Okuyucularımız için kendi alanlarında yetkin üç isimden konuyla ilgili görüş aldık.
Güvenlik Politikaları Uzmanı Burak Yıldırım
İran’ın izlediği stratejiyi doktrinel açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
İran’ın mevcut askerî envanteri ve erişebileceği potansiyel kapasite dikkate alındığında, izlediği stratejiyi salt “doğru” veya “yanlış” kategorileriyle değerlendirmek pek mümkün değildir. Zira İran’ın önünde stratejik bir alternatif bulunmamaktadır. Belirli modern askerî platformları tedarik etme veya yerli imkânlarla üretme kabiliyeti sınırlı olduğundan, elindeki asimetrik imkânlarla bir caydırıcılık mimarisi tesis etmeye çalışmaktadır. Mevcut rejimin bekasının en somut dayanağı, güvenlik bürokrasisi, yani genel bir tanımla Devrim Muhafızları Ordusu’dur. Stratejik bağlam bu zemin üzerine kurulduğu ve ideolojik düzlemde kitlelere sunulabilecek argümanların toplumsal karşılığı kalmadığı için, İran adına bu denklem bir zorunluluk arz etmektedir. Kuşkusuz, geride bıraktığımız yaklaşık bir aylık süreçte ve 2024-2025 çatışmalarında İran’ın siyasi hedeflerine ulaşmış olması, bu stratejinin operasyonel düzeyde işlevsel olduğunu kanıtlamaktadır. Yine de bu stratejik modelin sonsuza dek sürdürülebilir veya mutlak surette başarılı olması mümkün görünmemektedir.
Sizce ABD stratejik hedeflerine vakıf mı?
ABD, askerî ve operasyonel düzeyde yüksek başarılar elde etse de Vietnam Savaşı’ndan bu yana süregelen kronik bir stratejik döngünün içinde kaybolmaktadır. Askerî zaferlerini, nihaî politik amaçlarına ulaşmak adına araçsallaştırmakta (nesneleştirmekte) başarısız olmaktadırlar. Hasımlarını sahada mağlup etmekte zorlanmasalar da başlangıçta belirlenen politik hedeflere ulaşamamaktadırlar. Bir süre sonra tablo, ABD’nin sadece kapasitesi yettiği için gerçekleştirdiği, stratejik derinlikten yoksun işgallere dönüşmektedir. İdeolojik bir temeli ve ahlâki bir gerekçesi bulunmayan savaşlar, ABD kamuoyu tarafından desteklenmediği gibi, uluslararası alandaki en sadık müttefikleri bile ABD ile aynı hizada görünmekten imtina etmektedir. İran hadisesi üzerinden örneklendirecek olursak; savaşın başlangıcında dört gün içinde İran halkının ayaklanarak rejimi tasfiye edeceğini öngören ABD, bugün itibarıyla rejimle yeniden müzakere masasına oturmak için diplomatik teklifler üretmektedir. Dolayısıyla ABD’nin stratejik bir belirsizlik içinde olduğunu saptamak için derin bir uzmanlığa gerek kalmamaktadır.
İran’da mevcut rejim dış müdahale yoluyla dönüştürülebilir mi?
