Doğu Akdeniz kompleksinde Deniz Yetki Alanları Sorunları ve Kamplaşma – 1

MDN İstanbul
  • |

Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük

Doğu Akdeniz kompleksinde; deniz yatağında keşfedilen doğalgazdan daha fazla pay alma çabasından kaynaklı “Deniz Yetki Alanları Sorunları (DYAS)”nı ve bu durumun bir çıktısı  olarak doğmakla birlikte, ilerleyen süreçte Batı’nın yönlendirmesiyle kompleks devletleri arasında çok daha derin bir jeopolitik mücadelenin enstrümanına dönüşen kamplaşmayı, 3 bölümlük bu yazı dizisinde ele aldım. Daha önceki yazılarımda Doğu Akdeniz’e ilişkin değindiğim bazı hususlara konunun doğası gereği bu dizide de değindim ve “tekrara düşme” şeklinde anlaşılmaması için bunu belirtmek istedim.

2019-2021 döneminde gündemde çok daha fazla yer bulan DYAS’ın popülaritesi günümüzde azalmasına rağmen, kamplaşmanın birçok bölgesel güvenlik sorunuyla birlikte “sebep-sonuç” sarmalı içinde varlığını devam ettirdiği ve Doğu Akdeniz’de görece sakin görülen suların daha geniş bir jeopolitik çatışmanın ön cephesine dönüştüğü bir realitedir. Kompleksteki gelişmeleri “anlama ve anlamlandırma” klavuzunda konunun başat bir yeri olduğunu değerlendirdiğimden, mümkün mertebe çok yönlü ve doğal olarak da okuması biraz zaman alacak şekilde konuyu irdelemeye çalıştım. 

Doğu Akdeniz kompleksi

“Bölge”; dünya jeopolitiğini daha iyi açıklamak maksadıyla coğrafi açıdan sınırları daraltarak dünyayı alt sistemlere ayıran, uluslararası ilişkiler açısından birbirine bağlı ve iç içe geçmiş alanlara gönderme yapan bir kavramdır. Diğer bir ifadeyle bölge, ortak güvenlik tehditleriyle bağlantılı olan ve güvenlik açısından birbirlerine bağımlı olan coğrafi olarak kümelenmiş devletleri tanımlarken, bu kümeler dünya sisteminin içine gömülü durumda bulunmaktadır. Aynı zamanda ulusal ve uluslararası güvenlik seviyeleri arasında bir ara seviye olarak bölgesel güvenlik seviyesi, uluslararası güvenliğin oluşturulmasıyla ilgili faaliyetlerin çoğunun gerçekleştiği sahnedir.

Bu yazı dizisine temel teşkil eden ve “bölge”yi esas alan teorik altyapıda; Kopenhag Okulu bünyesinde 2003’te mevcut hâline getirilen, güvenlik algılamalarına geniş bir perspektiften ve bölgesel seviyeden bakan Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi (BGKT) yer almaktadır. BGKT, bölgelerin özgünlüklerini yakalamaya ve ardından küresel fotoğrafı bu bileşenlerden bir araya getirmeye çalışan, “sentezlenmiş teoriler toplamı”dır. Jeopolitiğin güvenlik versiyonunu andıran ve yerel, bölgesel, küresel seviye analizlerini bir arada yapan BGKT’ye göre; dünyadaki tüm güvenlik endişeleri listelense ve bu endişelerin aktörlerle bağlantılarının çizildiği bir harita oluşturulsa, ortaya çıkan görüntü farklı yoğunluk derecelerini sergileyecektir. Bazı düğüm kümeleri yoğun bir şekilde bağlantılı olurken, diğer bölgeler sadece birkaç hatla kesişebilecek ve oluşan kümelerin çoğu bölgesel temelli olacaktır.

