Akademik birikimi ve politik analizleriyle öne çıkan Yakın Çağ Tarih Uzmanı ve Siyaset Bilimci Dr. Çiğdem Bayraktar Ör ile; tarihten bugüne uzanan kırılma noktalarını, devlet aklının dönüşümünü ve toplumsal yapının karşı karşıya olduğu temel sorunları konuştuk.
Geçmiş ile gelecek arasında kurduğu güçlü bağ üzerinden değerlendirmelerde bulunan Bayraktar Ör, yalnızca bugünü değil, bugünü şekillendiren tarihsel dinamikleri de sorguluyor. “Karanlıktan çıkış, ancak muhakemenin yeniden inşasıyla mümkün” diyor
Yeşim Yeliz Egeli
Dünyada söz sahibi olmak için Ana Vatanda hangi niteliklere sahip olunması gerektiğini aradığımız, özellikle gençlerimize yönderlik etmeye çalıştığımız bu söyleşimizde; 1789’dan günümüze kadar olan sorularımızı, tükettikleri ile değil de ürettikleri ile saygınlık kazanan, bu felsefeyi gelecek nesle aktarmak için yetkin bir yurttaş olarak çalışan Dr. Çiğdem Bayraktar Ör’e yönelttik. Düşünmek insana bahşedilen en önemli erdem ve eylemdir. Bu bilinçle iki Cumhuriyet kadını olarak gelecek için, geçmiş ile günümüz arasında mekik dokuduk. MarineDeal News You Tube hesabında tek parça olarak yayınladığımız bu video söyleşimizden bir bölümü bu sayımızda da yayımlayarak tarihe basılı olarak not düştük. Umarız beğenirsiniz…
MarineDeal News’un seçkin okuyucuları için birey, evlat, eş, anne, arkadaş Çiğdem Bayraktar Ör’ü kendi cümlelerinizle kısaca tanıtabilir misiniz?
En zor şeylerden biri herhâlde insanın kendini anlatması; sözcük olarak değil de kavramsal açıdan değerlendirmeye kalkarsam daha iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü ben kendimi sadece anne, eş, çocuklarla örülü bir özel alandan daha farklı bir derdi olan, o alanın dışında kamusal mücadelede bulunmaya çalışan, benim gibi hissedenleri bulup onlarla güç birliği yapıp hep birlikte ülkemizin daha iyi nasıl olabileceğine dair kafa yormayı seven, bu insanlarla yol almaya çalışırken kendini arayan biriyim aslında… Kendimizi ismen cismen tarif etmek çok kolay, çok pratik, gerçekten öyle. Herkesin kendi ile ilgili bir tasavvuru vardır ama ben kendim diye baktığımda tamamen çarpışmaya hazır, mücadeleci ve çocukluğundan beridir buna koşullanmış -koşullandırılmış değil-, içinden gelerek koşullanmış bir karakterim, ancak böyle söyleyebilirim. Geri kalanları hayatın ayrıntıları…

“Denizlere açılanların vizyonu da geniş olur”
Deniz sizin için ne ifade ediyor? Denizciliğe ilginiz, özel bir bağınız var mı?
Deniz… Hem politik hem de gerçekçi bir cevap vereceğim; çünkü bu ikisi her zaman aynı yerde buluşmayabiliyor. Benim açımdan deniz; sonsuzluk demek, su demek. Zaten evrenin en büyük unsurlarından biri olduğu için hepimiz adına yaşamsal bir anlam taşıyor. Dünyanın daha iyi yönetilebilmesi için de denizlere bugünkünden çok daha nitelikli bir şekilde bakılması gerektiğini düşünüyorum. Denizlere açılanların vizyonu da geniş olur. Çünkü deniz, sınırsızlıkla tarif edilir. Daha iyi bir yaşam için denizden vazgeçmemek, onunla ilgilenmek, altını üstünü daha fazla anlamaya çalışmak gerekiyor. Bu nedenle denizlere yönelmek, ülke politikası açısından da önemli bir başlık. Ben denizi çok seviyorum. Denizin olmadığı bir şehirde yaşamayı tercih etmiyorum. İstanbul’da doğup büyüdüm; deniz yoksa nefes alamıyormuşum gibi hissediyorum. Onu görmem lâzım. Hemen görmesem bile ulaşabileceğimi bilmem gerekiyor. İstediğimde gidip ulaşabileceğim bir yerde olması benim için yeterli. Bu yüzden açıkça söyleyebilirim: Denizsiz olmaz.
