Okuyucularımız için kendi alanlarında yetkin üç isimden konuyla ilgili görüş aldık.
İlginizi çekebilir:
Deniz ticareti ve güvenliği – 1

İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İdeaPolitik Siyasi Araştırma ve Düşünce Enstitüsü Genel Direktörü Prof. Dr. Can Kakışım
ABD ve İsrail hem kendi ülkelerindeki kamuoyu baskısına hem de uluslararası toplumun eleştirilerine ne kadar süre dayanabilir?
Bu konuda ABD ile İsrail arasında bir ayrım yapmak gerekir. İki ülkenin öncelikleri, kamuoyu yapıları ve uluslararası toplumdan gelecek eleştirilere direnme güçleri farklıdır. Dolayısıyla birbirlerinden farklı bir profil ortaya koyacaklardır. İsrail içerisinde İran’ı önemli bir tehdit olarak değerlendiren ve tasfiye edilmesi gerektiğini düşünen ciddi bir kesim mevcut. ABD ise bu konuda daha kırılgan bir noktada. Ülkede hâlihazırda “Bu savaş bizim çıkarlarımızı tehdit eden bir savaş değil. İran bizim için herhangi bir tehdit oluşturmuyordu ve biz İsrail için bu savaşa girdik” diyenler bulunuyor. Savaş uzadıkça ve maliyeti arttıkça ABD kamuoyunun daha fazla savaş karşıtı bir noktaya evrilmesi beklenir. Nitekim İran, ABD’nin maliyetini artırmak amacıyla bölgedeki bazı ABD üslerine saldırılar düzenlemişti. Bu saldırıların başarı oranının artması ve Amerikan asker kayıplarının yükselmesi durumunda Trump yönetimi üzerindeki iç baskı da artacaktır. Uluslararası baskı zaten mevcut. Bu nedenle İsrail için olmasa da ABD açısından savaşın sonu daha hızlı yaklaşabilir.
Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilim, mevcut savaşı bölgesel olmaktan çıkarıp orta-uzun vadede küresel bir krize dönüştürür mü?
Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gelişmeler nedeniyle süreç, en azından ekonomik açıdan şimdiden küresel bir krize dönüşmüş durumda. Enerji fiyatlarındaki yükseliş her sektörü etkiliyor ve savaşla ilgisi olmayan ülkeler dahi bu durumdan zarar görüyor. Süreç devam ettikçe ödenecek maliyet artacaktır. Bu durum yalnızca ekonomiyle sınırlı kalmayıp, çok sayıda ülkeyi etkileyebilecek ciddi bir siyasi ve hatta askerî krize de dönüşebilir. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’ndaki sorunun çözülmesi, yalnızca ekonomik dengelerin sağlanması açısından değil, olası küresel bir siyasi krizin engellenmesi bakımından da büyük önem taşımaktadır.
İran’ın bu Boğazı uzun süreli kapatma ihtimâli ne kadar gerçekçi? Böyle bir adımın küresel sonuçları neler olur?
İran’ın Hürmüz Boğazı’na yönelik hamlesi son derece gerçekçi ve aynı zamanda anlaşılabilir. Çünkü burada asimetrik güçler arasında bir savaş söz konusu. ABD ve İsrail, İran’a kıyasla birçok alanda daha avantajlı konumda. İran’ın elinde savaşın gidişatını etkileyebilecek sınırlı sayıda araç bulunuyor ve bunlardan biri de Hürmüz Boğazı. Bu nedenle İran, bu aracı olabildiğince rasyonel kullanmaya çalışıyor. Vermek istediği mesaj ise açık: Benim de elimde bazı kozlar var ve bunları kullanırsam savaş herkes için daha maliyetli hâle gelir. Bu da uluslararası diplomasinin devreye girmesi gerektiğine işaret ediyor. İran’ın bu yaklaşımı, içinde bulunduğu koşullar göz önüne alındığında mantıksız ya da gerçekçilikten uzak değildir. Aksine realist dış politika anlayışının bir örneği olarak değerlendirilebilir.
Bu durum enerji fiyatlarını ve küresel ekonomiyi nasıl etkiler? Yeni bir enerji krizi kapıda mı?
