Gemi geri dönüşüm sektörü, hizmet dışına çıkarılacak ekonomik ömrünü tamamlamış gemilerin ekonomiye geri kazandırılması süreçlerini barındıran denizcilik sektörü bileşenidir. Nispeten ekonomi temelli detayları içeren teknik bir sektör olduğu belirtilebilir. Bu nedenle, daha önceki yazılarımda güncel durumunu açıkladığım gemi inşa sektörünün gelişimine ve ilerlemesine de katkı sağladığı ifade edilmelidir. Çünkü, geri kazandırılan gemiler arttıkça yeni siparişler hızlanır. Hizmet dışına çıkarılması gereken gemiler, güncel gerekliliklere uyum sağlayacak gemilerle yer değiştiriyor olduğundan sektörün sürdürülebilirliğine katkı sunarak siparişlerin artışını temin eder.
İMEAK DTO verilerine göre 20 ila 35 yıl arasında ömre sahip olan bir gemi geri dönüştürüldüğünde, enerji yüzde 74 ve hammadde kaynakları yüzde 90 oranında korunmaktadır. Bununla birlikte su tüketimi yüzde 40, atık su kaynaklı kirlilik yüzde 76, hava kirliliği yüzde 86 ve maden atıkları yüzde 97 oranında azalma göstermektedir. Genel olarak geri dönüşüm sektörünün çevresel ve mali anlamda katkıları yapıcı olanaklarıyla karşımıza çıkmaktadır.
Uluslararası denizcilik ekonomisi dâhilinde gemi geri dönüşümü üzerine ihtisaslaşan şirketler vardır. Ülkemiz, bu ihtisaslaşma sahasında varlık gösteren önemli şirketlere sahip ülkelerin başında gelmektedir. Diğer bir deyişle Türkiye Cumhuriyeti, global gemi geri dönüşüm endüstrisinde faaliyet gösteren lider ülkelerden biri olarak, küresel anlamda dikkat çeken bir konuma sahiptir.
2023 ve 2024 yıllarına ait Clarksons Research Services Limited verilerine göre ülkemiz, gemi geri dönüşüm sektöründe söküme alınan gemi sayısı özelinde bakıldığında, Bangladeş ve Hindistan’ı takiben dünya üçüncüsü olmuştur. En son verileri ifade eden aşağıdaki grafikte de görüldüğü üzere, Türkiye’de 78 adet geminin geri dönüşümü tamamlanmıştır.

Türkiye özelinde bakıldığında özellikle İzmir Aliağa Bölgesi, burada toplu olarak konumlanan tesisler nedeniyle, bu iş kolunun yoğunlaştığı bölgeyi işaret etmektedir. Bölgede bulunan firmalar, özellikle coğrafi konumu sayesinde yabancı rakiplerinden sıyrılmış olup, AB ve OECD içerisinde ayrıcalıklı yeriyle kendini göstermektedir. Zira Türkiye, Akdeniz coğrafyasında bulunup bu sektörde hizmet sunan OECD üyesi tek ülke olduğu için, sektörel avantajlara sahiptir.
Ülkenin coğrafi konum avantajına ek olarak, OECD ve 2018 yılından bu yana uygulanan AB Geri Dönüşüm Yönetmeliği başta olmak üzere AB tarafından talep edilen kurallara uyum sağlama becerisine sahip Türk geri dönüşüm firmaları, yabancı rakiplerine karşı üstünlüğünü korumaya devam etmektedir. Aliağa Bölgesi’nde bulunan 22 tesisten 11’i, AB Geri Dönüşüm Yönetmeliği’ne uygun olarak hizmet verdiğinden, Türkiye’nin avantajlı konumu korunmaktadır.
Bu özellikleriyle Türkiye gerek OECD gerek AB içerisinde gemi geri dönüşüm alanında lider statüsündedir.
Genel olarak gemi geri dönüşüm sektörü, bu alanda bilgiye sahip iş gücüne ihtiyaç duyar. Emek talebi yüksek olan bir sektör olarak bu alanda aktif faaliyet gösteren firmalarda doğrudan ve bu sektörle ilişkili diğer firmalarda dolaylı olarak istihdam yaratıcı bir özelliği vardır. Bu sektördeki gelişmeler ülkemizin sahip olduğu kaliteli iş gücünü artırırken, kalifiye iş gücümüz uluslararası sahada avantaj elde etmemize yardımcı olmaya devam etmektedir.