Her ülkedeki siyasi rejim, dış müdahalelerle değişikliğe uğrayabilir; ancak mesele bu müdahalenin nasıl tasarlandığı ve icra edildiğiyle ilintilidir. İran, onlarca yıldır ağır ambargo ve yaptırımlarla mücadele etmesine rağmen rejimini idame ettirmeyi ve savaşı bölgesel ölçeğe taşımayı (projeksiyon yapmayı) başarabilmektedir. Mevcut savaş gündeminin ötesinden bakıldığında; İran’ın vekalet savaşları ve nükleer programı tüm bölge ülkelerini, hatta küresel aktörleri tehdit etmektedir. Rasyonel karar alma mekanizmalarının işletilmediği bir rejimin bu kabiliyetleri ve operasyonel tarzı, er ya da geç stratejik bir hedef seçecektir. Ancak bugün dünya kamuoyunun İran’a yönelik müdahale ekseninde konsolide olamamasının sebebi, müdahale motivasyonunun hukuki ve ahlâki gerekçelerden ziyade farklı çıkar odaklı kaynaklardan beslenmesidir. Kimse ABD ve İsrail’in, İran halkının maruz kaldığı baskılar nedeniyle harekete geçtiğini iddia edemez. Bu girift paradigmanın doğru anlaşılması gereken bir diğer boyutu da şudur: İran’daki rejimin dönüşümü, ABD-İsrail müttefiki olan ve İbrahim Anlaşmaları’na taraf olan ülkelerdeki rejimlerin geleceğine de göbekten bağlıdır. Bu durum çok daha geniş bir tartışma konusu olmakla birlikte; nihai olarak İran’ın bölgedeki diğer rejimlerle organik bir form oluşturduğunu ve birbirlerini tamamladıklarını söylemek yeterli olacaktır.
Avrupa ülkelerinin GKRY’yi koruma gerekçesiyle Kıbrıs çevresine deniz gücü sevk etmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Kıbrıs’ın güneyindeki illegal yönetimin, Kıbrıs Anayasası’na aykırı olarak attığı adımların bir yenisiyle karşı karşıyayız. Bu durumun bir emrivaki (oldubitti) yaratılarak yeni bir “çözümsüzlük rejimi” inşa etme çabası olduğu söylenebilir. Güneydeki hukuk dışı yönetimin Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nı ihlâl ederek attığı bu adımlar, paradoksal olarak Türkiye’nin Ada’daki askerî varlığının meşruiyetini pekiştirmektedir. Zira Kıbrıs Barış Harekâtı’nın nihai gayesi anayasal düzenin yeniden ihyasıydı; ancak güneydeki yasadışı yapının bu düzeni 50 yılı aşkın süredir sistematik olarak aşındırdığını görmekteyiz. Kıbrıs Adası’nın her bir metrekaresi; Türkiye, Birleşik Krallık ve Yunanistan’ın garantörlük sorumluluğu altındadır. Kıbrıs Türk halkının kurumsal ve siyasi onayı olmaksızın herhangi bir yabancı gücün bölgede konuşlanması uluslararası hukuka aykırıdır. Türkiye, Kıbrıs’ın her bölgesine güvenlik mimarisi kurma, görev kuvveti sevk etme ve gerekli tedbirleri alma hakkına haizdir.
Hava savunma sistemlerinin önemi bağlamında Türkiye’nin stratejik yol haritası ne olmalıdır?
Yaklaşık otuz yıldır stratejik düzeyde hatalar yapıldığı gerçeği artık genel kabul görmüş bir durumdur; dolayısıyla bu tespitin tekrarı işlevsel bir fayda sağlamamaktadır. Öncelikle idrak edilmesi gereken husus şudur: Modern balistik füze tehditlerine karşı modern hava savunma sistemleri ancak belirli bir saturasyon noktasına kadar karşılık verebilir. Etkin bir entegre hava savunma sisteminin, ABD dâhil tek bir devlet tarafından müstakil olarak işletilmesi teknik ve mali açıdan mümkün değildir. Bu sorun sadece finansal veya teknik kapasiteyle sınırlı değildir. Türkiye özeline dönecek olursak; NATO desteğinin daha işlevsel hâle getirilmesi, stratejik opsiyonlar arasında her zaman korunmalıdır. Türkiye, kendi üretimi olan katmanlı hava savunma sistemleriyle belirli bir olgunluk seviyesine ulaşacaktır; ancak bu sistemlerin Patriot, SAMP-T veya S-400 gibi rüştünü ispatlamış platformların seviyesine erişmesi zaman alacaktır. Bu süreçte, teknolojik yetkinlik kazanımını hızlandıracak her türlü teknoloji transferi kanalı zorlanmalıdır. Tüm teknik kabiliyetlere erişilse dahi, seri üretim safhasına geçiş ve lojistik tedarik planlaması devasa bütçeler gerektiren süreçlerdir. Türkiye’nin bu alanda önümüzdeki 10 yılı aşkın süre boyunca ciddi sermaye tahsis etmesi gerekecektir. Tüm bu yatırımlara rağmen, her balistik füzeye karşı yüzde 100 önleme kapasitesi edinmek teknik olarak mümkün olmayacağından; bu varlıklara ek olarak farklı caydırıcılık unsurları da geliştirilmelidir. Bu gerekliliklerin temini, ne yazık ki Türkiye’nin tek başına üstesinden gelebileceği ölçekte meseleler değildir.
