Türkiye Cumhuriyeti bu bölgede bir güç olarak bölgesini dengede tutmaya çalışan bir konumdadır. Önce 100 yıl geriye dönelim. O dönem bölgesini korumaya ve dengede tutmaya çalışan ancak buna gücü kalmayan Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkıp Sevr Antlaşması ile parçalanıp yok edilmesi, Batı dünyasının en büyük tarihsel arzusu idi. O dönem müttefikimiz Almanya bile Kudüs elimizden çıktığında sevinen, harp esnasında Kapitülasyonların askıya alınmasına da itiraz etmesi aslında tek başımıza kaldığımızın bir göstergesidir. Demek ki Batı’nın tarihsel düşüncesi ortaktır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması Batı’nın bu bölgedeki hayâllerini ertelemiştir. Hattâ tarihsel bir kine ve öç almaya gidecek düşünce yapısı oluşmuştur. Nasıl oluşmasın ki…
Başta ABD olmak üzere ve onun destekleyicisi Birleşik Krallık (BK) ile emperyalist politikalardan pay almaya çalışan Fransa gibi Batı ülkeleri hâlâ Birinci Dünya Savaşı sonundaki paylaşımın sıkıntısını yaşamaktadırlar. Savaşı kazananların, 24 Temmuz 1923 Lozan’da yapılan Barış Antlaşması ile geçmişte kazandıkları imtiyazlar ve savaş sonrası dâhil Antlaşmadaki tüm maddeleri kaybedip boyun eğdiği bir tarihtir.
Nasıl hazmetsinler bu tarihi? Birleşik Krallık ve taşeronu Yunan Ordusu İzmir’de denize dökülmüş, Birleşik Krallık’ın Başbakanı istifa edip siyasi hayatı bitmiş ve bütün sömürgelerinde özgürlük hareketleri başlamıştır. O kadar ki Büyük Elçiliğini Ankara’ya 2 yıl taşımamışlardır. O kadar ki tüm zamanların büyük dâhisi Atatürk’ü görmek için Birleşik Krallık’ın Kralı Çanakkale’de ölen askerlerin mezarlarını ziyaret bahanesi ile Türkiye’ye gelmiş ve gayri resmî olarak dâhinin ayağına gitmiştir. BK tarihinde bu tür bir protokol harici ziyaret hiç olmamıştır. ABD Lozan Barış Antlaşması’nı uzun yıllar Parlamentosu’nda onaylamamıştır. Nasıl onaylasın ki sadece Anadolu’da ABD’nin açtığı 300’ü aşkın misyoner okulu kapatılmıştır. Sonuçta galiplerin mağlup olup tüm avantaj ve imtiyazlarını yitirdiği bir dönem yaşanmıştır. Bu küçük tarihsel örneklerle ABD ve Batı dünyasının Türkiye’ye bakış açısına özellikle Lozan Barış Antlaşması’nı hâlâ hazmedemedikleri gerçeği ile bakmak gerekir.
Bu coğrafya dünyanın en sorunlu ve karmaşık bölgesidir.
Orta Doğu, Fransa’nın Napolyon tarafından Mısır’a karşı yürüttüğü askerî harekâttan başlayıp Birinci Dünya Savaşı sonunda menfaatlerin paylaşılamadığı kesin bir bataklık coğrafyasına dönüşmüştür. Türkler bu bölgeyi 400 yıl yönetmiştir.
Kafkasya, Rus Çarlığı’nın bölgeyi ele geçirip daha sonra da Bolşevik rejimin gereği adaletsiz sınırlar çizilerek halk cumhuriyetlerin kurulması ile bir başka bataklık oluşmuştur. Türkler bu bölgeyi 350 yıl yönetmiştir.
Balkanlar, “93 Harbi” olarak bilinen 1877/78 Rus Savaşı sonucunda oluşan ve etnik yapılara bakılmaksızın devletlerin ortaya çıkıp sınırların çizilmesi ve Balkan Savaşı sonunda da daha da karmaşık duruma gelmiştir. Bu bölge yeni bir Balkan ve dünya savaşı çıkaracak bir bataklıktır. Türkler burayı 450 yıl yönetmiştir.
Bu üç bölge öyle bir bataklık hâline gelmiştir ki, bataklığa düşen kimseyi bir başka kimsenin kurtarmaya gitmediği gibi gideni de içine çeken bir durumdadır.
Bu karmaşık bölgede bataklığa bugüne kadar düşmeyen ancak ayakları yavaş yavaş girecek duruma gelen Türkiye Cumhuriyeti bölgede dengeyi kurma görevini üstlenmelidir.
Kafkasya şu ân ABD’nin Gürcistan’ı mevcut rejime karşı halkı ayaklandırma politikası hariç durağan durumdadır. Ancak Zengezur koridorunun ABD’ye 99 yıllığına kiralanması ve paralı askerler ile korunması bataklığın yakın bir gelecekte zehirli gazlarının (Rusya’nın) fokurdamasının başlayacağının bir işareti olabilir. Bölgede Türk ve Azerbaycan ittifakı ile Türk Devletleri Teşkilatı’nın siyasi varlığı bir denge unsuru olarak değerlendirilmelidir.
