Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük
İspanya’nın, ABD ve İsrail-İran Savaşı’ndaki Pozisyonu
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının Haziran 2025’den sonra Şubat 2026’da yeniden başlaması, yalnızca bölgesel güvenlik dengelerini değil, aynı zamanda transatlantik ilişkilerin geleceğini de etkileyecek önemli bir gelişme olmuştur.
İspanya’nın; uluslararası hukukun ihlali olarak gördüğü, bölgesel istikrarsızlığı artıracağı ve Orta Doğu’daki mevcut kırılgan dengeleri daha da bozacağı endişesiyle savaşta ABD’ye destek vermeyi reddetmesi, ülkesindeki ABD üslerinin bu savaş için kullanılmasına izin vermemesi ve hava sahasının kullanımına kısıtlamalar getirmesi dikkat çekici bir dış politika tercihi olarak öne çıkmıştır. İspanya tek başına hareket ederek, ABD'nin eylemlerine karşı dünya muhalefetinin sözcüsü olmuş ve PSOE ‘nin 2003'te Irak Savaşı'na karşı kullandığı “savaşa hayır” sloganını yeniden canlandırmıştır. Irak savaşı, İspanya kamuoyunun Orta Doğu’daki askerî müdahalelere yönelik tutumunu temelden şekillendirmiş ve bu miras, Sánchez’in İspanya’yı bu savaştan uzak tutma hedefinin alt yapısını oluşturmuştur. Aynı zamanda bu yaklaşım, bir İspanyol hükümetinin ABD müdahaleleriyle aynı çizgiye gelmesinin siyasi açıdan ne kadar zararlı olabileceğine dair hafızayı yansıtmıştır. İspanya’nın tüm bu çıkışlarına ABD’nin yanıtı “ticari ve diplomatik yaptırım” tehdidi olmuştur.
İspanya, söz konusu politikanın istisnai bir karar değil, aksine son yıllarda izlediği diplomasi merkezli dış politika yaklaşımının doğal bir uzantısı olduğunu savunmaktadır. İspanya’nın bu tercihi, literatürde sıklıkla “normatif güç” veya “diplomatik güç siyaseti” olarak tanımlanan bir çerçeve içine girmektedir. Bu yaklaşım, “askeri araçların kullanımını sınırlı tutarken uluslararası hukuk, çok taraflılık ve diplomatik müzakere” mekanizmalarını esas alan, güç kullanımı yalnızca uluslararası hukuki otoriteye (BM) dayandığında meşruluğunu kabul eden bir anlayışı dış politikanın merkezine yerleştirmeyi kapsamaktadır. Pratikte ise İspanya, askeri seçeneklerin uluslararası siyasette tamamen masadan kaldırılamayacağını kabul etmekle birlikte, çatışmaların çözümünde diplomatik araçların önceliklendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Nitekim İspanya’nın son dönemde uluslararası krizlerde benimsediği politikalar bir bütün olarak ele alındığında, belirgin bir “söylem ve eylem sürekliliği” görülmektedir. Örneğin Hamas-İsrail Savaşı’nda, askeri operasyonların sınırlandırılması ve sivillerin korunması çağrısında bulunmuş, diplomatik girişimlerin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Benzer şekilde Rusya-Ukrayna Savaşı'nda, AB yaptırım politikalarına destek vermiş olsa da savaşın nihai çözümünün diplomatik müzakereler yoluyla sağlanabileceğini sık sık ifade etmiştir. Bu bağlamda ABD ve İsrail-İran Savaşı’ndaki tutumu da, İspanya’nın uluslararası krizlere yaklaşımında belirli bir “tutarlılık” olduğunu göstermektedir.
Siyasi duruşuna paralel olarak İspanya, kriz yönetiminde aktif bir diplomatik rol oynamaya da çalışmaktadır. Bu bağlamdaki en önemli adımlardan biri, Tahran'daki İspanyol büyükelçiliğinin yeniden açılmasıdır. Bu karar, İspanya’nın İran ile diplomatik kanalları koruma ve potansiyel olarak gerilimi azaltma çabalarına katkıda bulunma niyetini yansıtmıştır. İspanya, pasif bir gözlemci olmaktan ziyade kriz yönetiminde aktif bir katılımcı olmayı amaçlamıştır.
Aynı zamanda İspanya, NATO üyeliğinin her askeri harekâta sorgusuz bir şekilde destek vermek anlamına gelmediğini ileri sürerek de bir tartışma başlatmıştır. İspanya, NATO’nun kolektif savunma mekanizmasının esas olarak üye ülkelerin doğrudan bir saldırıya uğraması durumunda devreye gireceğini, İran’a yönelik harekâtın bu kapsamın dışında kaldığını savunmuştur.