Orta Çağ’da İngiltere ve Fransa’nın uzun savaşları, ardından Avrupa’daki büyük kırılmalar ve İstanbul’un fethi gibi tarihi süreçleri düşündüğümüzde, bugün soralım: Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa çıkar?
Bu sorunun cevabı tek bir döneme indirgenemez çünkü karanlıktan aydınlığa geçiş uzun ve katmanlı bir süreçtir. Özellikle 18’inci ve 19’uncu yüzyıllar, düşüncenin muhakeme ile birleştiği ve insanın yeniden “düşünebildiğini fark ettiği” dönemlerdir. Aslında devrimler, insanın elinden alınan muhakeme yeteneğini geri kazanma çabasıdır. İnsan “ben düşünebiliyorum” dediği ânda, onu sınırlayan tüm yapılara karşı çıkmaya başlar. Bu süreç yavaş ilerler; bir anda gerçekleşmez, yüzyıllar alır. Gelenek ile gelenekselcilik burada ayrılır. Gelenek tek başına zararsızdır ancak sorgulanmadan sürdürülmesi düşünceyi sınırlar. Toplumlar değişir, dönüşür ve bu dönüşüm engellenemez. Fransız İhtilali (1789) ile birlikte insanlar artık haklarını ve düşünme özgürlüklerini geri istemeye başlar. Ancak bu dönüşüm bile tam anlamıyla özgür bir zeminde gerçekleşmez. Rönesans sanatçıları bile düşüncelerini kilise duvarları içinde ifade edebilmiştir. Bu da bize değişimin ne kadar sınırlı ve kontrollü ilerlediğini gösterir. Bu yüzden tarihsel dönüşümler dışarıdan bakıldığında hızlı görünse de aslında çok uzun ve zorlu süreçlerdir. Kısacası karanlıktan aydınlığa geçiş, âni bir kırılma değil; kuşaklar boyunca süren bir “bayrak devri”dir. Bir nesil başlatır, diğeri devam ettirir.
“Yerinde duran geriye gidiyor demektir”
Asırlarca hüküm süren Osmanlı’nın ardından modernleşme sürecine girilmesini sağlayan itici güç neydi? Bu dönüşüm dünya genelinde monarşiden cumhuriyete geçişle mi bağlantılıydı?
Osmanlı, bir dönem kendi çağının süper gücüydü. Ancak en büyük kırılma noktası, konfor alanına hapsolması oldu. Avrupa kendi içinde krizler yaşarken Osmanlı yükselişteydi; fakat zamanla bilimden, sahadan ve pratikten uzaklaştı. Padişahların yetişme biçimi değişti, saha deneyimi azaldı ve devlet refleksi zayıfladı. Aynı dönemde Avrupa, mezhep savaşlarıyla yıpransa da zamanla bilim ve teknolojiye yöneldi. Osmanlı ise özellikle ateşli silâhlar ve teknik dönüşümü geç fark etti. Değişimin farkına varıldığında ise çoğu zaman geç kalınmıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi… “Yerinde duran geriye gidiyor demektir.” Osmanlı da tam olarak bunu yaşadı. Eğer denizcilik ve keşif daha güçlü bir şekilde benimsenmiş olsaydı, dünya daha yakından takip edilebilir ve değişim daha erken yakalanabilirdi. Çünkü denizci toplumlar her zaman daha açık, daha yenilikçi ve gelişime daha yatkındır.
“Mustafa Kemal, eskiye dönerek yeniyi kurdu”
“Yeni” kavramı sizin için ne ifade ediyor? Bugün “Yeni Türkiye” dendiğinde ne anlamalıyız?