Burada bahsi geçen istihdam olanaklarına ek olarak gemi sökümü işi, hurda malzeme çıktısı sağlar. Geri kazandırılan gemilere ait işlemlerin akabinde ortaya çıkan tüm ekipman ve malzemeler, ülke içinde kullanım alanına sahiptir. Diğer bir deyişle söküm sonrası ulaşılan malzemeler, hâlihazırda ülke içinde ihtiyaç duyulan malzemeler durumundadır. Örneğin, söküm sonrası elde edilen hurda hemen o bölgede bulunan demir çelik fabrikaları tarafından kullanıma alınarak sektörel fayda sağlamaktadır.
Bahsi geçen istihdam faydası ile hurda kullanımına ilişkin bu iki önemli menfaat alanı, Türkiye’yi bu alanda varlık göstermeye iten unsurları ifade etmektedir.
Türk gemi geri dönüşüm sanayisi hakkında güncel bilgileri paylaştığım bu yazımı takiben aralık ayında, denizcilik sektörünün unsurlarını açıklamaya devam edeceğim. Bir sonraki yazımda bu unsurlardan olan kıyı yapıları hakkında yazacağım.
1938 yılının Kasım ayında yürürlüğe giren Montrö Boğazlar Sözleşmesi
Kurtuluş Savaşımızın başarıyla tamamlanmasına müteakip imzalanan Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu metnidir. Bu dönem ortaya çıkan Boğazlar Meselesi de Lozan ile birlikte belirli şartlara haiz olarak düzenlendi. Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenlik hakkını sınırlandıran bu düzenleme iki önemli şartı taşıyordu: Milletler Cemiyeti, devletler arası barışta aktif role sahip olmalıydı ve genel silâhsızlanma sağlanmalıydı. Fakat bu şartlar, 1930’lu yılların o çok bilindik kargaşa hâli içerisinde yerine getirilemiyordu. Hâliyle bu şartlar yerine gelmedikçe Türklerin kendi topraklarında sınırlandırılmış olması anlamını yitiriyordu. Zira, bölgede güvensizlik artarken, Türkiye Cumhuriyeti de kendi savunmasını sağlamak üzere adım atmayı gerekli gördü.
1933 yılından 1936 yılına kadar Boğazlar Sözleşmesi’nin değişmesi gereğini aktif bir çaba içerisinde anlatmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti, 1936 yılının Nisan ayında Lozan taraflarına bir nota verdi. Bu notadaki en mühim vurgu, Avrupa’nın kaotik ortamında kendi savunması ve güvenlik temini için Türkiye’nin Boğazları askerîleştirmesi talebiydi. Bu haklı talebe olumlu yaklaşan devletler, durumu değerlendirmek üzere haziran ayında İsviçre’ye bağlı Montrö’de bir araya geldi.
Dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Türkiye’yi temsil ediyordu. Burada gerçekleştirilen konferans neticesinde 20 Temmuz 1936’da Boğazlar Sözleşmesi’nin yerini Montrö Sözleşmesi almış oldu. Sözleşme; Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve İtalya arasında imzalanarak, 9 Kasım 1936’da yürürlüğe girdi. Böylece Türkiye, Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarını yeniden tesis etmiş oldu.
29 maddeden oluşan bu sözleşme, Boğazların barış ve savaş durumunda nasıl kullanılacağını açıklıyor, ticari ve savaş gemilerinin seyir usullerini belirliyor ve ayrıca Karadeniz’de bulunan devletlerin güvenliğini temin ediyordu. İmzalanan protokolde;
- Türkiye, mezkûr Mukavelenamenin mukaddemesinde tarif edilen Boğazlar mıntıkasını derhal yeniden askerîleştirebilecektir.
- 15 Ağustos 1936 tarihinden itibaren Türkiye Hükûmeti, mezkûr Mukavelenamede tasrih edilen rejimi muvakkaten tatbik edecektir.
- İşbu Protokol bugünkü tarihten itibaren muteber olacaktır.
Aslında yirmi yıllık süreyle imzalanan bu sözleşme, imzacı devletlerin herhangi bir feshi olmadığından varlığını korudu. Yıllar içerisinde içeriği değişmese de ayrıca çıkarılan tüzükle düzenlenen konular olmuştur; fakat sözleşmenin mevcut durumu, onu hâlâ yürürlükte olan en eski sözleşmelerden biri hâline getirmiştir.
Bu Sözleşme, Büyük Önderimiz Atatürk’ün, Lozan’dan onun vefatına kadar geçen süre içerisinde en önemli jeopolitik başarılarından biri oldu. Ayrıca da Yurtta Sulh, Cihanda Sulh sözünün önemini Karadeniz üzerinden her daim görmemizi sağlıyor. Cumhuriyet tarihimizden gelen bilgeliklerin ve gerçekçi öngörülerle atılmış olan adımların mirasını taşımaya devam ediyoruz.



Tamamı için kaynak: İsmail Soysal, MONTRÖ BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ, https://islamansiklopedisi.org.tr/montro-bogazlar-sozlesmesi





