Ana sayfa Yazarlar Levent Akson “Kanal İstanbul” doğru bir proje mi?

“Kanal İstanbul” doğru bir proje mi?

0
Bunaltıcı bir Ağustos sıcağı, Junior sabaha biraz geç merhaba demişti. Elbette bunda önceki gece keyifle alınan alkolün de payı vardı.
Başı ağrıyordu, önce nerede olduğunu keşfetmeye çalıştı. Ne yatağı ne de duvarlardaki görüntü yatak odasını anımsatıyordu. Geceden kalan her insanın yaptığı gibi kendisine o soruyu yöneltti “neredeyim ben?”. Hafızasını toparlamaya çalıştığı sırada kapı açıldı ve elinde bir kupa dolusu kahve ile Doktor içeri girdi.
Giysilerinin özenle bir askıya asılmış olduğunu gördü, hatırlamaya başladı, utandı, yataktan ayaklarını sarkıttı, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Gözlerini bilinçsizce duvarda gezdirmeye başladı. Bilinçsizce de denilemezdi, elbette bir şeyler aradığı belliydi. Konuşmuyor, fotoğrafları tek tek inceliyor, bir şeyler söylemek için zaman kazanmaya çalışıyor gibiydi.
Doktor, ne aradığını ve ne söylemek istediğini fark etmişti. Elindeki kupayı uzatırken  Junior’un gözlerinin içine bakarak; “bu yatakta ilk yatan erkek sensin, gözlerin boşuna duvarlarda bir şeyler aramasın.” Junior utandı, yakalanmıştı. Pantolonu ve gömleğini giyerken “peki, sen nerede yattın?”
Babamla dedi Doktor, hadi mutfağa geçelim, Babam seni kahvaltıya bekliyor.
Şimdi iyice utanmıştı Junior. Babayla ilk tanışmasında tam bir rezalet. Kıpkırmızı oldu yanakları.
“Ben kahvaltı etmesem? İşe de geç kaldım” falan gibi bilinçsizce kelimeler döküldü dudaklarından, ancak Doktor çoktan elinden tutmuş ve mutfağa getirmişti bile.
“Otur bakalım Evlat” dedi Baba . Bundan sonda da Junior’u hep “evlat” diye çağıracaktı,
Konuşamıyordu Junior, başını yere eğmişti.
Baba, sevgililere bakarak “kızımdan tek bir şey istemiştim, ilk aşık olduğu erkeği benimle tanıştırmasını. Her ikinize de teşekkür ederim.” Şimdi iyice utanmıştı Junior.
Baba zekice bir manevra ile konuyu değiştirdi. Sen de benim gibi “Kara Kargaları” tutuyormuşsun?
Junior gülümsedi, Doktor önceden kendisine hatırlatmıştı, takım kazandığı hafta “Kara Kartallar “, kaybettiği hafta ise “Kara Kargalar”dı, Baba için.
Yıllar içinde, Fana ile birlikte, tribünlerde “Kara Kargalar ” gurubunu oluşturarak fanatik bir seyirci topluluğu olacaklarını nereden bilebilirdi?
Doktor ile birlikte çıktılar evden. O gün işe gitmek istemiyordu. Zaten neredeyse öğlen olmuştu. Sahilde birşeyler atıştırdılar.
Epeydir Fana’yı görmemişlerdi. Aradılar. Fana da okkalı bir küfürden sonra “benim ofisime gelin, daha sonra Tek Kanat’ı da alır yemeğe gideriz” teklifine hayır demediler.
Fana kapıda karşıladı sevgilileri, odasında iki kişi daha vardı. Junior birini tanıyordu, Fana’nın dayısı idi, özel bir hastanenin ortağı ve saygın bir Hekim’di. Fana O’na, Edward diye takılırdı devamlı giydiği Edward Green ayakkabılardan, diğerini tanımıyordu.
Edward, Ankara’dan gelen misafirini tanıştırmak üzere Fana’nın babasına getirmiş, ancak o an için baba ofiste olmadığından Fana’nın odasına geçmişlerdi.
“Nasılsın Edward Amca” diye takıldı Junior ve Doktor ile tanıştırdı. Edward ise yanındaki arkadaşını takdim etti; ” Profesör Cemal Saydam , Çevre Bilimleri Profesörü”.
