketi Chevron’un doğalgaz arayacak olmasını, İsrail’e karşı Suriye’nin haklarını savunmayan HTŞ’nin ABD’nin kontrolünde bir yapı olduğuna dair önemli bir gösterge olarak değerlendirmek mümkündür. Dolayısıyla, Suriye’nin de DAGF’a üye yapılması Lübnan gibi sürpriz olmayacaktır.
Kamplaşmayı son bir kaç yılda bölgesel bir projeden küresel bir fay hattına yükselten gelişme ise, bir ABD tasarımı olarak Hindistan'dan başalayan BAE, Suudi Arabistan, Ürdün, İsrail ve Yunanistan üzerinden Avrupa'ya uzanan bir güzergâhı öngören, deniz ve kara ulaşımını içeren IMEEC (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) Projesi’dir. Asya, Basra Körfezi ve Avrupa arasında bağlantı ve ekonomik entegrasyonu teşvik ederek ekonomik kalkınmayı desteklemeyi amaçladığı açıklanan projenin asıl hedefi bahse konu güzergâh boyunca Çin etkisini minimuma indirmektir. Nitekim Çin, kamplaşmayı Kuşak Yol Projesi açısından örtük bir tehdit olarak görmektedir. Yemen’deki Husilerin, Kızıldeniz’de İsrail bağlantılı taşımacılığı kesintiye uğratma gücünün olduğunun görülmesinden sonra, İsrail bu projeyi daha fazla sahiplenmeye başlamıştır. Pakistan ile kronik anlaşmazlığı olan ve Pakistan-Türkiye ilişkilerinin derinleşmesinden endişelenen Hindistan, bahse konu projeyi denge unsuru olarak değerlendirmektedir. BAE ve Ürdün, ABD-İsrail ikilisinin bölgedeki vassalları olmaları sebebiyle, Suudi Arabistan ise son dönemde ABD yörüngesinden çıkmaya çalışmakla birlikte henüz bunu başaramaması sebebiyle projede yer almaktadır.

Özetle; “Akdeniz Yayı” olarak adlandırılabilecek, ABD’nin yönlendirdiği ve desteklediği, “İsrail-Yunanistan-GKRY-(Mısır?)” arasındaki yüksek seviyeli işbirliği ve ortaklık içeren 2010'ların ortalarından itibaren şekillenen DAGF adı altındaki kamplaşma, “Türkiye’nin hedeflerini dengeleyen bölgesel bir yapı”ya dönüştürülmüş, “gerekçe enerji, amaç güç dengesi” olmuştur. Türkiye’nin ise “savunma refleksi” gereği karşıt olarak konumlandığı, çift kutuplu ancak kırılgan bir jeopolitik düzen ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, son dönemdeki Mısır ile Türkiye arasındaki “normallleşme” göstergelerine istinaden, Mısır’ın kademeli olarak bahse konu kamplaşmadan uzaklaşma olasılığının bulunduğu ileri sürülebilir.
Kampın devletlerine/aktörüne dair
Kampın üyeleri; Yunanistan, İsrail, GKRY ve uzaklaşmaya başlayan Mısır’ın bu kapsamdaki politikalarını oluşturan süreçlerin anlaşılması, kamplaşmayı anlamak adına önem kazanmaktadır. “Türkiye’nin yükselen bölgesel bir güç olmayı hedeflediği dönemde” İsrail-Türkiye ilişkileri bozulmuş, aynı dönemde Yunanistan ağır bir ekonomik ve sosyopolitik kriz yaşarken AB (özellikle Almanya) ile arası açılmış, bu gelişmelerle eş ânlı olarak İsrail ve tartışmalı GKRY sahalarındaki doğalgaz rezervlerinin kullanımı için Yunanistan’ın aracılık yapmasının da etkisiyle 2009 sonrasında Yunanistan ve İsrail arasında GKRY’nin de eklemlendiği anlamlı ve çok yönlü bir “enerji üçgeni” oluşturulmuştur. Bahse konu enerji işbirliği 2016’dan itibaren diğer birçok farklı alanı da kapsayacak şekilde genişletilmeye başlanmıştır. Bu bölgesel “yarı ittifak” için her devletin/aktörün kendine özgü nedenleri bulunsa da “enerji çıkarları ve Türkiye'ye karşı düşmanlık”, ortak iki ana motivasyon olmuştur.
