Çok yönlü bir susuzluk krizi hikâyesi – 1

MDN İstanbul
  • |

Haziran 2025’de İran ile İsrail arasında gerçekleşen “12 Gün Savaşı” sonrasında, Ağustos 2025’den itibaren İran medyası başta olmak üzere dünya medyasında, sanki yeni bir krizmiş gibi “İran genelinde Tahran özelinde susuzluk krizi” yoğun bir şekilde gündeme getirilmeye başlanmıştır. Bir çok girdisi olan bahse konu kriz ve bazı muğlaklıklar içeren başkent Tahran’ın taşınmasının olası arka planı, yazının ana desenini oluşturmaktadır.

Dünya genelinde su talebi, mevcut su kaynaklarının çok üzerindedir. Nitekim küresel ölçekte talep, 1960’tan bu yana iki kattan fazla artmıştır. Küresel nüfusun dörtte birini barındıran 25 ülke her yıl aşırı su stresi, dünya nüfusunun en az yüzde 50’si ise yılın en az bir ayında yüksek su stresi yaşamaktadır. Halihazırda en fazla su stresi yaşayan Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da nüfusun yüzde 83’ü aşırı su stresi altında yaşarken, 2040’a kadar nüfusun tamamının bu kategoriye dahil olacağı öngörülmektedir. Ve bahse konu bu iki bölgedeki ülkeler, İsrail hariç hepsi Müslümanların çoğunlukta olduğu ve Arap kültürünün çeşitli oranlarda etkin olduğu ülkelerdir. Bu ülkelerde önemli ekonomik, sosyal ve siyasal sonuçlara yol açan iklim değişikliğinin daha da hızlanmasıyla, her ne kadar bazı ülkeler tehlikeyi görerek önlem almaya başlamış olsa da genel bir kültürel çöküş olasılığı bulunmaktadır. Dolayısıyla buralardaki egemen yaşam tarzının, geleneğin son günlerini yaşıyor olması gerekir, aksi takdirde ileride bugünlerin iyi günler olarak anılması çok büyük ihtimaldir.

Dünyanın birçok coğrafyasında olduğu gibi Orta Doğu coğrafyasında da; nüfus artışına ve kentleşmeye bağlı içme ve kullanma suyu, gıda ve enerji talebindeki artış, endüstrileşme, tarımsal sulama suyu talebindeki artış, turizmdeki gelişmeler ile iktidarların farklı öncelikleri gibi insan kaynaklı faktörlerle, kurak iklime bağlı yağış eksikliği ve yüksek buharlaşma oranları tatlı suya olan ihtiyacı artırırken, yine insan kaynaklı kirletme, savurganlık, tarımda eski teknoloji kullanımı vb. hususlarla ekosistem içinde artan insan etkisinin yarattığı olumsuzluklar, bahse konu ihtiyacı karşılayacak tatlı su kaynaklarını azaltmaktadır. Tatlı su ihtiyacının karşılanamaması sebebiyle zincirleme bir şekilde oluşacak farklı sorunların (kuraklık, gıda kıtlığı, hastalıkların yaygınlaşması, göç, işsizlik vb.) ortaya çıkışının, bölge devletleri arasında zaten çok yüksek olan çatışma potansiyelini artırması ve güvenlik algılamalarında hassasiyet yaratan diğer faktörlerle birlikte değerlendirildiğinde bir çatışma başlatmak için kullanılabilecek bir faktör hâline gelmesi kaçınılmazdır. İran’daki susuzluk krizi ve Mısır-Etiyopya arasındaki Rönesans Barajı anlaşmazlığı sebebiyle son zamanlarda gündemde daha fazla yer bulmaya başlayan susuzluk sorununun, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin artmasıyla birlikte önümüzdeki yıllarda gündemin ilk sırasına yerleşecek olması, tahminin ötesinde bilimsel bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır.

İran’ın susuzluk krizi

İran, son 50 yılın en şiddetli iklim krizlerinden birini yaşamaktadır. Bununla bağlantılı olarak ülke genelindeki susuzluk krizinin sebeplerini aşağıdaki başlıklar altında incelemek mümkündür.

İklimsel sebepler arasında;

  • Yağış miktarında uzun süreli düşüş (yüzde 5-25 arası gerileme eğilimi)
  • Kısa süreli sağanaklara dayalı düzensiz rejim ve bu duruma bağlı olarak yüzey sularının depolanamaması

Yapısal sebeplerden tarım politikaları kapsamında;

  • Su yoğun ürünlerin (pirinç, pancar, karpuz vb.) üretiminin kurak havzalarda yapılması ve verimsiz açık kanal sulama yöntemlerinin yaygın kullanılması
  • Yeraltı suyu sömürüsünün bir şekli olarak yüz binlerce ruhsatsız kuyunun açılması ve sonrasında akiferlerde (yeraltı suyu içeren, geçirgen kaya ve tortullardan oluşan yeraltı tabakası) geri dönüşü mümkün olmayan çökmelerin meydana gelmesi (Örneğin; İsfahan şehri etrafında yaklaşık Düzce ili yüzölçümü büyüklüğünde bir alanın altında, sürekli çökme yaratan 10 m.lik bir boşluk bulunmaktadır)
  • Toprağın su tutma kapasitesini artıran ve erozyon riskini azaltarak kuraklığı kontrol altında tutmaya yardımcı olan orman varlığında, çeşitli sebeplerle her yıl ciddi seviyede kayıplar yaşanması