Şöyle ki şimdi her eski kötü müdür? Hayır. Ben mesela eski Türkiye’nin, yeni yaşanan o “okul katliamları” sonrası ne kadar güzel bir yer olduğunu hatırladım. Devlet okullarında okuyan, içime döndüğümde, arkadaşlarıma baktığımda yani sürdürülebilir ilişkiler açısından “Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır” gibi bir sözü baş tacı eden kültürden ne günlere geldik… İşte oradaki eski çok güzel bir eski. Mustafa Kemal’li Cumhuriyet’in eskisi muhteşem bir eski. Keşke ileriye gitmek için yine ilk yıllara baksak; aradığımız bütün yanıtlar orada var. Yapılmış, uygulanmış, tutmuş. Topluma, devlete, ulusa iyi gelmiş bir reçete var orada. Onu uygulamak gerekiyor.
Mesela bizim bu aralar dolaşıma sokulan “yeni Türkiye”den anladığımız şey son derece geriye götüren, Osmanlı’nın çöküş dönemi… En eski Türkiye diyelim artık; kurumlarınız yozlaşmış, Koçi Bey risalesinde anlatılanları size yaşatan bir Türkiye…
Yeni olan; Cumhuriyet’le gelen, insana insanca yaşamaya, evrensel normlara, ilkelere yaklaştıran… Bakın demiyorum ki tam bütünleşme, keşke olabilse ama en azından bir çaba sağlıyor topluma. Size bir yönerge veriyor: Siz böyle yaşarsanız insanca yaşarsınız, olabildiğince çatışmaları bertaraf edersiniz. Kanunlarla, hukukla düzenlenmiş, insanın insana saygısının olduğu, insanın devletle iletişiminin saygılı, sevgi içinde, sevgi barındıran; insanın eşyayla dahi hukukunu düzenleyen böyle değerler setiyle var olduğunuz, yani iç içe geçtiğiniz bir yaşam… Bu eski mi? Son derece yeni bir şey. Köy Enstitüleri eski mi? Finlandiya eğitim modelinin aslında atası Köy Enstitüleri. Bunun gibi… Alın size eski bir model ama yeni, çok çağdaş. O yüzden biz bu kavramları doğru kullanmayanlara tepkiliyiz.

Türk devletinin subaylarının içinden, Mustafa Kemal Paşa liderliğinde Türk milleti bir güneş gibi yükseldi. Bu ateşi kor hâline getiren kıvılcımın nüvesi sizce neydi?
Türk tarihinin başlarına döneceğiz. Orada kim olduğumuzu hatırlayacağız ve bize dayatılan, üzerimize giydirilen o kostümü yırtıp atacağız. Bu çıkışı yaşayan karakterin ruhu; aslında eski-yeni tartışmasında geriye giderek, kim olduğunu unutan bir yapıya karşı bir hatırlayıştı. Dünyanın değil; padişahlığın, saltanatın ve hilafetin dar kalıplarına sıkıştırılmış bir zihniyeti kırmak isteyen bir ruhtu. Eskiye gidip yeniye erişmek isteyen bir ruh…Peki hangi eski? Türk tarihinin aslı. İslamiyet öncesi; ağacı okşayan, hayvanlarla bütünleşen, evrene bir bütün olarak bakan bir kültür… Kadına değer veren, kadını yanında değil, birlikte konumlandıran bir anlayış. Kadının yetkisini yanındaki erkekten almadığı, zaten özne olduğu bir yapı. Mustafa Kemal de bunu yaptı. Eskiye giderek yenileşmeyi yarattı. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, yani “aslımızı” anlattı. Ve o ruh, Türk kimliğini ve Türk ulusunu bütün kurumlarıyla yaşatmaya devam edecek.
Mustafa Kemal’in yarattığı dönüşümün temelinde ne vardı?
Mustafa Kemal’in yaptığı şey, aslında kökleri hatırlatarak yeniyi kurmaktı. Türk toplumunun tarihsel özüne, yani doğayla uyumlu, eşitlikçi ve akılcı yapısına yeniden yöneldi. Özellikle kadının toplum içindeki yeri bu anlayışın en önemli göstergelerinden biridir. Yani bu bir kopuş değil, özüne dönerek ilerleme hareketidir. Mustafa Kemal, geçmişin içinden geleceği kuran bir liderdi.