Teorinin temel mantığı, güvenlik ilişkilerine yön veren en etkili kriterler olan; tehdidi öncelikle yakın çevreden bekleme esaslı “coğrafi yakınlık” ile tarihsel ilişkiler, jeopolitik konular, güç dağılımı, kutupluluk, sınır anlaşmazlıkları, ortak kültür, işbirliği, komşuluk, ittifak, savunma, destek, rekabet, şüphe, korku vb. hususlardan beslenen, çıkar esaslı dostluk ya da düşmanlıklar etrafında gelişen güvenlik ilişkileri bütünü esaslı “güvenlik bağımlılığı” üzerine oturtulmuştur. Teorinin ana ürünü ise, “güvenlik sorunları birbirinden ayrı olarak anlaşılamayacak ya da çözülemeyecek kadar bağlantılı olan birimler bütünü”nü tanımlayan “Bölgesel Güvenlik Kompleksi (BGK)”dir. BGKT bünyesinde hâlihazırda var olmayan “Doğu Akdeniz BGK”; içerisinde yer aldığı Orta Doğu ve Avrupa BGK’ları ile herhangi bir BGK’ya dâhil olmadan yalıtkan kategorisindeki Türkiye’de, özellikle 2000’li yılların başından itibaren yaşanan dönüşümlerin sonucunda ortaya çıktığı iddia edilen, hakkında tartışmaların sürdüğü bir komplekstir.

Doğu Akdeniz'in bilimsel olarak kabul edilmiş coğrafi bir tanımı olmamakla birlikte, Uluslararası Hidrografi Örgütü’ne göre batı ve doğu olmak üzere iki havzaya ayrılan Akdeniz’in doğusundaki bölüm olan Doğu Akdeniz; Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları arasında Tunus’un Bon Burnu ile Sicilya Adası’nın batıya uzanan Lilibeo Burnu arasında çizilen hattın doğusunda kalan ülkelerin kıyılarıyla çevrili alandır. Devlet/aktör bazlı bakış açısıyla Doğu Akdeniz’in; sadece kıyıları değil, gerisindeki bölgeleri de (hinterland) kapsayan bir kompleks olduğunu ifade etmek gerekmektedir.

Doğu Akdeniz kompleksi yukarıda belirtilen coğrafi sınırlandırmanın bir ürünü olmakla birlikte, reel politik açıdan bölge devletlerinin/aktörünün Orta Doğu ve Avrupa’ya fiziki yakınlıklarına bağlı ilişki seviyeleri ve genel olarak krizlerin kümelendiği coğrafya olması sebebiyle, çoğu zaman zihinlerde Yunanistan-Arnavutluk kara sınırından Tunus-Libya kara sınırına uzanan hattın doğusunda kalan saha olarak algılanmaktadır. Bu algının somut çıktısı; Yunanistan, Türkiye, KKTC, GKRY (aktör), Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Ürdün, Mısır ve Libya olmaktadır. Doğu Akdeniz’e kıyısı olmayan Ürdün, çok yönlü bağları sebebiyle kompleksin “fahri üyesi” kabul edilmektedir.

Büyük fotoğraf

Soğuk Savaş Dönemi’nin sonunda resmîleşen “sosyalizm” pratiğinin yenilgisinin ve müteakiben 10 yıllık “ABD hazırlık süreci”nin ardından, 11 Eylül 2001’de başlatılan yeni süreçte hız kazanan dünyanın kaotik ortamının temelinde, rakipsiz kalarak vahşileşen ve hâlihazırda dünya genelindeki uygulamalarında sadece ton farkları olan “emperyalizm ve kapitalizm” ikilisi bulunmaktadır.

Bu bağlamda ABD; artık kendisinin küresel güvenliğin jandarması ve/veya müttefiklerinin doğal hamisi olmayı değil, çekim alanındaki devletlerin kendisine bağımlılığını sürdürürken aynı zamanda kendilerinin daha fazla güvenlik ile ekonomik işlerini çözümlemesini hedefleyen ve dünya hegemonyasını devam ettirmek isteyen küresel güç olarak konumlandırma aşamasındadır. Farklı bir ifadeyle ABD, mahallede kontrol altında tuttuğu küçüklü büyüklü devletlerin; kendisine olan sadakatlerinde bir eksilme olmaksızın her konuda “ellerini daha fazla taşın altına koyması”nı, kendisinin ise “mahallenin kabadayısı” olmaya devam etmeyi, yani yeni durumda “daha az vererek alma”yı hedeflemektedir. Hem yaşamın hem de dünyanın gerçekleriyle çok uyumlu olmayan bu hedefe, “çökmekte olan ABD (?)” tarafından ulaşılabilir mi göreceğiz veya gelecek nesiller görecek.