Karmaşık bir tarihi paylaşan Türkiye ve Yunanistan ilişkileri kapsamında Türkiye'nin çeşitli güç göstergelerinin iyileşmesi Yunanistan'ın ciddi bir ekonomik ve sosyopolitik krizle karşı karşıya kaldığı 2008 ve sonrası birkaç yılda gerçekleşmiş, Türkiye'nin yükselişi “Neo Osmanlı politikası çerçevesinde gelecekte Yunanistan'a karşı olası saldırgan niyetlerinin tetikleyicisi” olarak görülmüştür. Başka bir ifadeyle eş zamanlı olarak Türkiye’nin güçlenmesi Yunanistan’ın zayıflaması sebebiyle oluşan güç farkı Yunanistan’da potansiyel bir tehdit olarak görülmüştür. Türkiye’den algıladığı tehdidi iç cephesiyle dengeleyemeyecek durumdaki Yunanistan, önce İsrail’le müteakiben Mısır ile yakınlaşarak dış cephede bir dengeleme yoluna gitmiştir. Güç dağılımını Türkiye aleyhine olacak şekilde değiştirme niyetini içeren bu girişim, resmî bir ittifak hâline getirilmeden DAGF’de kamplaşma şeklinde hayat bulmuştur. Aynı zamanda Yunanistan bu kamplaşmayı, Türkiye’nin Batılı müttefiklerinden uzaklaşmasını fırsata çevirerek Güney Doğu Avrupa’da Türkiye’nin yerini almayı kolaylaştırıcı bir araç ve dar boğazdaki ekonomisini belirli bir ölçüde rahatlatabilecek bir mekanizma olarak görmüştür.
Yunanistan-İsrail ilişkileri, Yunanistan’ın geleneksel anti Amerikancılığı, Arap petrolüne bağımlılığı, Kıbrıs sorununda Arap desteğine duyduğu ihtiyaç ve Filistinlilerle olan siyasi ittifakı sebebiyle 1948’de İsrail’in kuruluşundan itibaren; şüphe, karşılıklı suçlama ve hatta düşmanlık içeren bir karakterde olmuştur. Bahse konu ilişkinin karakteri, Yunanistan'ın 1981’de AT’ye katılımıyla birlikte değişmeye başlamış, Yunanistan 1987’de İsrail ile diplomatik ilişkilerini başlatmış ve 1990’da ise resmen tanımıştır. Diğer bir ifadeyle, Batı’nın kurdurduğu ve her daim Türkiye’ye karşı kullandığı Yunanistan, yine Batı’nın iteklemesiyle “İsrail dostu” olmuştur. Yunanistan-İsrail ilişkilerinin bu tarihten sonra olumlu yönde ilerlemesi ve tarafların Türkiye karşıtlığı konusunda yollarının kesişmesi 2009 sonrasındaki sürecin altyapısını oluşturmuştur.
DYAS, DAGF ve kamplaşma zinciri sayesinde İsrail; uzun yıllar süren bölgesel izolasyonunu çok büyük oranda kırarak yeni müttefikler arayışını içeren “Çevre Stratejisi 2.0” veya “Yeni Çevre Stratejisi” adındaki dış politika hamlesi sayesinde Yunanistan, GKRY ve Mısır’la işbirliği ortamı yaratmış ve yine yıllardan beri göz ardı ettiği Doğu Akdeniz, ekonomik ve askerî açıdan İsrail'in ulusal çıkarlarının odak noktası hâline gelmiştir. Aynı zamanda Avrupa ile ilişkilerini güçlenedirerek “güvenilir ortak” statüsünü kazanmıştır. Nitekim bu durumun bir çıktısı olarak Avrupa, son Hamas-İsrail Savaşı’nda “eylem sessizliği”ne bürünmüştür.