İspanya ile ABD arasında ortaya çıkan bu son gerilim, aslında transatlantik ilişkilerde daha geniş bir dönüşümün parçası olarak da okunabilir. AB içinde özellikle son yıllarda “stratejik özerklik” kavramı ön plana çıkmıştır. Bu kavram, Avrupa’nın; savunma, enerji ve teknoloji alanlarında dışa bağımlılığını azaltmayı hedeflemektedir. Bu durum, ABD ile ilişkilerin tamamen kopması değil, daha dengeli hale gelmesi anlamına gelmektedir. İspanya, bu yaklaşımı destekleyen ülkeler arasında yer almakta ve Avrupa savunma projelerinde aktif rol almaktadır.
Son yıllarda Avrupa ülkelerinin çoğunluğu güvenlik politikalarında ABD ile iş birliğini sürdürmekle birlikte, bazı krizlerde ABD’den bağımsız pozisyonlar yürütme, çok taraflı diplomasi uygulama gayreti içerisindedir. Bununla birlikte Avrupa’nın bu savaşa verdiği tepki “birleşik” değildir. Bu farklılığın büyük bir kısmı, Avrupalı liderlerin karşı karşıya olduğu farklı iç siyasi baskıları yansıtmaktadır. Genel tablo, parçalanmış bir Avrupa tepkisine işaret etmektedir. Kıta genelinde hükümetler, kendi iç siyasi kısıtlamaları ile daha geniş uluslararası stratejik hesaplar arasında denge kurmaya çalışmaktadır.
ABD ile yaşanan gerilimlerin yanı sıra, İspanya'nın İsrail ile ilişkileri de önemli ölçüde kötüleşti. İspanya, başından itibaren İsrail'in askeri eylemlerini ve ABD harekâtını yasadışı olarak nitelendirmiş ve giderek daha sert bir ton benimsemiştir. Bu durum da, İspanya'nın mevcut uluslararası düzene meydan okuyan daha iddialı bir aktöre dönüşme sürecinin genel gidişatıyla tutarlı olmuştur.
Avrupa için “örnek”, ABD açısından ise “kötü bir örnek” olan İspanya'nın pozisyonu; hukuki idealizm, siyasi gerçekçilik ve iç hesaplamaların bir kombinasyonu olarak değerlendirilebilir. Sánchez’in politikasının ülke içinde siyasi olarak sürdürülebilirlik durumunu ve bunun İspanya’yı ABD’ye karşı daha iddialı bir Avrupa yaklaşımının öncüsü mü yoksa yalnızca bir istisna mı haline getireceğini zaman gösterecektir.
İlişkilerde jeoekonomik etkenler
ABD ile İspanya arasında son dönemde yükselen gerilimi yalnızca siyasi ya da güvenlik boyutuyla açıklamak yetersiz kalır, bu ilişkinin asıl belirleyici katmanlarından biri de ekonomik ve daha geniş anlamda; devletlerin ekonomik araçlarını (ticaret, yatırımlar, yaptırımlar, enerji ve teknoloji politikaları) kullanarak uluslararası sistemde güç elde etme ve siyasi hedeflerine ulaşma stratejisi olan “jeoekonomik” düzlemdir. Trump döneminde dış politika giderek; ticaret politikası, enerji güvenliği ve endüstriyel rekabet araçlarıyla iç içe geçmiştir. Bu yaklaşımda gümrük tarifeleri, yaptırımlar ve teknolojik kısıtlamalar klasik diplomatik araçların yerini alan unsurlar haline gelmiş, dolayısıyla müttefik ülkeler dahi ekonomik baskı unsurlarıyla karşı karşıya kalabilmiştir.
İspanya açısından bakıldığında, ABD ile ekonomik ilişkiler hem derin hem de karşılıklı bağımlılık içeren bir yapı sergilemektedir. İspanya’nın ABD ile ticareti GSYİH’sının yaklaşık yüzde 4,4’ünü oluştururken, daha da önemlisi İspanyol şirketlerinin ABD’deki yatırımları toplam dış yatırımlarının yaklaşık yüzde 15’ine ulaşmış durumdadır. Son 20 yılda özellikle enerji, altyapı ve finans sektörlerinde faaliyet gösteren büyük İspanyol çokuluslu şirketleri, ABD ekonomisinde kalıcı ve stratejik pozisyonlar edinmiştir. Bu nedenle ABD, birçok İspanyol şirket için dış bir pazar olmaktan ziyade iç pazarın bir uzantısı olarak görülmektedir.