Masasındaki koltuğa geçti Fana konuklarını oturttuktan sonra ve Doktor’a dönerek; “bak Doktor senin gibi bir bilim adamı konuğumuz var. Doğa ve çevre üzerine sohbet ediyorduk, konu bir anda “Kanal İstanbul” projesine geldi. Hocamdan bu konuda görüşlerini rica etmiştim. Tam da bu konuyu konuşuyorduk.”
Junior ilgisiz gözükse de, Doktor siyah gözlüklerin altından simsiyah gözlerini kocaman açarak “bu konunun cahili olarak sizi dinlemekten çok mutlu olurum Hocam” dedi.
Kahvesinden bir yudum alan Cemal Hoca, kendine özgü, ağır ağır konuşmaya başladı;
“Diyelim ki, İstanbul Boğazı’nda bir yere oturdunuz ve Boğaz’ın o eşsiz manzarasını seyrediyorsunuz. Dikkatle bakarsanız gözlerinizin önünden akan devasa bir nehir olduğunu fark edersiniz. İnanması zor ama normal koşullarda Marmara’dan gelip Karadeniz’e giden bir gemi 30 kilometre uzunluğundaki Boğaz boyunca en az 30 cm yokuş çıkmak zorunda kalır. Nedeni de basit; Karadeniz, Marmara’ya göre en az 30 cm yüksektir. Eğer poyraz varsa ve aylardan Haziran ya da Temmuz ise bu yükseklik 1 metreye kadar çıkabilir.
Doktor, bir öğrenci gibi elini kaldırdı: “Bir şey sorabilir miyim Hocam?
Evet anlamında kafasını salladı Cemal Hoca,
“Karadeniz neden Marmara’dan 30 cm yüksek?”
Akdeniz, dünyadaki tek kapalı denizdir. Çöl iklimlerine de komşuluğu nedeniyle müthiş bir buharlaşmaya mahkumdur. Buharlaşan deniz suyu, Cebelitarık’dan giren deniz suyu ve Karadeniz’den giren tatlı sular ile dengelenmeye çalışılsa da Karadeniz her zaman asgari 30 cm yukarda kalacaktır.
“Karadeniz’den giren tatlı su miktarı ne kadardır?” diye sordu Doktor,
“Yılda 350 kilometre küp. Ana kaynağı ise Tuna, Dinyeper, Dinyester ve Don nehirleridir” diye cevapladı Hoca ve konuşmasına devam etti; “İki tabakalı bir yapıya sahip olan Marmara Denizimiz’in ilk 25 metresi Karadeniz suyu ile doludur ve bu su Marmara’nın toplam 3378 km3 hacminin sadece 230 km3 kesimini kapsar. Geri kalan 3148 km3 yoğun Akdeniz suyu ile doludur. Yapılan çalışmalar ile nerdeyse yüzde 95 doğruluk oranı ile Marmara Denizi’nin su bütçesi çıkarılmış ve Karadeniz’den gelen suyun Marmara Denizi üst tabakasını 3 ayda bir değiştirebildiği, Akdeniz’den gelen suyun ise Marmara Denizi’nin yüzde 93’nü oluşturan alt tabakayı 7 senede bir değiştirebildiğini göstermiştir.
İşte bu nedenle Marmara Denizi’nin üst tabakası yakın zamana kadar hiçbir arıtıma tabi tutulmadan yüzeye verilen kirliliğin geri dönüşümü olmayan kötü etkilerinden kendini kurtarabilmişti. Artık, İstanbul metropolünün atık suları arıtılmakta ve arıtılmış sular Marmara Denizi’nin alt tabakasına verilerek Boğazlar aracılığı ile Karadeniz dip sularına taşınmaktadır.”
Sohbet giderek hoca/ öğrenciler diyaloğuna dönmekteydi. Hoca konuştukça dinleyenlerin ilgisi artıyor soru sormak isteyen elini kaldırıyordu.
“İlginçtir“, Edward elini kaldırdı, Hoca sorunu bekliyorum anlamında sustu.
“Yani Hocam, İstanbul’da bugün kanalizasyon havası teneffüs etmiyorsak bunu deniz bilimcilerinin geliştirdiği bu müthiş buluşa mı borçluyuz ?”
Evet anlamında kafasını salladı Hoca,
Peki, bu buluşu ve uygulamayı kim yaptı ?
