Çekişmeli boşanmada bir celse daha geride kaldı: Münih Güvenlik Konferansı

MDN İstanbul
  • |

Atlantik’in iki yakasında bir süredir açıktan devam eden çekişmeler artık “yolları ayırma” evresine geçiş yapmaya başladı. ABD ve Avrupa Birliği, yaklaşık 75 yıl sonra ortaklıklarını gözden geçiriyor.

Donald Trump’ın başkanlığı, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgali Avrupalıları yeni güvenlik arayışlarına zorlamaya başlamıştı. Avrupa Birliği, stratejik özerklik konusunu tartışırken Trump ve kabinesinin politikalarının ardından bu tartışmalar yerini ABD’den tamamen izole yeni bir güvenlik paradigması inşa etmeye bıraktı. Savaş simülasyonları, uluslararası zirveler, güvenlik tehditleri ve bitmeyen jeopolitik gerilimler Avrupalıları bir karar vermeye zorluyor; ABD ile bir yol ayrılığı ne pahasına mümkün olacak?

Bir savaş simülasyonunun gün yüzüne çıkardığı gerçekler

Dünyada jeopolitik tansiyon düşmeme iradesini sürdürürken Almanya’nın prestijli gazetelerinden WELT, tartışmalı bir savaş simülasyonuna imza attı. Simülasyonda Rusya’nın hem AB hem de NATO üyesi olan Baltık ülkesi Litvanya’ya saldırısı canlandırıldı. Ancak insanları tedirgin eden Rusya’nın saldırısı değil, ABD’nin tepkisizliği oldu.

Amerika Birleşik Devletleri tereddüt ederse ne mi olur? Gözlerin çevrileceği başkent Avrupa kıtasını nükleer şemsiyesi altına almaya çabalayan Paris mi olur yoksa AB'nin en büyük ülkesi ve NATO'nun lojistik omurgası olan Berlin mi? WELT bu soruya yanıt aramak için Alman Silâhlı Kuvvetleri Helmut-Schmidt Üniversitesi Alman Savaş Oyunları Merkezi ile işbirliği yaptı. Emekli askerler, eski üst düzey uluslararası yetkililer, diplomatlar ve güvenlik uzmanları bir araya gelerek Almanya, NATO, Rusya ve ABD'deki en üst düzey karar vericilerin rollerini oynadılar. Görevleri de NATO’nun kuruluş amacının “gerçekleşmesi” yani Rusya’nın bir Batı ülkesine saldırması.

Rusya’nın Washington’daki liderlikten aldığı cesaretle Avrupa’daki güvenlik düzenini NATO’nun tartışma yaratan genişleme sürecinden önceye, 1997’ye geri döndürmek için bir askerî harekât başlatıyor. Moskova’nın Ukrayna’yı işgal etmeden önce öne sürdüğü taleplerden biri olan “NATO güçlerinin ve altyapısının 1997'deki konumlarına geri çekilmesi” yönündeki istek düşünüldüğünde bir savaş simülasyonunda kullanılması için yeterli mazereti rahatlıkla sağlıyor.

Yakın zamanda Rusya’nın Avrupa genelinde kullandığı sabotaj ekiplerinin hep aynı yüzlerden oluştuğu ortaya çıkarıldı. Bulgaristan ve Çekya’da havaya uçurulan mühimmat depoları ya da İngiltere’de kimyasal maddeler kullanılarak ortadan kaldırılan bir rejim muhalifine yönelik saldırıların arkasında Rus İstihbarat İdaresi (GRU) ile organik ilişkileri bulunan birtakım isimler olduğu kamuoyuyla paylaşılmıştı. WELT’in kurguladığı savaş simülasyonunda da Baltık Denizi'nde bulunan Rus toprağı Kaliningrad'ta benzer bir sabotaj operasyonu yürütülerek Litvanya üzerinden bölgeye ulaşma talebi yer alıyor.

Tam bu karar ânında Avrupalı yetkililer de Rus yetkililer de Washington ile temasa geçmeye karar veriyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin gerçek dünyada böyle bir krize nasıl yanıt vereceği giderek daha tahmin edilemez bir hâle geldiği için savaş simülasyonuyla gerçek dünya arasındaki makas neredeyse kapanmak üzere.

MarineDeal News Ocak 2026 sayısında “Emperyal aşırılık ABD’nin kaderi olacak mı?” başlığıyla konuyu masaya yatırmış ve Kasım 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel düzenin tek garantörü olarak hareket ettiği dönemin sona erdiğini ilân etmişti. Belge daha sonra Amerika'nın stratejik önceliklerinin sıralanmasında bir çapa hâline dönüştü. Sıralamada ilk sırada Batı Yarımküre geliyor. İkinci sırada, esas olarak Çin ve Hint-Pasifik'i ifade eden Asya yer alıyor. Avrupa ise kendine çok geride, üçüncü sırada yer buluyor.