7 düvelle savaşıp o savaşlardan kahramanca çıkmış, bir ulus olma gayretini görüyoruz, kültürünü korumada Maarif Kongresi (1921), 1923’te İzmir İktisat Kongresi ile tohumları atılmış. İlk Türk Tarih Kurultayı 1932 yılında… Örneğin Günümüz İstanbul Tersanesi Komutanlığının alanı bizzat Atatürk tarafından 1937 yılında tahsis ediliyor ve sanayileşmede vizyonist bir adım olarak öne çıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında gemi inşaatını kuran, Ord. Prof. Ata Nutku Bahriye Mektebi’nden 1923’te mezun oluyor ve daha nice kahramanlar bugünleri inşa ediyor. O günün şartlarından iyi seviyede tasarlanmış 5-10-20 yıllık bir kalkınma programı var ve hepsi daha savaşırken bir bir hayata geçmiş ta ki 1946’ya kadar… Ve neredeyse 17 yılda bir darbe olmuş. Köklü bir tarihi olan toplumumuzun gelişiminin önündeki en büyük engel nedir?
1946 tespitiniz çok yerinde. Amerikancılığa kurumsal olarak giriş yaptığımız sene… Mizuri zırhlısı geldi, Truman Doktrini, sonra Marshall yardımı…Bütün milli eğitim müfredatı içeriği Amerikan büyükelçisinin komisyon başkanlığı yaptığı masalarda oluşturuldu. Evrim teorisi kitaplardan kaldırıldı. Giderek Atatürk’ün ortaokula ve liseye koyduğu, tarih içerikli, anlatısı çok güçlü olan, bilimi yücelten bilimsel bakış açısı taşıyan ders kitapları aşamalı bir biçimde okul hayatlarından silindi. İmam Hatip (Okulu) sayıları günden güne arttı. II. Mahmut’un ilkokulu zorunlu tutan anlayışının daha gerisine düşen bir eğitim yaklaşımı yeniden hayata sokuldu. Kızların okula gitmesiyle ilgili tartışmaların artık toplumda kanıksandığı, rahatsızlık vermediği bir döneme girildi. Önemli olan toprak ağalıklarının sürdürülebilmesi oldu. Mustafa Kemal’in “en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü… 1933’te üniversite devrimi yaptı. Kızların üniversite okumasının en önemli aşamalarından biri bilimsel metotların geliştirilmesi için elinden geleni yaptı.
“Türkü yok etmek için tarihini kaldırmak lâzımdır”
Türk tarihi hakkında Rus generali Çernyayev diyor ki: “Türkü yok etmek için tarihini kaldırmak lâzımdır.” Hedefte Atatürk’ün o dönemin şartlarında eksiksiz kurduğu devletimiz, yani onun ayrılmaz parçası olan ülkemiz ve Türk Milleti mi var? Halkımız birlik ve beraberliğine sahip çıkmak için sizce ne yapmalı?
Mustafa Kemal Atatürk yola çıkarken bir Osmanlı olarak yola çıktı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı hâline geldi. Osmanlı’yı Mustafa Kemal mi yıktı? Hayır. Mustafa Kemal yıkmadı, Osmanlı’yı Osmanlılar yıktı. Kendi kendilerine, saltanat içinde hani var ya, o Bastil Hapishanesi’ni basan Fransız Devrimi’ni gerçekleştirmek olasılığı olduğu hâlde gerçekleştirmemiş olan reaya… Yani yönetilen halk; onların, yani “kuzuların sessizliği” diyeceğimiz bir durum. Kendi kendilerine, saltanat içinde o Bastil Hapishanesi’ni basan Fransız Devrimi’ni gerçekleştirme olasılığı olduğu hâlde bunu gerçekleştirmemiş olan reaya, yani yönetilen halk… Onların, yani “kuzuların sessizliği” diyeceğimiz bir durum. Türkler kaybetmediler. Ne olursa olsun herkes her şeyi deneyebilir.1915’te Çanakkale’ye gelen Elizabeth gemisi, çağının ötesinde kurgulanan bir gemiydi; karadan püskürtüldü. Bu, aslında bir deniz ve kara savaşıydı. Nusret mayın gemisi geliyor, mayınları döşedikten sonra onun mücadelesi karadan veriliyor. Çünkü kıyıya paralel döşeme fikri daha önce düşünülmemişti. Bu stratejik fark büyük bir zaferi doğurdu. Çanakkale Savaşı, Mustafa Kemal ve Anafartalar, 57’nci Alay anılmadan anlatılamaz.