İsrail’in bu noktaya gelişinde Türkiye ile ilişkilerinin kötüleşmesi sonucunda ortak stratejik çıkarlara sahip yeni ortaklar arayışı önemli bir etken olmuştur. İsrail’in Türkiye ile kurduğu ilişkinin doğası, sadece belirli bir dizi ortak çıkara hizmet etmiş ve kökleri dinamikler değiştiğinde ilişkinin sona ermesini engelleyecek güçte olmamıştır. Buna rağmen günümüzde İsrail Türkiye ilişkileri sona ermemiş, zayıflamıştır. Çünkü ortak çıkar ilişkisinin temelinde yer alan güçlü ticaret bağlantısı sebebiyle İsrail, Türkiye ile şimdilik doğrudan bir çatışma ortamına girmekten kaçınmaktadır. Bu kapsamda Türkiye, İsrail'in dünyadaki on büyük ticaret ortağından biri ve kompleksteki en büyüğüdür.
İsrail, hem kamplaşmayı hem de Yunanistan'ın AB ve özellikle Almanya'ya yönelik öfkesini çıkarları doğrultusunda kullanmıştır. Kamplaşma zamanla bir ittifakın özelliklerini kazanmış, İsrail’in limanlarına ve havaalanlarına yönelik roket/füze saldırısı vb. tehditleri dikkate alındığında Yunanistan ve GKRY topraklarının İsrail'e stratejik derinlik sunması olanağı yaratılmış, karşılığında Yunanistan ve GKRY’deki Türkiye’den kaynaklı endişenin seviyesi azaltılmıştır. Nitekim 2025’de İsrail’in Barak hava sisteminin ve karadan karaya füzelerin GKRY’ye konuşlandırılmasını bu çerçeveden görmek mümkündür. Aynı zamanda NATO üyesi Türkiye’nin İsrail’i NATO platformlarından dışlama çabalarını engellemek ve İsrail’in NATO’da daha çok görünür olmasını sağlamak üzere Yunanistan’ın NATO üyeliğinden faydalanılmıştır. Ayrıca GKRY ile arasındaki “sıcak ilişki”yi değerlendiren İsrail bu dönemde “vaad edilmiş topraklar” saplantısının bir alt hedefi olarak; Kıbrıs’ın (KKTC ve GKRY) zaman içerisinde demografisini kendi lehine değiştirerek “nüfuz elde etme, müteakiben topraklarına katma” stratejisi uyarınca, Ada’da toprak ve taşınmaz satın aldırma girişimlerine hız vermiştir.
İsrail’in kamplaşmadan yararlandığı bir diğer nokta ise ülkesindeki köken toplulukları olan Avrupalı soydan gelen “Aşkenazi” Yahudileriyle diğer kökenlere mensup Yahudiler arasında sosyal ve hatta politik gerilimlere yol açan “kültürel ayrışma”yı, alternatif bir kimlik olarak genelde Yunan ve Rum kimliğiyle özdeşleşen “Akdeniz veya Akdenizlilik” kimliğiyle en aza indirgeme politikası olmuştur.
GKRY’nin 2004’teki AB'ye katılım hedeflerinin; güvenlik, ekonomik, siyasi, toplumsal anlamda AB’nin getirilerinden yararlanmanın yanında diğer üye devletler ve dünya tarafından AB kulübü üyesi olarak tanınma ve statü kazanma arzusu olduğunu ifade etmek mümkündür. GKRY’nin güncel yol haritasının ise AB üyeliğinin getirilerine ilave olarak “küçük” olma durumunu da dikkate alarak küresel güçlerin ve kamplaşmanın sağlayabileceği her tür fırsattan/destekten yararlanarak ve kazan-kazan mantığıyla özellikle Fransa ve İtalya ile kurduğu enerji işbirlikleri sonucunda çıkaracağı doğalgaz sayesinde refah seviyesini artırmak, öncelik ABD/İsrail ve AB’de olmak üzere Rusya ve Çin’in bölgedeki çıkarlarına sahip olduğu coğrafi konumdan kaynaklı olarak hizmet etme karşılığında bahse konu güçlerin sağlayacakları güvenlik şemsiyesinden yararlanmak ve nihai olarak Kıbrıs sorununda etkin olmak şeklinde özetlemek mümkündür.