“Bedrettin Dalan, Atom Damalı ve ekipleri yani bizler,”
Başka bir el kalktı, Fana sormak istiyordu, “Hocam, hep merak ederim, Haliç nasıl temizlendi, herhalde, siz bilim adamları elinize süpürge alıp temizlemediniz?”
Gülüştüler, “Çok basit” dedi Hoca. “Yıllarca Galata Köprüsü’nün 4 metre derinliğindeki dubaları nedeniyle Haliç’in asla temizlenemeyeceğini, Karadeniz’in sularının üst akıntı olarak Haliç’e giremediğini, alınacak geçici tedbirlerin masraftan öte birşey getirmeyeceğini anlattık durduk. Sonunda ikna oldular, dubaları kaldırıp ayaklı sisteme geçildi, Karadeniz üst akıntısı Haliç’e girdi ve Haliç temizlendi, bu kadar basit.”
Herkes suspus olmuş şaşkınlıkla Hoca’yı dinliyordu.
Hoca devam etti; “Üst tabakayı İstanbul şehrinin etkisinden kurtardık ama ya alt tabaka. İşte problemli olan yer de buradadır Marmara’da. Bunun nedeni ile İstanbul şehrinin bir alakası yoktur. Marmara Denizi 12 bin yıl önce bir tatlı su gölü idi. Keza, aynı şekilde Karadeniz de o dönemlerde göldü. Akdeniz ise her zaman olduğu gibi yoğun tuzlu bir deniz idi. İklimsel değişimlerden dolayı yükselen Karadeniz göl suları önce Boğazlar aracılığı ile Marmara’ya daha sonra da Akdeniz’e ulaşınca tuz dengesinin sağlanması amacı ile Akdeniz yoğun suları alt taraftan Karadeniz’e kadar ulaşmıştır. Bu hali son 3 bin yıldan beri oluşmuş olan hassas bir dengedir. İşte bu nedenlerden dolayı Akdeniz ve Karadeniz’in yapısal özelliklerini bilmek Marmara Denizi’nin anlaşılmasında çok önemlidir.
Marmara Denizimiz benim tabirim ile bu iki ebeveynin astımlı doğan çocuğu konumundadır. Astımlı olması solunum eksikliğinden ileri gelmektedir. Doğal olarak denizlerin oksijen kaynağı atmosferdir ancak bu Marmara Denizinde sadece 25 metre için geçerli bir durumdur. Tabakalaşma nedeni ile atmosferik oksijen alt tabakaya geçemez ve bu nedenle Marmara Denizine oksijen sağlayan sular sadece Çanakkale Boğazı’nın altından gelen sulardır. Buradan giren sular da ancak Çanakkale Boğazı Marmara birleşmesine kadar etkili olabilmekte ve Marmara içerisine girince hemen balık yaşamını destekleme sınırının çok altında seviyelere inmektedir.”
Junior elini kaldırdı ve sordu: Yani Marmara Denizinin 25 metre altında yaşam yok mu diyorsunuz Hocam?
Evet anlamında kafasını salladı Cemal Hoca. “Dolayısı ile Marmara Denizi’nin alt tabakasındaki oksijen eksikliğinin nedenlerini anlamak Kanal İstanbul’un olası etkilerini incelemek açısından çok önemlidir.
Marmara Denizi, oluşumu öncesinde en derin yeri 1400 metre olan kapalı bir göl havzası idi ve bu nedenle dip kesimlerde organik madde birikimi ve doğal bozunma nedenlerinden dolayı oksijen tükenme noktasına gelmiştir. Deniz koşullarının oluşumu sonrasında ise ekoloji tamamen değişmiş ve son 3 bin yıldan bu yana da Marmara Denizinin alt tabakası balık yaşamını desteklemekten çok aşağı seviyelerde ve de özellikle İstanbul tarafında oksijensizlik sınırına yaklaşan seviyelere inmiştir.
Oksijenin İstanbul tarafında tükenme noktasına gelme nedeni de İstanbul şehri ile değil Boğaz çıkışında mevcut olan “JET AKIMI” nedenine bağlıdır. Görüleceği gibi sistem birbiri ile ilintili her birinin ardında bambaşka nedenler ve özellikler olan karmaşık bir yapıdadır. Bu jet akımın nedeni ise Boğaz’a 60-70 metre kalınlığında giren Karadeniz suyunun Marmara Denizi’ne 15 metre kalınlığında girmesine dayanmaktadır.