İran bu süreçte tüm ülkelere aynı şekilde davranmıyor. Özellikle Çin ve Rusya gibi kendisine daha yakın ülkelerin gemilerinin geçişine engel olmazken; ABD, İsrail, Ukrayna, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi İran’a karşı düşmanca tavır içinde olduğunu düşündüğü ülkelerin gemilerine kısıtlamalar getiriyor. Bunun yanında, diğer ülkelerin geçişine izin verirken ödemelerin Çin Yuanı üzerinden yapılmasını şart koşuyor. Bu durum, ABD’nin uzun yıllardır sürdürdüğü petrodolar sisteminin sarsılmasına neden olabilir. Nitekim Trump yönetimi bu hamleye sert tepki göstermiş ve İran’ı enerji tesislerini hedef almakla tehdit etmiştir. Bu gelişmeler, küresel bir krizin ayak sesleri olarak değerlendirilebilir. Aynı zamanda sistemsel bir değişimin ve kısmî bir yapısal dönüşümün de önünü açabilir. Hâlihazırda petrol fiyatları (mart sonu) 104 dolar seviyelerinde bulunuyor ve en kötü senaryoda 180-190 dolar bandına çıkabilir. Bununla birlikte, devletlerin İran’ı ikna etmeye yönelik diplomatik adımlar atması ve ara çözümler üretmesi de mümkün görünüyor.
Bu savaş gerçekten bir “ulusal güvenlik” meselesi mi, yoksa küresel sermayenin çıkarlarının bir sonucu mu?
Savaşın merkezinde İsrail’in bölgesel dizayn planları yer alıyor. İsrail, kendisi için güvenlik riski oluşturabilecek hiçbir ülke ya da rejimin varlığına tahammül etmiyor ve bunları tasfiye etmeye çalışıyor. Bu bakımdan mesele esas itibarıyla İsrail’in güvenliği meselesi. Ancak burada dikkat çekici olan, küresel sermaye ile İsrail politikalarının büyük ölçüde örtüşmesidir. Dünyanın farklı ülkelerinde faaliyet gösteren ve küresel sermayenin parçası olarak görülen birçok yapı, uzun süredir İsrail ile söylem ve eylem birliği içerisinde hareket ediyor. Bu nedenle söz konusu savaş, İsrail’in güvenlik algısı temelinde şekillenirken, aynı zamanda küresel sermayenin çıkarlarıyla da örtüşen bir yapı arz ediyor.
Büyük güçler bu krizi çözmek mi yoksa yönetmek mi istiyor?
Büyük güçler, özellikle Batı ülkeleri, bu savaşta büyük ölçüde İsrail’den yana bir tutum sergiliyor. Bu durumu küresel sermayeden bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Eğer küresel sermaye, devletlerin politikalarını şekillendiren bir güç odağıysa, bu ülkelerin yalnızca kendi halklarının çıkarlarını değil, aynı zamanda bu yapının beklentilerini de dikkate alarak hareket ettiği söylenebilir. Bu çerçevede İsrail’in hassasiyetlerinin gözetilmesi şaşırtıcı değildir. ABD özelinde ise uzun süredir tartışılan “Epstein meselesi” ve bunun yarattığı siyasi baskılar da gündemde. Bu bağlamda bazı siyasetçilerin İsrail çizgisinde hareket etmekten başka bir seçeneklerinin olmadığı yönünde yorumlar yapılmaktadır. Trump yönetimine yönelik eleştirilerin önemli bir kısmı da bu noktada yoğunlaşmaktadır.
Türkiye bu gerilimde nasıl bir denge politikası izlemeli?
Türkiye’nin bu süreçte öncelikle İsrail’in bölgesel politikalarına karşı net bir duruş sergilemesi gerekiyor. Ancak İran’ın da bölge ülkeleri açısından bir güvenlik riski oluşturabileceği göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle Türkiye, bir yandan İsrail’in yayılmacı politikalarına karşı çıkarken, diğer yandan İran’ı bölgesel güvenlik risklerini azaltmaya yönelik adımlar atması konusunda uyarmalıdır. Aynı zamanda İran’ın demokratikleşmesi ve halkın beklentilerine cevap verecek bir dönüşüm sürecine girmesi yönünde çağrılar yapılması da önem taşımaktadır.
Bu gerilimin başka ülkelere sıçrayarak daha büyük bir çatışmaya dönüşme ihtimâli var mı? Savaşın yayılma riski ne düzeyde?
Bu üç ülke dışındaki diğer ülkelere askerî anlamda yayılmasını kısa vadede çok gerçekçi görmüyorum. Çünkü sürecin nükleer boyutu da bulunuyor. Nükleer güçlerin dâhil olduğu bir savaşta her ülke için risk ve maliyet oldukça yüksek. Özellikle ABD gibi uzak coğrafyalardan müdahil olmayan ülkeler açısından böyle bir savaşın parçası olmak daha da maliyetli olacaktır. Ancak savaş, askerî olarak yayılmasa bile siyasi ve ekonomik etkileriyle tüm dünyayı etkilemeye devam edecektir. Nitekim hâlihazırda birçok ülke bu süreçten olumsuz etkilenmiş durumda. Önümüzdeki süreçte hem etkilenen ülke sayısının hem de bu etkinin şiddetinin artması beklenmektedir.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