“Kanın ve gözyaşının dinebilmesinin yolu; ortak yaşam”
Doğu Akdeniz merkezli gelişmeler ve Orta Doğu’daki son tablo ışığında Türkiye nasıl bir politika izlemeli? Orta Doğu neden bir türlü düzlüğe çıkamıyor?
İsrail 1948’de kuruluyor. 1946’dan itibaren Amerikan sistemine geçtik. Lübnan deseniz zaten aslında bir ülke değil; hepsi Osmanlı’nın yönetiminde asırlarca kalmış, eyalet sistemi içinde yapılar. İskân politikası çok önemli. Bir nüfus, diğerinin tarihi ağırlığını değiştirecek şekilde yerleştiriliyorsa bu problem doğurur diye düşündüklerinden çok dikkatli davranmaya çalışıyorlar. Çok uluslu imparatorluk coğrafyasında çatışmanın yok edilebilmesi için mezhepsel direnci kendi içlerinde çözümleyebilen bir yapı gerektiğine inanılıyor. Osmanlı çekildikten sonra herkes kendi çıkarını, kendi egemenlik alanını kurma derdine düşüyor. Bu da çok parçalı bir yapı doğuruyor. O yüzden kanın ve gözyaşının dinebilmesinin yolu; ortak yaşam, ortak iyi ve ortak fayda fikrine dönmekten geçiyor. Bunun da hukuki normlarla güvence altına alındığı, herkesin eşit olduğu bir sistemle mümkün olabileceğini düşünüyorum.
Toplumun gelişiminin önündeki en büyük engel sizce nedir?
En büyük kırılmalardan biri 1946 sonrası süreçtir. Eğitim sistemi başta olmak üzere birçok alanda dış etkilerin artmasıyla birlikte bilimsel yaklaşım zayıflamaya başladı. Bilim temelli eğitimden uzaklaşılması, toplumun düşünsel gelişimini doğrudan etkiledi. Oysa Mustafa Kemal’in en net vurgusu şuydu: “En hakiki mürşit ilimdir.” Bu çizgiden uzaklaşmak, gelişimin önündeki en büyük engellerden biri oldu.
“Demokrasi sandıkta değil, katılımda başlar”
Aktif yurttaşlık kavramını nasıl tanımlarsınız?
Aktif yurttaşlık, sadece oy vermek değildir. Günlük hayatta karşılaştığınız bir soruna müdâhil olmak, çözüm talep etmek ve sürecin parçası olmak demektir. Demokrasi ancak katılımla güçlenir. İnsan ne kadar dâhil olursa, sistem o kadar sağlıklı işler. Yönetimin içine ne kadar katılabildiğinizdir aslında… Ne kadar çok katılma kanalınızın olduğu ile ilgilidir. Demokrasi dediğimiz şey sadece seçim zamanı gidip oy kullanmak değildir. Aktif katılımın katılımcı yurttaşın çeşitlendirilmesi, cesaretlendirilmesidir.
“Geriye doğru koşuyoruz”
Bugünkü tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreç sürdürülebilir mi?
Bugünün sorunu sadece yerinde saymak değil, geriye doğru hareket etmektir. Gelişim yerine gerilemenin hız kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu nedenle mevcut durumun sürdürülebilir olduğunu söylemek zor.
“Emeğini vermediğiniz şeyi tüketmek çok kolaydır.”
Son olarak; Toplumun her kesimine hitap eden bir mesaj vermeniz gerekse; çocuklara, gençlere ve yetişkinlere ne söylemek isterdiniz?
Küçüklerinizi sevin, büyüklerinizi sayın, Türk varlığına varlığınız armağan olsun diye çalışın. Bakın biz öyle yaptık, hiç zararını görmedik. Varlığımız Türk varlığına armağan olsun; bu değeri hep birlikte büyütelim. Andımızdaki ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ndeki uyarıları içselleştirelim. Emeğini vermediğiniz şeyi tüketmek çok kolay oluyor çünkü. Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurulduğunu anlatan söylevi okuyalım, baş tacı edelim.Not: Bu video söyleşinin tamamı için @MarineDealNews YouTube hesabında ilgili linki ziyaret edebilirsiniz:
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