Diğer yandan Trump’ın İspanya’ya yönelik “ticareti kesme” tehdidi, kritik bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Trump geniş ekonomik yetkilere sahip olsa da, bu tür bir adım yalnızca İspanya’yı değil, doğrudan AB’yi hedef almak anlamına gelecektir. Çünkü İspanya’nın ticaret politikası bağımsız değildir, “Treaty of Rome” ile temelleri atılan ve “Common Commercial Policy” çerçevesinde yürütülen ortak ticaret sistemi, tüm AB üyesi devletleri tek bir ekonomik blok haline getirmiştir. Bu yapı, 1993’te “Tek Pazar”ın kurulmasıyla daha da derinleşmiş ve üye ülkeler arasındaki ticaretin “ihracat” olarak dahi sayılmadığı bütünleşik bir ekonomik alan yaratmıştır.
Dolayısıyla ABD’nin İspanya’ya yönelik olası bir ticari yaptırımı, sadece İspanya’yı değil, 450 milyondan fazla nüfusa sahip “AB pazarını da karşısına almak” anlamına gelecektir. Nitekim Avrupa liderlerinin açıklamaları, bu tür bir baskının kolektif bir yanıt doğuracağını açıkça ortaya koymaktadır. Avrupa ekonomisinin iç içe geçmiş yapısı da bu durumu pekiştiren bir husustur. Örneğin bir ürünün üretim süreci Almanya, İspanya ve İtalya arasında bölünmüş olabilir ve nihai ihracat ise tek bir ülke üzerinden yapılır. Bu nedenle İspanya’ya uygulanacak bir ticari kısıtlama, fiilen tüm Avrupa üretim zincirlerini etkileyecektir.
Trump’ın tehditlerini anlamlandırırken göz önünde bulundurulması gereken bir diğer unsur, bu hamlenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir sinyal niteliği taşımasıdır. ABD’nin İspanya ile ticareti kesmesi pratikte zor ve maliyetli olsa da, böyle bir söylem müttefikler üzerinde baskı kurmak, hizalanma talep etmek ve özellikle Çin gibi rakiplerle ilişkileri sınırlamak amacıyla kullanılabilir. Nitekim İspanya’nın son yıllarda Çin ile ticari ilişkilerini derinleştirmesi ve 50 milyar doları aşan ticaret hacmine ulaşması, ABD açısından dikkatle izlenen bir gelişmedir.
Öte yandan İspanya’nın ekonomik-stratejik konumu sadece Avrupa ile sınırlı değildir. İspanya, tarihsel bağları, dil ortaklığı ve kurumsal ağları sayesinde Latin Amerika’da son derece etkin bir ekonomik aktördür. Bankacılık, enerji ve altyapı alanlarında faaliyet gösteren İspanyol şirketleri, bölgenin birçok ülkesinde kritik yatırımlara sahiptir. Ancak bu durum, ABD’nin geleneksel olarak kendi etki alanı olarak gördüğü Latin Amerika’da zaman zaman çıkar çatışmalarına yol açmaktadır. Küba, Venezuela ve Bolivya gibi ülkelerde yaşanan politik gerilimler, bu rekabetin somut örneklerini oluşturmaktadır. Bu bağlamda İspanya, bir yandan Avrupa’nın parçası, diğer yandan Atlantik ötesi ve Latin dünyasının ekonomik aktörü olarak çok katmanlı bir jeoekonomik kimlik taşımaktadır.
Tüm bu dinamikler birlikte değerlendirildiğinde, İspanya-ABD geriliminin jeoekonomik boyutunun çift yönlü bir denge yarattığı görülmektedir. Bir tarafta ABD’nin ekonomik baskı araçları ve küresel sistemdeki ağırlığı bulunurken, diğer tarafta İspanya’nın AB üyeliği, ABD’deki güçlü yatırım pozisyonu ve Latin Amerika’daki ekonomik etkisi yer almaktadır. Dahası, ABD’de faaliyet gösteren İspanyol şirketlerinin ’sının önümüzdeki beş yıl boyunca ülkede kalmayı planlaması, ekonomik ilişkilerin siyasi gerilimlere rağmen kopmayacak kadar derin olduğunu göstermektedir. Bu nedenle jeoekonomik boyut, gerilimi tırmandıran bir unsur olduğu kadar, aynı zamanda tarafları dengeye zorlayan bir “fren mekanizması” işlevi de görmektedir.