Savaş simülasyonuyla belgenin kamuoyuna duyurulma tarihleri arasında sadece birkaç gün var. Belgenin üzerindeki genel kanı ise çok önceden, yaklaşık 11 ay önce Donald Trump’ın Beyaz Saray’a oturmasının ardından oluşmuştu. Bir savaş oyununda bile ABD’nin NATO’nun ünlü ‘5. Maddesi’ne uyma çağrısını reddetmesi Avrupalılar için hazin bir kaderle karşı karşıya kalmalarını da beraber getiriyor.

Ancak savaş simülasyonunun amacı Rusya’yla olası bir savaşta neler yaşanacağı değil, o savaşın çok önceden caydırılıp caydırılamayacağı. Çünkü WELT’in kıssadan hisse tadında vardığı sonuçta da bu oluyor; “Caydırıcılık, gerilimin tırmandığı anda başarısız olmaz. Çok daha öncesinde başarısız olur.” Ya da dürüst söylemek gerekirse Avrupalılar, ABD’siz bir güvenlik senaryosunu hayâl dahi edemiyorlar.

Avrupa Birliği tek başına küresel bir güç olabilir mi?

AB, Avrupa'nın silâh üretme ve tedarik etme kapasitesini artırmak için 178 milyar dolara kadar fon sağlamaya hazır durumda. Bununla ilgili olarak Avrupa için Güvenlik Eylemi (SAFE) adı verilen olağanüstü bir araç oluşturdu.

Bu kapsamda ilk defa gerçek anlamda kendi savunma sanayisini oluşturacak olan Avrupalılar SAFE fonlarını kullanarak mümkün olduğunca Avrupa yapımı silâh ve parça tedarik etmeyi amaçlıyor. Genel olarak, Avrupa ülkeleri Amerika Birleşik Devletleri'ne olan bağımlılıklarını azaltmaya özen gösteriyorlar. Almanya şu ânda yeniden silâhlanma bütçesinin sadece yüzde 8'ini ABD silâhlarına harcamayı planlıyor. Hatta Starlink'in yerini alacak kendi uydu iletişim ağını geliştiriyor. En dikkat çekici olanı ise, Avrupa başkentlerinin ilk kez Avrupa'nın bağımlılığının temelini oluşturan Amerikan nükleer şemsiyesine değinmeye çalışması. Almanya ve İsveç, potansiyel bir Avrupa nükleer caydırıcılığı konusunda Fransa ve Birleşik Krallık ile görüşmeler yürütüyor. Polonya ve Hollanda da katılmaya ilgi duyduklarını ifade ettiler.

Avrupa henüz tam anlamıyla özerk bir güç değil ve yakın zamanda olması da mümkün görünmüyor. Ancak Trump sayesinde hızlı bir dönüşüm yaşanıyor. Avrupa’da 2027'de Fransa, İtalya, İspanya ve Polonya'da yapılacak seçimlerle birlikte bir süper seçim yılı yaşanacak. Özellikle Fransa ve Polonya'da aşırı sağın zaferleri, mevcut gidişatı rayından çıkarabilir. Büyük küresel güçler yakın zamanda Avrupa'nın kendi kaderini tayin etme yolundaki yavaş ilerleyişini hızlandırsa da bunu durdurabilecek olan şey Avrupalıların bizzat kendisi.

Ancak yine de Avrupa için tamamen olumsuz bir tablo yok. Almanya’nın doğusunda ve kuzeyinde bulunan tüm müttefik ülkeler, savunma bütçelerini önemli ölçüde artırmaya başladı ve mümkün olan en hızlı şekilde yeniden silâhlanıyorlar. Özellikle Baltık ülkeler, Vladimir Putin'in daha fazla saldırgan savaş başlatmasını engellemenin gerekliliğini kavradıklarını kanıtlamak için yeterli miktarda para yatırıyor ve silâhlı kuvvetlerini yeterli hızda genişletiyorlar.

NATO verilerine göre, Rusya'nın 2014'te Ukrayna'yı ilk işgalinden, Kırım'ın ilhakından ve Donbas bölgesindeki savaşın başlamasından sonraki on yılda, Almanya askerî bütçesini 38 milyar sterlinden 75 milyar sterline çıkararak iki katından fazla artırdı ve Avrupa'da savunma harcamalarında İngiltere'yi rahatlıkla geride bırakarak bir numaralı ülke oldu.

Aynı dönemde, 2014'ten 2024'e kadar, diğer Avrupa ülkeleri düşük bir başlangıç ​​noktasından da olsa daha büyük yüzdesel artışlar elde etti. Litvanya'nın savunma harcamaları olağanüstü bir şekilde yüzde 550, Polonya'nın yüzde 241, Danimarka'nın yüzde 140 ve İsveç'in yüzde 125 oranında arttı. Ayrıca, 2025 yılında Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya ve Norveç olmak üzere beş Avrupa ülkesi, GSYİH'lerinin savunmaya ayırdığı pay açısından Amerika Birleşik Devletleri'nden daha yüksek bir orana sahip oldu.