Türkiye’ye isabeti vuku bulan füzeler hakkındaki çelişkili beyanatları nasıl yorumluyorsunuz?
İlgili füzelerin, ilgili bakanlıkça paylaşılan telemetri ve radar verilerine göre İran topraklarından ateşlendiği anlaşılmaktadır. İran kanadından gelen çelişkili resmî açıklamalar da bu teknik ihtimâli kuvvetlendirmektedir. Bu konjonktürde Türkiye’nin önündeki seçenekler kritiktir: ABD ve İsrail safında İran’a yönelik bir askerî harekâta fiilen iştirak edebilir mi? Kendi egemenlik haklarına yönelik saldırılara verilmesi gereken mukabele-i bilmisil ne olmalıdır? Türkiye tarafında yanıtlanması gereken çok sayıda stratejik soru mevcuttur. İran tarafında ise son dönemde doktrinel olarak popülerleşen “Mozaik Savunma Doktrini” (Mosaic Defense) üzerinde durulmalıdır. Bu doktrinin uygulanabilmesi için her askerî birimin, kriz anlarında otonom olarak izleyeceği protokollerin önceden belirlenmiş olması gerekmektedir. Görünen o ki İran, kriz senaryolarında Türkiye’de hedef alınacak kritik noktaları önceden listelemiş ve birliklerini bu doğrultuda mobilize etmiştir. Bu, bir varsayımın ötesinde somut bir tehdit tanımıdır. Bu husus daha derinlemesine analiz edilmeli ve savunma refleksleri sadece konjonktürel siyasi ilişkilere terk edilmemelidir.
Çatışmaların süresi ve olası maliyeti hakkındaki öngörüleriniz nelerdir?
Nihayete ermesi öngörülmeyen, sürdürülebilir bir savaş konjonktürü ile karşı karşıyayız. Çatışma yoğunluğu mevsimsel veya dönemsel dalgalanmalar gösterse de bölgedeki “savaş rejimi” varlığını sürdürecektir. İran’da mevcut rejimin sükutu veya dönüşümü bir son teşkil etmeyecektir. İsrail, 1967 sınırlarına çekilmediği ve tam manasıyla silâhsızlanmadığı müddetçe saldırgan politikalarını (agresyonunu) sürdürecektir. İsrail’in dış politikası, güvenlik doktrini ve toplumsal dinamikleri Türkiye’de yeterince rasyonel analiz edilememekte; birçok değerlendirme komplo teorilerinin gölgesinde kalmaktadır. İsrail hâlihazırda Güney Lübnan’ı fiilen ilhak etme stratejisi gütmektedir ve bu durum sadece dini dogmalar veya mitolojik referanslarla açıklanamaz. İsrail’in konvansiyonel ve nükleer silâhlanma düzeyi, bölge genelinde bir güvenlik ikilemi (security dilemma) ve silahlanma yarışı tetiklemiştir. Bu yapısal temel değişmediği müddetçe, çatışmaların kalıcı olarak sonlanması mümkün görünmemektedir.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.