Son dönemde kompleksteki ardışık gelişmeler, Mısır için bir dizi güvenlik riski, ideolojik tehdit ve ekonomik fırsat ortaya koymuştur. Mısır’ın bu tehditlere ve fırsatlara verdiği yanıtın, temel olarak 2013 sonrası politikasının ana özellikleri olan Müslüman Kardeşler Örgütüyle (MK) mücadelesi ve içeride artan ekonomik sorunlar tarafından etkilendiğini ifade etmek mümkündür.
Mısır özellikle ekonomik sorunlarını hafifletmek maksadıyla yeni ekonomik fırsatlar arayışında iki temel noktayı göz önünde bulundurmaktadır. Hem dış yatırım girişimlerini güvence altına almak hem de güvenilir, istikrarlı ve optimal enerji kaynakları sağlamak. Bu bağlamda Mısır, deniz yetki alanlarını belirlemede aktif bir katılım sergilemiş, ticari-ekonomik ilişkilerin yanı sıra politik-askerî işbirlikleri gerçekleştirmiştir. Stratejik enerji işbirliği için Mısır ve AB arasında 2018’de imzalanan anlaşma kapsamında AB, enerji güvenliğinin doğrudan Mısır'da bir petrol/gaz merkezi kurma olasılığına bağlı olduğunu göstermiş, devamında 2022'de Mısır, AB ve İsrail arasında sıvılaştırılmış doğalgazın ticareti, taşınması ve ihracı konusunda bir anlaşmaya varılmıştır.
Dolayısıyla enerji esaslı çıkarları sebebiyle Mısır, 1970’lerin sonunda İsrail’i tanıyan ilk Arap devleti olarak, İsrail ile DAGF içinde bir arada olmakta bir sakınca görmemiştir. Mısır ile İsrail arasında 1979’da imzalanan Camp David Anlaşması’ndan bu yana ABD ekonomik yardımına bağımlı olan Mısır’ın, öncesinde sıcak ilişkilerinin olmadığı Yunanistan ile yakınlaşmasında bahse konu bağımlılığın bir sonucu olarak “ABD’den hissettiği baskı” temel etken olmuştur. Nitekim Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz yetki sahası sınırlandırma anlaşmasını boşa düşürmek maksadıyla Mısır ile denizden hiçbir şekilde komşuluğu olmamasına rağmen Yunanistan’ın Ağustos 2020’de MEB Anlaşması yapması sürecinde ABD’nin Mısır’a yaptığı baskıyı dönemin Yunanistan Dışişleri Bakanı “Biz bu kadar hızlı, bu kadar lehimize bir sonuca varabileceğimizi düşünmüyorduk” ifadesiyle belirtmiştir.
2013’e kadar normal seyreden Mısır-Türkiye ilişkileri, Mısır’ın bakış açısıyla 2013 ve sonrasında Türkiye kaynaklı hususlardan dolayı “düşmanlık” seviyesine varacak şekilde bozulmuştur. Bu kapsamda Türkiye, MK Örgütünü temsil eden Mursi'nin devrilmesinden sonra, kökten İslâmcı yapılara karşı varoluş mücadelesi veren Mısır’daki yeni iktidara karşı, iç işlerine müdahale seviyesine varacak boyutta dostça olmayan bir tavır takınmış, neo Osmanlı hırslarından ötürü; Suriye, Libya, Sudan ve Somali gibi sıcak noktalara sert ve yumuşak güç araçlarıyla müdahale etmiştir. Türkiye’nin Libya İç Savaşında MK tabanlı UMH’yi desteklemesi, Mısır’ın Hafter’i desteklemesinde bir etken olmuş ve Türkiye’nin Sudan ile Somali’deki faaliyetleri Mısır'ı güvenlik açısından endişeye sevk etmiştir. Nitekim bu endişe, Mısır’ın kamplaşmaya katılışında katalizör etkisi yapmıştır.
Kamplaşmanın hedefi: Türkiye
Türkiye’nin kompleksteki devletlerle/aktörle ve komplekste çıkarı olan küresel güçlerle tarihsel süreç içerisindeki ilişkileri, sahip olduğu jeopolitik konumu, millî güç unsurları vb. temel özelliklerinden kaynaklı olarak İsrail-Yunanistan-GKRY üçlüsü başta olmak üzere bazı kompleks devletleri/aktörü ve destekçileri tarafından bir tehdit olarak görülmesi, Türkiye’nin bölgesel ittifak şeklindeki kamplaşmanın hedefine konulmasının ana motivasyonunu oluşturmuştur.