Yapısal sebeplerden yönetim zafiyetleri çerçevesinde;

  • Su yönetimi ile ilgili birimlere liyakatsiz personelin atanması
  • Su yönetim sisteminde çok parçalı bürokratik yapının varlığı (Enerji Bakanlığı, Tarımsal Cihad Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, valilikler ve bölge milletvekilleri) ve birimler arasında koordinasyonsuzluk (Bir kurum baraj yapıyor, diğeri tarım alanlarını genişletiyor, bir başkası su kesintisi çağrısı yapıyor.)
  • Çevre politikaları kapsamında siyasallaşma ve rant elde etme arzusu  (yüksek miktarda su tüketen sanayi tesislerinin, maden işletmelerinin kurak bölgelerde kurulması/işletilmesi, yeterli su kaynağı olmayan alanlara büyük nüfusların taşınması, inşaat yönetmeliği ihlalleri, gereğinden fazla baraj inşası vb.)
  • Şeffaf veri ve havza yönetiminin zayıflığı (periyodik baraj doluluk raporları, tüketim verileri vb.’nin açıklanmaması)
  • Nüfusu 1969’da 28 milyon iken 2025’te 92 milyona ulaşan İran’ın, artan nüfusunu, genişleyen tarım ihtiyaçlarını veya sanayi ve hanelerin yüksek su tüketimini karşılayacak yeterli kaynaklara sahip olmadığını, büyük kentsel metropollerin kontrolsüz gelişiminin bir felaket yaratacağını yıllardır ifade eden bilim insanlarının uyarılarının ve öngörülerinin dikkate alınmaması, tam tersine son dönemde yağmur için ilahi müdahale çağrılarının yani doğaüstü beklentilerin dahi gündeme gelmesi, sonuçta bilime yaklaşmak yerine bilimden daha da  uzaklaşma.
  • Ulusal kaynakların önemli bir kısmının toplumun sorunlarını çözmek yerine “Şii İslamcılığını bölgeye yaymak ve nükleer silah elde etmek” için kullanıldığı yönündeki tartışmalı durum.

Hali hazırda 19 büyük barajın fiilen kuruduğu ve su rezervleri kritik eşiğin altına düşen İran’da su kesintilerine ilave olarak, suyla doğrudan veya dolaylı bağlantılı sebeplere istinaden talebin yüksek olduğu aylarda elektrik ve gaz kesintileri de yaşanmaktadır. Nitekim bahse konu kesintiler nedeniyle devlet daireleri, bankalar vb. kurum/kuruluşlar tatil edilmekte, fabrikalarda, tarlalarda üretim düşmekte ve bu olumsuzluklara Batı’nın uyguladığı yaptırımlar da eklendiğinde hızlı bir enflasyon artışı toplumdaki hoşnutsuzluğu yükseltmektedir. Su yönetim politikasında devrim niteliğinde değişiklikler yapılmadığı takdirde çözülmesi olanaksız görülen krizin; her tür üretimi geriletmesi, iç göçü hızlandırması ve sosyo-ekonomik gerilimi artırması, halk sağlığı ve çevresel felaket riskini derinleştirmesi beklenmektedir. Çarpıcı bir örnek olarak, son 3 ayda İran’da süt fiyatları yüzde 130 artmış ve 1000’den fazla mandıra/süt fabrikası kapanmıştır.

Aynı zamanda İran’ın kuzeyinde yer alan ve kıyıdaşı olduğu dünyanın en büyük tuzlu su gölü olan, önemli açık deniz petrol rezervlerine ev sahipliği yapan Hazar’da da kuraklık sorunu yaşanmaktadır. İran’a ilave olarak hepsi de büyük petrol ve/veya gaz üreticisi olan dört ülke daha Hazar’a kıyıdaştır: Azerbaycan, Kazakistan, Rusya ve Türkmenistan. İran’daki susuzluk krizi ve diğer kıyıdaşlardan gelen kaynakların da zayıflaması Hazar’ın su seviyesinde son beş yılda yaklaşık 1 m.’lik bir düşüşe sebep olmuştur.  Bahse konu hızlı düşüş; limanları ve petrol sevkiyatını etkilemekte, mersin balığı ve fok popülasyonunu azaltmakta, habitat kaybına sebep olmaktadır. Su seviyesindeki düşüş durdurulamadığı takdirde ileriki yıllarda öncelikle Hazar kıyısındaki yerleşim yerlerinde müteakiben daha iç bölgelerde; daha sıcak ve kuru bir iklim, tuz fırtınaları, çeşitli kanser vakalarında artış, her türden hastalık ve göç hareketlerinin yaşanması kaçınılmaz görünmektedir.

