Aralık 2024’ün başlarında, İsrail’in yaklaşık bir haftadır bombaladığı Halep, Hama ve Humus istikametinden pikaplarla Şam’a gelen ve Esad rejimini devirerek iktidarı ele geçiren Colani, diğer adıyla Ahmed eş-Şaara, aslında bu başarıyı büyük ölçüde İsrail’e borçludur.
Ahmed eş-Şaara’nın liderliğini yaptığı HTŞ (Heyet Tahrir eş-Şam), kökeni itibarıyla Suriye İç Savaşı’nın başlarında El-Kaide’nin Suriye kolu olarak kurulan El-Nusra Cephesi’ne dayanan bir örgüttür.
Peki, bu örgütün ideolojisiyle yetişmiş ve liderliğini yapmış bir kişi İsrail tarafından neden Suriye’nin başına getirilsin? Burada asıl anlaşılması gereken, İsrail’in bölgeyi şekillendirmeye yönelik stratejisidir. İsrail, kendisine tehdit oluşturabilecek unsurları ortadan kaldırmayı hedeflerken, bir yandan da çevre ülkelerin yönetimlerini kendi güvenlik anlayışına uygun hâle getirmeye çalışmaktadır.
İsrail açısından tehdit oluşturan Baasçı Esad rejiminin yıkılması, bu stratejinin en önemli hedeflerinden biriydi. Baas rejimi; temel ilkeleri Arap milliyetçiliği (Pan-Arabizm) ve devletçi sosyalizm olan bir anlayışa sahipti ve İsrail’in bölgedeki başlıca düşmanlarından biri olarak görülüyordu. 1948 Arap-İsrail Savaşı (Birinci Arap-İsrail Savaşı), 1967 Altı Gün Savaşı ve 1973 Yom Kippur Savaşı’nın yanı sıra Lübnan topraklarındaki çatışmalar, Baas rejiminin Hizbullah ve Hamas’a verdiği destek ve İran unsurlarına Suriye’de alan açması, Esad rejiminin İsrail açısından uzun yıllar boyunca bir tehdit olarak değerlendirilmesinin başlıca nedenleriydi.
Bu nedenle Esad rejimi yıkılmalı ve yerine, İsrail’in gerektiğinde müdahale edebileceği ve kontrol altında tutabileceği yeni bir yapı kurulmalıydı. İsrail açısından ihtiyaç duyulan, kendi güvenliğine doğrudan tehdit oluşturmayacak ve gerektiğinde müdahale edilebilecek bir Suriye’ydi.
Aşırı dinci Sünni yapıların yönetim anlayışlarının, bulundukları ülkelerin ekonomik ve siyasi gelişimini engellediği; iktidarlarını korumayı önceliklendiren otoriter yönetimlere dönüşebildikleri yönündeki değerlendirmeler, İsrail açısından farklı bir tehdit algısının ortaya çıkmasına neden oluyordu. Bu tür yapıların bölgesel güç kapasitesini sınırlaması, İsrail açısından tehdidin zayıflaması anlamına gelebilirdi.
Şaara da böyle bir ortamı sağlayabilecek bir lider olarak İsrail açısından doğrudan bir tehdit olarak görülmüyor olabilir.
Ancak burada önemli bir başka gerçek daha var: Binlerce kilometre öteden İranlı üst düzey isimleri hedef alabilen İsrail’in, kendisine yaklaşık 20 kilometre mesafedeki Şam yönetimine karşı herhangi bir askerî seçeneği göz ardı edeceğini düşünmek kolay değildir. Nihayetinde Şam’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı (Halk Sarayı-Kasr eş-Şaab), bırakın uzun menzilli füze sistemlerini hafif topçu sistemlerinin dahi menziline girebilecek bir konumdadır.
Bir tarafta Hermon Dağı, diğer tarafta Golan Tepeleri, doğuda ise Şam yönetimiyle ciddi sorunlar yaşayan Dürzilerin bulunduğu Suveyda bölgesi olan bir başkent var Suriye’de. Böylesine hassas bir coğrafi konumda bulunan Şam’da, dış baskılardan tamamen bağımsız ve güvenlik açısından rahat hareket edebilen bir yönetimden söz etmek oldukça zordur.
Dolayısıyla Şaara açısından Şam, rahatça hareket edebileceği ve ülkesini hiçbir dış baskı hissetmeden yönetebileceği bir başkent değildir, olamaz. Eğer gerçekten daha bağımsız hareket etmek istiyorsa, askerî açıdan savunulması daha kolay ve stratejik olarak daha güvenli başka bir bölgeyi başkent olarak seçmesi gerekir. Tabii bunu gerçekten istiyorsa…
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, İsrail’e yönelik “cihatçı tehditler” sürdüğü müddetçe Hermon Dağı’nı (Şeyh Dağı) ve tampon bölgeyi terk etmeyeceklerini defalarca ifade ederek Şam üzerindeki baskının devam edeceği mesajını verdi. Katz’ın Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’ya hitaben, “Sabah Şam’daki sarayınızda uyandığınızda Hermon Dağı’na bakıp İsrail ordusunu gördüğünüzde, sınırlarımızı korumak için burada olduğumuzu bileceksiniz.” şeklindeki sözleri de bu baskının boyutunu ortaya koyuyor.
İsrail’in bununla da yetinmeyerek Suriye’nin bazı bölgelerinde operasyonlar düzenlemesi ve Suveyda’daki Dürziler üzerinden bölgeye kara unsurlarıyla defalarca müdahale etmesi de Şam yönetiminin karşı karşıya bulunduğu güvenlik baskısını artırmaktadır.
Suriye yönetimi gerçekten tam bağımsızlık istiyor ve İsrail’in baskısından kurtulmayı hedefliyorsa, Halep veya Hama gibi daha kuzeyde ve askerî açıdan savunulması daha kolay bir bölgeyi başkent olarak değerlendirmesi gerekebilir.
Aksi hâlde Şam yönetiminin İsrail’in etkisinden ve askerî baskısından tamamen kurtulması kolay olmayacaktır. Güçlü ve bağımsız bir ordu oluşturması da aynı ölçüde zorlaşacaktır. Bu durumda Suriye açısından hayati öneme sahip Golan Tepeleri ve Hermon Dağı gibi stratejik bölgelerin geri alınması hedefi de son derece güç bir hâle gelecektir.