Artan rekabetle birlikte kamp üyelerinin kendi aralarında ve AB ile yaptıkları çeşitli doğalgaz/enerji anlaşmaları, Türkiye'nin doğu-batı ve kuzey-güney koridorları arasındaki enerji merkezi/köprüsü olma pozisyonunu sürdürmeye odaklı enerji politikasını tehdit eder hâle gelirken Doğu Akdeniz’deki diğer gelişmelerin de Türkiye’nin egemenlik haklarına, garantör haklarına ve gücüne varoluşsal bir tehdit oluşturduğu görüşü en azından Türk kamuoyunda genel kabul görmüştür.
Aynı zamanda ekonomik zeminde şekillenen bu pragmatik kamplaşma kapsamında; siyasi ve askerî anlaşmalar ile uygulamaları, ABD-İsrail ikilisinin Yunanistan ve GKRY’de askerî varlığını artırması ve bunları silahlandırması, Türkiye'nin “çevrelenme ve izolasyon” algısını şiddetlendirmiştir. Ve bu durum Türkiye'nin “çevreleyeni çevreleyerek caydırma” politikasına hız vererek; öncelikle Arnavutluk, Makedonya, Libya, Suriye, Irak, Sudan ve Somali’de askerî varlık bulundurmasına “meşruiyet” kazandırmıştır. Kamp üyeleri ise Türkiye’nin bu faaliyetlerini bölgesel liderlik ve neo-Osmanlıcılık yolunda bir tür yayılma olarak görmüştür. Nitekim komplekste bir “kısır bir döngü” meydana gelmiştir.
Doğu Akdeniz’e kıyısı ABD-Meksika sınırından daha uzun olan Türkiye 2000’li yıllardan itibaren haklarını korumak maksadıyla, diplomatik çabalarının ötesinde dönemsel olarak arama ve sondaj gemileriyle “Mavi Vatan” doktrini çerçevesinde Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarında faaliyetlerde bulunarak gerektiğinde gambot diplomasisini devreye sokmuştur. Bu durum Türkiye ile Yunanistan ve Fransa gibi Doğu Akdeniz’de çıkarları olan devletleri karşı karşıya getirmiştir. Mavi Vatan, birçok devlet tarafından özellikle kamp üyeleri tarafından Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de jeopolitik üstünlük, genişleme arzulayan bir planı olarak görülmüş, aynı zamanda ABD-İsrail merkezli güvenlik mimarisinin Doğu Akdeniz’deki serbest hareket alanını daraltan bir faktör olarak algılanmıştır.

Türkiye ise Mavi Vatan’ı, jeopolitik etki ve savunma eksenini belirleyen bir tür “aydınlatıcı harita” olarak tanımlamıştır. Mavi Vatan ile birlikte Türkiye; “yalnızca itiraz eden ülke” konumundan, denizin bir egemenlik alanı olduğunun gecikmiş de olsa farkına vararak statükoyu sorgulayan ve devamında denizde varlık göstererek, olması gereken dengeyi muhataplarına hatırlatan ülke konumuna yükselmiştir. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin denizi merkeze almasından ve denizdeki haklarını savunmasından daha doğal bir durum olamazken bunun “genişleme” şeklinde ifade edilerek bir tür “suçlama”ya dönüştürülmesinin, kampın üyelerinin (öncelikle de Yunanistan) asıl kendi genişleme ve bu yolda silâhlanma hedeflerine meşruiyet sağlama çabalarına yönelik bir taktik olduğu görülmektedir.
Aynı zamanda Türkiye’nin, Yunanistan ve GKRY’nin deniz yetki alanlarına ilişkin olası planlarının önünü kesen, Libya UMH ile 2019 ve 2022’de yaptığı çeşitli anlaşmalar da dışlanmaya bir cevap olmuştur. Bahse konu anlaşmaların yaşama geçirilmesinde, 2011’de Yunanistan’ın İyon Denizi ve Girit Adası’nın güneyindeki alanı MEB ilan ederek Libya’dan yaklaşık 39.000 km2 büyüklüğünde bir alanı ele geçirmesinin ve Libya’nın yaşadığı iç karışıklık sebebiyle bu duruma itiraz edemeyişinin de etkisi olmuştur.