Bu ülkelerin tamamı ya Rusya ile sınır komşusu ya da Putin'in Ukrayna'yı yerle bir etmesi ve Avrupa'nın son 80 yılın en kanlı savaşını yürütmesi karşısında, eğer varsa, her türlü rahatlık duygusundan sarsılacak kadar yakın konumdalar.

Münih Güvenlik Konferansı ve “Grönland ânı”

JD Vance'in dünya düzenini alt üst etmesinin üzerinden bir yıl geçtikten sonra yine aynı yerde, Münih Güvenlik Konferansı’nda sahne bu defa Trump yönetiminin bir diğer “prensi” Marco Rubio’nun oldu. Rubio, Konferans için uçağa binerken bile, “Jeopolitikte yeni bir çağda yaşıyoruz ve bu, hepimizin bunun neye benzeyeceğini ve rolümüzün ne olacağını yeniden değerlendirmesini gerektirecek” diyerek yaşanacaklara dair bir ipucu vermişti.

Aradan geçen bir yılda; Venezuela'ya son derece küstahça bir baskın düzenlendi, Ukrayna Moskova’nın taleplerini kabul etmesi yönünde baskı altına alındı, Grönland konusunda haydutluğun sınırları yeniden tanımlandı ve Kanada'nın, ABD'nin “51’inci eyaleti” olması yönünde tuhaf bir talep gündeme taşındı. Bu satırlar yazılırken İran kuşatma altına alınıyor; satırlar okunurken ise o kuşatma Venezuela benzeri bir operasyona dönüşebilir.

Rubio’nun üslubu Vance’e göre oldukça yumuşaktı ancak vermek istedikleri mesajlar arasındaki fark sadece ton farkıydı. JD Vance, siyasette genç ve dünyada yükselmekte olan yeni sağ akımına daha yakın. Rubio ise Vance’ten 13 yaş büyük ve siyasi ‘eğitimini’ Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel muhafazakârlık çizgisi olan neo-con’lardan almış bir isim. İkisi arasındaki tonun farklılığı bununla açıklanabilir.

Yapılan son kamuoyu çalışmaları Avrupalıların, ABD’ye bakışını ortaya koydu. Donald Trump'ın ABD'sine ilişkin Avrupa kamuoyunda bir “Grönland ânı” olarak tanımlanan tespit yapıldı. 13-19 Ocak tarihleri ​​arasında gerçekleştirilen Avrupa kamuoyu barometresinin son dalgasına göre, Avrupalıların yüzde 44'ü ABD başkanının bir diktatör gibi davrandığına inanırken, mutlak çoğunluk (yüzde 51) onu Avrupa'nın “düşmanı” olarak tanımladı. Ankete katılanların yüzde 64'ü için, özellikle üye devletlere ve Avrupa kurumlarına karşı acımasız olan ABD dış politikası artık “yeniden sömürgeleştirme” ve “yağmacılık” ile eşdeğer tutuluyor. 23 Ocak'ta yayımlanan çalışmanın sonuç kısmına göre, “Donald Trump'ın başkanlığının sadece bir yılında, ABD'nin Avrupa kamuoyundaki statüsü değişti”.

Rubio’nun konferansta yaptığı ABD ve Avrupa'nın birbirine ait olduğu yönündeki tirat ise boşanma aşamasındaki bir çiftin yaptığı son duygusal konuşma gibiydi. Amerika'nın “her zaman Avrupa'nın bir çocuğu” olacağını ve İtalyan kaşiflerin, İspanyol atlarının, Fransız kürk tüccarlarının, İngiliz “rock” müziğinin ve Alman birasının yeni bir ulus inşa etmeye yardımcı olmak için bir araya geldiği bir ülke olacağını belirtti. Bir nevi eski güzel günleri hatırlatarak.

Transatlantik ittifakın eski hâline dönmesi oldukça zor görünüyor ancak tamamen koptuğunu ileri sürmek için henüz erken. 2014-2020 yılları arasında İngiltere Gizli İstihbarat Servisi MI6'nın başkanlığını yapan Sir Alex Younger’dan Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’e kadar son yıllarda devlet yönetimlerinde yer almış hemen her isim benzer şekilde yorumluyor.

Transatlantik ittifakın nereye doğru gittiği konusunda günlük polemik ve kişisel hırslardan fazlasına ihtiyaç var. Ancak bunlar, Avrupa'nın duymak istediği şeyler olmayabilir. NATO üyesi bir ülkenin üst düzey yetkilisi, “ABD bizi terk etmiyor ama önceliklerinde bir değişiklik oldu” derken bunu olabildiğince yumuşatmaya çalıştığının gözlerden kaçmaması gibi.

Bunu Paylaşın