Diğer yandan İran’daki susuzluk krizini jeopolitik bir fırsata ve silaha çevirmeyi hedefleyen İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, İran halkını rejime karşı durmaya çağıran ve rejim devrildikten sonra İsrail’in su teknolojisinin İran’a akacağını vaat eden, doğrudan İran halkına yönelik konuşmaları olmaktadır. Netanyahu konuşmalarında ana hatlarıyla; “Tahran’ın zorbaları yüz milyarlarca doları size değil, Hamas’a, Hizbullah’a, Husi’lere gönderdi”, “Böyle olmak zorunda değil. Özgürlük için risk alın. Sokaklara çıkın. Adalet talep edin. Hesap sorulmasını talep edin. Zorbalığı protesto edin”, “Ülkeniz özgür olduğunda, İsrail’in en iyi su uzmanları İran şehirlerine giderek, ileri teknoloji ve bilgi getirecek. İran’ın suyu geri dönüştürmesine, deniz suyunu tatlı suya çevirmesine yardım edeceğiz” ve “İran’daki suya duyulan özlem, özgürlüğe duyulan özleme eşdeğerdir. Özgür bir İran bir rüya değildir” mesajlarını vermektedir. Bu mesajları, susuzluk krizinin İran’da nasıl bir ulusal güvenlik riskine dönüştüğünün göstergesi olarak görmek mümkündür.

Tahran’ın susuzluk krizi

İran’ın merkezi çöl bölgesinin kuzey kenarında yer alan başkent Tahran’da en az 1969’dan bu yana değişik yoğunluklarda yaşanan su sorunu, son zamanlarda zirve noktasına ulaşarak krize dönüşmüştür. 9.7 milyon nüfuslu Tahran’a içme suyu sağlayan ana barajlardaki (Karaj, Latyan, Amir Kabir ve çevre rezervuarlar) su miktarı tarihin en düşük seviyesine inmiş, Tahran merkezli 100 km yarıçaplı bir alan içerisindeki tüm nehirler ve su kaynakları tükenme noktasına gelmiştir. Daha kötüsü, Tahran başka bir kaynağa kolayca ulaşılabilecek bir konumda değildir.

Kentsel talebin mevcut arz kapasitesini aşması sebebiyle, krizi atlatmaya yönelik önlemler kapsamında; su kesintileri, düşük basınç uygulamaları, zorunlu tüketim kısıtlamaları, inşaat faaliyetlerinin durdurulması gibi önlemler alınmış, nihayet su karneye bağlanmıştır. Ancak bahse konu kısıtlamalara bağlı olarak bu kez de kısa vadede; suya erişim eşitsizliği (su deposu olanların, müstakil binalarda/alt katlarda ikamet edenlerin avantajlı konuma geçmesi gibi), özellikle sağlık tesisleri ve afet altyapıları için kesintilerin risk yaratması, her tür bina/konut sıkıntısının yaşanmaya başlaması toplumda huzursuzluğun artmasına sebep olmuştur. Orta vadede; Tahran çevresinde tarımın çökmesi, kirli su kullanımına bağlı bağırsak hastalıkları ve salgın risklerinin yaşanması, toprak çökmeleri sebebiyle altyapı hasarlarının oluşması, plansız iç göç baskısı çok büyük olasılıktır. Uzun vadede ise; şehrin “kademeli terk edilebilir alan” haline geleceği öngörülmektedir.

Tahran’ın tek sorunu susuzluk değildir. Bir diğer başat sorunu hava kirliliğidir. 2022 verilerine göre, hava kirliliği ülke genelinde her yıl 20.800 ölüme yol açmakta, bunların 6.400’ü sadece Tahran’da gerçekleşmektedir. Susuzluk sebebiyle barajlarda yeterli enerji üretilemeyince yani  temiz yakıta erişim kısıtlanınca, termik santraller kömür, ağır fuel-oil gibi kirli yakıtlara yönelmiş ve bunların dumanının yarattığı hava kirliliğinin yoğunluğu “öldürücü” olmaya başlamıştır. Tahran aynı zamanda aktif fay hatlarıyla çevrili, yüksek riskli bir deprem kuşağında yer almaktadır. Tahran Belediyesi’nin 2021’de yaptığı açıklamaya göre, kentteki binaların % 60’ı deprem güvenliği standartlarına uymamaktadır. Öte yandan, özellikle Tahran şehir merkezi ile kuzey batısındaki kırsal kesim, her yıl ortalama 300 mm çökmektedir ki, bu dünya literatüründe tehlike eşiği kabul edilen değerin 60 katıdır. Toprağın çökmesinin; su borularını, yolları, metro hatlarını, binaları tehdit eden bir domino etkisi yaratması muhakkaktır. Bu aynı zamanda, yeraltı akiferlerinin fiziksel olarak çöktüğü ve bir daha dolamayacağı anlamına gelmektedir. Diğer bir ifadeyle zemin çökerken sadece şehir değil, su geleceği de çökmektedir.

Devamı  bir sonraki yazıda.

Bunu Paylaşın