Balkanlar’da Arnavutluk Yunanistan arasındaki Epir bölgesi, Makedonya Yunanistan arasındaki devlet ismi, Türkiye ile olan malûm çözüm arayan konular ve eski Yugoslavya sınırları içindeki tehlikeli durağan duruş AB üyeleri olmaları ve askerî olarak NATO İttifakı’nda bulunmaları gelecekte bataklığın yeniden kaynamasına bir engel gibi görünse de dikkat edilmesi gereken bir coğrafyadır. Bu bölgede de denge unsuru Türkiye’dir.
Sonuç olarak Türkiye’nin Orta Doğu’da stratejisi şunlar olmalıydı. Birincisi, Suriye’deki Kürtlerin denize açılmasını önlemek. Bu kısmen yapıldı ama öncesinde sınırlarımıza kabul edip bizim üzerimizden harekâta katılmaları yapılmamalıydı. İkincisi ise Kandil tamamen imha edilecek şekilde askerî harekât yapılmalıydı. Üçüncüsü ise Suriye’nin ve Irak’ın yapısı korunmalıydı. Çünkü bölgede istikrarı tekrar sağlayabilirdi.
Bu bölgenin nasıl bir bataklık olduğunu Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında çok acı diyetler vererek kaybettiğimizi ve nasıl bir siyasi yapıda olduğunu bizzat Atatürk’ün ve silâh arkadaşlarının anılarından anlıyoruz.
Bugün İsrail bu bataklığa girmiştir. Amerika da dolaylı olarak girmiştir. Otel işletme mantığı ile ülkesini yöneten ABD Başkanı garip adam Trump, Vietnam ve Afganistan’dan sonra ülkesini Orta Doğu batağına sokmuştur. Hayırlı olsun. Gazze’de yaşanan soykırımdan geriye kalanların kısa süre içinde bir özgürlük savaşçısı olacağı düşünülmedi mi acaba! Bir barış anlaşması yapıldı ki tam bir komedi; Hamas ve İsrail imzada yok. Bu, taraflara, yeniden toparlanma süresi veren bir anlaşmadır. Hamas aslında bir zafer kazanmıştır. Çünkü Hamas bu kadar bombalamaya ve soykırıma rağmen ayaktadır. Rehineler o kadar bombardımana rağmen sağ çıkmışlardır.
Bundan sonra Orta Doğu içine gireni sağ çıkarmayacak kadar büyüyen acımasız bir bataklığa dönüşmüştür. Bölgede tüm dini mezheplerin, ayrıca çok sayıda etnik unsurların bulunduğu ve bu etnik unsurların da kendi içinde tarikatlara, gruplara bölündüğü bir coğrafyadan bahsediyoruz. İsrail’in tek başına bunlarla başa çıkması olanaksızdır. Üstelik bir ateşkes anlaşması imzalandığı hâlde hâlâ Gazze’ye bombardıman etmesi, gelecekte İsrail halkına büyük sıkıntılar yüklediğinin farkında olmadan.
Daha öncede belirttiğim gibi İsrail, kuzeyinde güçsüz bir Suriye istemektedir. Bu sayede de David koridoru ile gelecekte (sözde) Kürdistan, şimdilerde ise kuzey Irak Kürtleri ile siyasi ve askerî birleşme ile ABD güdümlü bir İran saldırısının taşlarını dizmektedir. Bu durum Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Aynı senaryonun Türkiye üzerinde de oynanması olasılık dâhilindedir. Keza İsrail’in GKRY’deki askerî faaliyetleri ile hem KKTC’de hem GKRY’de toprak alması özellikle Türkiye tarafından dikkatle takip edilmelidir. Orta Doğu bataklığı ne kadar büyürse Türkiye’nin savunma stratejisi Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki faaliyetleri ile de bütünleşmelidir. Tam anlamı ile bir kıskaç operasyonu içinde bulunmaktayız. Çok cephe yaratmak suretiyle Türkiye’nin siyasi ve askerî gücünü zayıflatacak bir karşı strateji vardır. Türkiye tarihi boyunca batı ve doğu olmak üzere hep iki cepheli bir ortamda kalmıştır. Cephelerin fazlalaşması kuvvet yapısını da etkilemektedir. 20 Ekim’de KKTC’de Cumhurbaşkanlığı değişmiştir. Yeni Cumhurbaşkanı’nın “Türkiye’nin doğrultusunda kararlar alacağız” demesi federasyon savunucularını bir nebze sindirmiş görünmektedir. KKTC’de Türkiye için problemli iç cephe olma olasılığı mevcuttur.
Sonuç olarak Türk dış politikası ipte gezen bir cambaz gibi çok dikkatli yönetilmelidir. Dostlukların değil ulusal menfaatlerin ön planda olduğu salt bir diplomasinin gerekli olduğu kanaatindeyim. TSK’nın kuvvet yapısının Kafkasya, Balkan’lar ve Orta Doğu’daki ulusal çıkarlarımızın elde edilmesine yönelik bir yapıda olması gereklidir. Özellikle Deniz gücümüz Mavi Vatan kavramı içinde dış siyasetimize yön verecek güçte yapılanmalıdır. Kuvvet yapısındaki gemi yapım seçimi bu hususlar dikkate alınarak seçilmelidir. Bu nedenle Türkiye’nin dış siyaseti Batı’nın emperyal siyasetine karşı; Türk Devletleri Teşkilatı, Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu ile siyasi bağlar güçlenecek şekilde düşünülmelidir. Önümüzdeki çeyrek asır dünya siyasi coğrafyasının değişimine ve büyük bölgesel savaşlara gebedir.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