Bu jet akım Marmara’nın bugünkü oksijen fakirliğinin ana unsurudur.”
Doktor elini kaldırdı “Kanal İstanbul’un Marmara üzerine olası olumsuz etkilerinin sebebi de bu jet akımı mı olacak Hocam?”
Evet anlamında başını salladı Cemal Hoca ve devam etti “Boğaz çıkışından Jet Akımı ile gelen su hızla Marmara’ya doğru sanki bir hortumun ucunu sıkmışçasına hızla çıkarken çok önemli bir olaya neden oluyor ve Marmara’nın tuzlu alt tabakasından önemli ölçeklerde suyu emiyor ve yüzeye taşıyor.
Uydu verileri incelendiğinde Boğazdan daha koyu renkte çıkan Karadeniz suyu zaman içerisinde Marmara’daki daha yeşil renk ile karışmaktadır. Burada renklerin daha yeşil olması daha yoğun alg patlaması anlamına gelmektedir. İşte bu yoğun alg patlamaları Marmara Denizi’nin kısıtlı oksijen girdisi nedeni ile İstanbul önlerinde oksijeni sıfırlama noktasına kadar getirmiştir.
İşte bu nedenlerden dolayı Kanal İstanbul’u bir Panama Kanalı’na, bir Süveyş’e benzetmek denizlerimizin özelliklerini hiç ama hiç bilmeyen anlamayan kişilerin öne süreceği bir şekilsel benzetmeden öteye gidemez. Ne acı ki hâlâ bu harika yapıyı öğrenmemekte inat edenler var.
Sistemin çalışma prensipleri ile ilgili olarak bu gerçekleri sıraladıktan sonra şimdi gelelim olası bir “Kanal İstanbul” senaryosuna. Her nerede yapılırsa yapılsın, diyelim ki açıldı ve Karadeniz suyu dümdüz ve 25 metre derinlikteki ikinci kanaldan Marmara’ya doğru hızla akmaya başladı, başladı diyorum bu ikinci kanalda da su bu sefer Boğaz’daki derinlikler tümseklere çarpmadan olduğu gibi Marmara’ya akacaktır.
Kanal İstanbul’dan geçecek olan su, tuzluluğu hiç değişmeden aynı Boğaz çıkışı gibi Marmara’nın kuzeyinde bir yerde jet akımı ile Marmara’nın üst suyu ile buluşacak ama bu sefer hem bol besinli üst tabakadan ve belki de yoğun tuzlu alt sudan da su kapacak ve sistemin alışık olmadığı yeni bir yem fabrikasının çalışmasına neden olacaktır.
Aynı zaman içerisinde meydana gelen organik yük sonuç olarak alt tabakaya geçecek ve yine oksijen tüketerek parçalanma sürecine katılacaktır. İşte bu olay zaten sınırda olan alt tabakadaki oksijen seviyesi üzerine ek bir yük olarak binecek ve kısa bir zaman sürecinde zaten bitti bitiyor sınırında olan alt su eninde sonunda ama mutlaka bir şekilde oksijensiz kalacaktır.
Tüm dert de bu aşamadan sonra başlamaktadır. Sistem bir kere oksijensiz kaldı mı kelimenin tam manasıyla hapı yuttuk demektir.
Doktor burada araya girdi ve “Marmara’nın ve İzmit Körfezinin sonu olacak, deniz canlılarının tamamı başka denizlere göç edecek ve çürük yumurta kokusundan (hidrojen sülfür) çevre illerde yaşamak mümkün olmayacak, değil mi Hocam?”
“Maalesef” dedi Cemal Hoca, “burada jeopolitik sonuçlara, maliyet unsurlarına, Karadeniz’de sınırı olan komşularla yaşanacak sorunlara hiç değinmiyorum.”
Odada bir sessizlik hakim oldu, sanki herkes aynı anda hidrojen sülfürü solumuşçasına suratları garip bir hal aldı.
Fana ayağa kalktı, Fana ile birlikte Junior ve Doktor’da ayaklandılar, Cemal Hoca’nın elini sıkarken “iyi ki sizler gibi bilim adamlarına sahip bu ülke Hocam” döküldü Fana’nın dudaklarından.