Bahse konu kaotik ortamın sebebini biraz daha somutlaştırdığımızda ise; ABD’nin bahse konu hedefini gerçekleştirme ve bunun karşısında savunma refleksi gösteren Çin ve Rusya ikilisinin başını çektiği grubun karşı çıkışı ile 1945 sonrasında ABD’nin sağladığı güvenlik şemsiyesinden yararlanarak ekonomilerini refah devletleri olmak için kullanan, ancak ABD’nin resti sonucunda sendeleyerek ne yönde ilerleyeceğine karar verme aşamasında olan Avrupa’nın politika pratikleri yer almaktadır.

Doğu Akdeniz esaslı gelişmeleri de yukarıda belirtilen ana çerçeve içerisinde okumak gerekmektedir. Bu bağlamda Mayıs 2025’te ABD Kongresi’nde oylanan ve komplekse ilişkin başat gelişmelerin sonuncusu olarak; Yunanistan, GKRY ve İsrail arasındaki savunma, enerji ve güvenlik işbirliğini kurumsallaştırmayı hedefleyen “H.R. 3307-Eastern Mediterranean Gateway Act” düzenlemesi, kompleksteki bu devletlerin/aktörün üyesi olduğu ve müteakip iki yazıda detaylarını ele alacağım kampın; geçici değil, kalıcı ve çok katmanlı bir yapıya dönüştürülmeye çalışıldığını göstermektedir. Yunanistan ve GKRY askerî altyapılarıyla, İsrail ise ileri teknoloji ve istihbarat kapasitesiyle bu mimarinin ana unsurları olarak Türkiye karşısında “öncelikle caydırma müteakiben eylem” maksatlı görevlendirilmiştir. Bu düzenleme ile Doğu Akdeniz, ABD tarafından yalnızca bir enerji havzası değil, kendisinin bölgesel güvenlik öncelikleriyle doğrudan bağlantılı bir jeopolitik alan olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda ABD Kongresi üzerinden kurumsallaştırılan her yapının; itiraz eden devletleri (burada Türkiye) sistem dışı ve sorunlu olarak işaretlemeyi ve sonunda türü fark etmeksizin taviz vermediğinde düşmanlaştırdığı da tarihsel bir tespittir.

Tarihsel süreçte Doğu Akdeniz’de birçok kompleks devleti, kompleks dışı güçlerin ve/veya bahse konu güçlerin kompleksteki vekillerinin boyunduruğu altında kalmış ve buna bağlı olarak kendi özlerini “sözde” bağımsız devletlerine yansıtamamış, yansıtmalarına izin verilmemiştir. Günümüzde ABD çıkarlarını devam ettirmek/sağlamak esaslı “önden liderlik yerine geriden destek” olarak şekillenen yeni ABD politikası, artık bölge devletlerine “dış güçlere bağımlılık zihniyetinden, bölge içinde bir arada yol yürümenin getireceği sinerjiden yararlanma zihniyetine” geçmek için, belki bir fırsat sunmaktadır. Bu bağlamda birçok kök sebep ve mevcut durum dikkate alındığında; “başarılması imkânsıza yakın”, “teoride kalmaya mahkûm” gibi görünmesine rağmen, küresel güçlerin ve/veya vekillerinin hükümranlığından nispeten kurtulmuş bölgesel bir sistem kurmak, en geçerli hâl tarzı olarak gözükmektedir. Aksi takdirde, sömürü düzeninin sürdürülmesi maksadıyla; vekalet savaşlarının, iç bölünmelerin, tekrarlayan çöküşlerin vb. olumsuzlukların kompleksin farklı ülkelerinde, farklı şekillerde ve yoğunluklarda devam etmesi kaçınılmazdır.

Dizinin ikinci yazısında; doğalgaz ve Deniz Yetki Alanları Sorunları konularını ele alacağım.

Bunu Paylaşın