Kamplaşmanın geleceği
Kamplaşmanın geleceğinin, kompleksteki gelişmelere yön vermesi muhtemeldir. Bu çerçevede geleceğe yönelik temel iki olasılıktan ilki, kamplaşmanın devam etmesi (mevcut hâliyle veya kuvvetlenerek veya zayıflayarak) iken, ikincisi sona ermesidir. Olasılıklardan hangisinin gerçekleşeceğini belirleyecek olan ise Birleşik Krallık eski Başbakanı Lord Palmerston'ın 1850’de söylediği “Bizim hiçbir daimî müttefikimiz yoktur ve bizim hiçbir daimî düşmanımız yoktur. Çıkarlarımız daimî ve sürekli, bu çıkarlara uygun olarak hareket etmek bizim görevimizdir” ifadesinin, her devlet/aktör için her daim geçerli olacağı varsayımıdır.
Tarihsel olarak geleneksel müttefik olmayan devletler/aktör, Türkiye’ye karşı coğrafi yakınlıklarından dolayı bir araya gelmiş ve yalnızca Türkiye'yi engellemek amacıyla yürütülen politikanın bir parçası olmuştur. Bu durum kamplaşmanın temel sınırlılığını ve zayıflığını oluşturmaktadır. Türkiye’nin, kampın tüm üyeleri veya birkaçıyla ilişkilerini normalleştirmesi kamplaşmanın geleceğini belirleyebilecek en önemli faktördür. Aynı zamanda sahip olduğu birçok özelliği sebebiyle göz ardı edilemeyecek bir güç olan Türkiye’nin yokluğu, bölgesel işbirliğinin önündeki ilk ve en önemli engel olmaktadır. Türkiye'nin, bölgeselleşme vizyonundan sürekli olarak dışlanması mümkün değildir.
Bu doğrultuda Türkiye ile Yunanistan-GKRY ikilisi arasındaki ilişkilerin birçok nedenden dolayı normalleşmesi güç iken İsrail ile normalleşmenin nispeten daha kolay olduğunu ancak yine birçok sebepten ötürü en kolay ve faydalı normalleşmenin Mısır ile olabileceğini savunmak mümkündür. Nitekim kamplaşmanın geleceğinde rol oynayabilecek şekilde son yıllarda Türkiye ile İsrail ve ağırlıklı olarak Mısır arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik adımlar atılmaktadır. Türkiye ve İsrail ilişkilerin normalleşmesi adına 2022’de karşılıklı büyükelçi ataması gerçekleştirmiştir. Ancak 2023-2025 Hamas-İsrail Savaşı sebebiyle ilişkiler tekrar gerilmiştir. Özetle, ilişkiler normalleşse dahi 1990’ların ortalarındaki ilişki seviyesine ulaşılabilmesi çok gerçekçi görünmemektedir.
