Günümüzde beşinci kol faaliyetleri tarihsel şeklinden çok daha yıpratıcı ve can yakıcı şekilde ülkemizin üzerine kara bulut gibi çökmüş durumda.
Tarihte görülmemiş şekilde aldığı göç ve tarihte görülmemiş ekonomi biliminin şaşkınlıkla izlediği ekonomi politikaları neticesinde hassas ve kırılgan bir hale gelmiş iç cephesiyle bu saldırılara artık cevap veremez durumda olduğumuz açıktır.
Göçler ile sarsılan toplumsal yapıya bir de “Terörsüz Türkiye” balyozu ile vurulmaya başlanarak Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin temellerinden olan “Ulus devlet” yapısı örselenmektedir. Düzensiz göç farklı kültürden gelerek yoksul halkın ekmeğine ortak olunmasına neden olurken, “Terörsüz Türkiye süreci” ile de etnik ayrımcılık için sınırlar keskinleştirilmeye başlanmıştır. PKK politikaları vekaletcisi DEM ile öne çıkarılmış bu vesileyle ulus devlet yapısını bozmak için uygun zemin yaratılmıştır.
Tom Barrack; “1919'dan beri ulus devletler tarafından engellenmiş durumdayız. Her ülkenin, her devletin farklı bir hükûmet türü tarafından yönetilmesi fikri pek iyi işlemedi” ifadelerini kullanarak ulus devlet düşmanlığını göstermiştir.
PKK’nın kuruluşu bölücülük yani ulus devlet düşmanlığı üzerinedir. En son terörist Mustafa Karasu PKK’nın yayın organına verdiği demeçte “O yönüyle zaten biz kendimiz ulus devlet anlayışına karşıyız. Her yerde karşıyız. Bu zihniyetin 19’uncu-20’nci yüzyılda bırakılması, her yerde bırakılması lâzım” diyerek ulus devlet düşmanlığını bir kere daha ifade etmiştir.
Ortak noktaları gayet açık; ulus devlet düşmanlığı. “Neden bu düşmanlık?” sorusuna cevap da onların cümlelerinin işaret ettiği yerde bulunuyor. Ulus devletler bir arada yaşayan, geleceği bir arada inşa etmeyi amaç edinmiş, etnik ve mezhepsel olarak kimsenin kimseye üstünlüğü olmadığı güçlü yapılar. Ve bu güçlü yapılar yönetimde birlik temelli üniter devlet anlayışı ile birlikte anlamlı oluyor.
Beğenmedikleri ve milleti de “darbe anayasası” diyerek kandırmaya çalıştıkları 1982 Anayasası, ulus devlet ve üniter devlet yapısını güvence altına almış ve aradan geçen süre zarfında devleti ve milleti bir bütün hâlinde tutmayı başarmıştır.
Daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bahsettiği gibi “milletin çeşitliliği” tabanlı bir anayasa taslağı olacağı artık ortada. Öyle ki, bunu daha sonra söylemlerinde daha açık şekilde “Türk, Kürt, Arap” ifadelerinde de gördük.
Bugün bölücülerin şiddetle itiraz ettiği Anayasamızın 66’ncı maddesi, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür.” diyerek milleti bir çatı altında topladı ve etnik ayrımcılığı tek kalemde sildi attı. Yoksa yeni Anayasa ile amaç “Türk” ifadesini Anayasa’dan mı çıkarmak? Bütün bu hayatımıza son bir buçuk yıldır giren “yeni anayasa, Terörsüz Türkiye, mutlak butlan” gibi kavramların sonuçlarında varılmak istenen yer bu nokta mı?
Yeni anayasa çığırtkanları yeni anayasaya ihtiyacı belirten ifadelerinde “birleştirici, eşitlikçi, kucaklayıcı” gibi ifadeler kullanmaktalar. Burada gerçek olan şudur; hem “milletin çeşitliliği” hem de “ulus devlet” bir arada olamaz. Kucaklayıcı ve eşitlikçi toplum ulus devletin özelliğidir. Milletin çeşitliliği; insanları etnik ve mezhepsel kimlikleri ile tanımlamak demektir ki bu da ayrıştırıcıdır. Oysa ki mevcut Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 10’uncu Maddesi, yurttaşların kanun önündeki eşitliğini açıkça güvence altına alır:
- Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
- Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
- Devlet organları ve idari makamlar, bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.
Milletin çeşitliliği Irak’ta ABD tarafından kurulan sistemde açık ve net bir şekilde uygulanmaktadır. Sünni Arap partileri, Şii Arap partileri, Türkmen partileri, Kürt partileri ve diğer bütün irili ufaklı etnik ve mezhepsel grupların partileri bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı Kürt, başbakan Şii, bakanlar da etnik ve mezhepsel gruplar arasında dağıtılmış durumdadır. Herkes kendi etnik ve mezhepsel grubunu kayırmacılık duygusuyla hareket ettiği için ülke içi karışıklıklar, ekonomik problemler, yolsuzluk ve yoksulluklar tarihte görülmemiş seviyelere gelmiştir. Ancak ABD tarafından idaresi çok daha kolay hâle gelmiştir. ABD kolaylıkla bu farklıklardan istifade ederek ülkenin politikalarını yönlendirebilmekte ve hatta seçimlerine kadar müdahale edebilmektedir. Bu düzende “millî egemenlik” kavramı Irak için çok ıraktır.
Aynı sistemdeki Lübnan’ın hâli ortadadır. Suriye şimdi bu sisteme entegre edilmek üzere. Anayasaları için “kotalı sistem” (seçim sonuçlarına bakılmaksızın belirli bir etnik veya mezhepsel gruptan belirli sayıda temsilcinin mecliste olması) dayatması hayata geçirilmek üzeredir.
Türkiye Cumhuriyeti “Türk Milleti” kavramı altında birleşmiş etnik ve mezhepsel bütün farklıkları bu kavram içinde eşit şekilde eritmiş bir devlettir. Bu nedenle etnik ve mezhepsel dayatmalar Türk Milleti için uygun değildir. Türkiye ne bir Irak ne bir Suriye ne de bir Lübnan’dır. Emperyalizme karşı savaşmanın eseri Cumhuriyet, ABD veya birileri istediği için işlevsiz hâle getirilemez.
Yeni anayasacılar bütün yolları mübah görerek bu hedefe ulaşmak için zaman zaman kanunları da zorlayan hamleler yapmaktalar. Yürekleri varsa onlara tavsiyem şudur; önce açık ve net bir şekilde Aziz Türk milletinin karşısına çıkın ve mevcut Anayasa’nın neresini değiştirmek istediğinizi izah edin. Milletimizin kucaklaşma adı altında ayrışmaya niyeti olmadığı gerçeğini o vakit göreceksiniz.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.