Mısır'ın Türkiye politikası gibi Türkiye karşıtı politikası da esnek olmuş ve pragmatik düşünceleri dışlamamıştır. Taraflar arasında yıllarca süren düşük düzeyli iletişimin ardından Mısır’ın “açık kapı” bırakan tavrının da etkisiyle 2021'in başlarında normalleşmenin ilk sinyalleri alınmıştır. 2024 ve 2026’da cumhurbaşkanı/devlet başkanı düzeyinde yapılan ziyaretler, ilişkilerin normalleşmesi yolundaki en önemli adımlar olmuştur. Ziyaretler, taraflar arasındaki bölgesel ve ikili düzeyde işbirliği fırsatlarının, potansiyel rekabet veya çatışma alanlarından daha ağır bastığının, her iki tarafın da bozulan ilişkiler nedeniyle çıkarlarının zarar gördüğünün ve her bir tarafın diğer tarafın çıkarlarını anlamasının önemi konusunda anlaştığının zımnen kabulü olmuştur. Ekonomik kriz içindeki Mısır'ın; bölgesel ve uluslararası alanda nüfuzunu kullanmasına dair yaşadığı sorunlarda Türkiye ile normalleşmenin Mısır’a kapasitesini ve etkisini artırmak için ek kaynaklar sağlayacağı hesabı ve Türkiye’nin kendisine yönelik çevrelenmeyi/izolasyonu zayıflatma çabaları, tarafları bir araya gelmeye zorlamıştır. Bu çerçevede Türkiye; MK Örgütüne yönelik desteğine Mısır lehine sınırlama getirmiş, Libya’da Hafter ile ilişki kurmuş, taraflar; İsrail’in Gazze’deki işgali, Sudan’daki çatışmalar, Somaliland’ın İsrail tarafından tanınması ve BOP kapsamında sıranın kendine gelmekte olduğunu gören Suudi Arabistan’ın nükleer silâh sahibi Pakistan ile Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzalaması sonrasında bu bloku destekleme konularında aynı safta yer almış, 13 yıl aradan sonra 2025’te Doğu Akdeniz’de tatbikat yapmış ve yine 2025’te Mısır, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz için deniz mekânsal planlamasına itiraz etmiştir. Ancak tüm bu ilişkileri geliştirme çabaları ile birlikte, Eylül 2025’te Mısır, Libya’nın Türkiye-Libya anlaşması kapsamında ilan edilen deniz yetki alanının doğu sınırının kendi deniz yetki alanının batı kısmını ihlal ettiğini belirterek BM’ye protesto metni göndermiş ve Haziran 2025’te TPAO ile Libya Ulusal Petrol Kurumu arasında imzalanan jeolojik araştırma anlaşmasının yok hükmünde olduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla Mısır ile yakınlaşmaya temkinli yaklaşmakta yarar vardır. Çünkü ABD’nin askerî yardım yaptığı 75 ülkeden 73’ünün toplamda aldığı yardım miktarı, Mısır’ın tek başına aldığı yardım miktarına eşittir.
Sonuç
Doğu Akdeniz Kompleksi; küresel düzende şekillenen yeni rekabetin en keskin basınç noktalarından biri haline gelmiş, ABD’nin Doğu ve Batı Asya’daki rakiplerini çevreleme stratejisini uyguladığı bölgelerden biri olmuştur. Komplekste 21’inci yüzyılın ayrım çizgileri fiilen sahada çizilmektedir.
Gelinen noktada ABD’nin kompleksteki ve civarındaki coğrafyada, Yunanistan-GKRY ikilisini de kullanarak doğal-stratejik müttefiki ve jeopolitik vassalı İsrail’i en güçlü devlet yapma ve dolayısıyla Amerikan çıkarlarını koruma temelli hedefi çerçevesinde, komplekste İsrail’e rakip olabilecek en büyük güç Türkiye’ye diz çöktürülmesi ve sonrasında saf dışı bırakılması, yaşanan gelişmelerin özünü oluşturmaktadır. Dünyada oyun değiştirici olmayan Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervleri ile ilgili gelişmeler de bahse konu hedefe giden yoldaki araçlardan biri olarak kullanılmaktadır.
Bu bağlamda diğer kompleks devletlerinden; Filistin ve Ürdün’ün genel olarak “etkisiz”liği, son dönemde Lübnan ve Suriye’nin “kontrol”ünün tamamlanmış olması, Libya (Trablus tarafı) ve KKTC’nin somut bir desteği olamasa da şimdilik en azından Türkiye karşıtı safta yer almaması birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin kompleksteki “yalnızlığı” net olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim Türkiye son dönemde, yalnızlığını hafifletmek maksadıyla geçmişteki yaklaşımlarından uzaklaşarak Mısır’a yakınlaşma zorunluluğu hissetmektedir. Ancak Mısır’ın kendi gerçeklikleri sebebiyle söz konusu yakınlaşmadan fazlaca bir medet ummak yerine, ülke olarak kendimize daha çok güvenmek maksadıyla iç cephede birlikteliği sağlamaya yönelik uygulamaların yaşama geçirilmesi daha anlamlı görünmektedir.
Kaynakça
Özkütük, Y. (2025). Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi Çerçevesinde Doğu Akdeniz Kompleksi. Nobel Kitap.