Sonuç yerine
İspanya’nın ABD ile ilişkilerinde bugün gözlenen mesafeli duruş, anlık siyasi tercihlerden ziyade uzun bir tarihsel birikimin ve çok katmanlı dinamiklerin ürünüdür. İspanya İç Savaşı’nda ABD’nin Franco rejimine verdiği destek, 1953 Madrid Paktı ile ABD üslerinin İspanya’da kalıcı hale gelmesi ve 2003 Irak işgali gibi kırılma noktaları, İspanyol kamuoyunun kolektif hafızasında derin izler bırakmıştır. Bu tarihsel deneyimler zamanla ABD karşıtı toplumsal eğilimleri beslemiş, bu eğilimler ise parçalı ve hassas dengelere dayanan koalisyon siyasetiyle kesişerek dış politikayı belirleyen temel unsurlardan biri haline gelmiştir. Bu nedenle İspanya’nın ABD’ye yaklaşımı, basit bir “karşıtlık” ya da “uyum” kategorisine indirgenemeyecek, daha çok “temkinli, ölçülü ve denge” arayışına dayalı bir çizgi olarak değerlendirilmelidir.
Bu çerçevede İspanya’nın stratejik pozisyonu netleşmektedir: NATO içinde kalmakla birlikte ABD’nin her askeri veya jeopolitik hamlesine otomatik olarak angaje olmamak, AB içinde stratejik özerklik fikrini desteklemek, Latin Amerika, Akdeniz ve Kuzey Afrika başta olmak üzere farklı coğrafyalarda bağımsız diplomatik kanallar geliştirmek. Bu yaklaşım, İspanya’nın “otomatik müttefik” konumundan çıkarak “şartlı ortak” kimliğine evrildiğini ve “zorunlu ittifak, gönüllü mesafe” dengesine yerleştiğini göstermektedir.
İspanya’nın bu tutumu aynı zamanda normatif bir iddia da taşımaktadır. Uluslararası hukuka ve kurallara vurgu yapan bu yaklaşım, “büyük güçlerin kuralları ihlal etmesinin küresel sistemde yaratacağı istikrarsızlığa karşı bir uyarı” niteliğindedir. Bu yönüyle İspanya’nın pozisyonu, yalnızca kendi ulusal çıkarlarını değil, daha öngörülebilir ve kurallara dayalı bir uluslararası düzen arayışını da yansıtmaktadır.
Jeoekonomik boyut ise bu stratejik mesafenin hem sınırlarını hem de dengeleyici unsurlarını ortaya koymaktadır. Bu durum, ekonomik ilişkilerin bir yandan baskı aracı olarak kullanılabildiğini, diğer yandan ise tarafları uzlaşmaya zorlayan bir “fren mekanizması” işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.
ABD açısından İspanya, stratejik olarak değerli ancak “vazgeçilmez olmayan bir müttefik” konumundadır. Düşük riskli ve uzlaşmaya dayalı alanlarda güvenilir bir ortak olarak görülse de, yüksek maliyetli veya riskli girişimlerde aynı düzeyde öngörülebilir bulunmamaktadır. Bu algı, iki ülke arasındaki ilişkinin doğasında var olan “sınırlı güven” unsurunu da açıklamaktadır.
Sonuç olarak, İspanya’nın ABD ekseninden tamamen “çıktığını” söylemek isabetli değildir. Daha doğru bir ifade, İspanya’nın bu eksenden görünür şekilde “uzaklaşmaya” başladığıdır. İspanya; ittifak ilişkisini koparmadan yeniden tanımlamakta, Avrupa içinde daha etkin bir rol üstlenmekte ve çok kutuplu uluslararası sistemde esnek bir denge politikası izlemektedir. Bu yaklaşım bir “meydan okumadan ziyade, konjonktürel koşullara uyum sağlayan rasyonel bir yeniden konumlanma” olarak okunabilir. Nitekim İspanya’nın pozisyonu statik değildir, iç siyasi dengelere ve uluslararası gelişmelere bağlı olarak zaman içinde yeniden yakınlaşma ihtimalini de barındırmaktadır. Bu yönüyle İspanya, Batı ittifakı içinde kalmaya devam eden ancak stratejik özerkliğini genişletmeye çalışan bir “ara form” aktör olarak öne çıkmaktadır.
Seçilmiş Kaynakça
Alberto Bueno, Michael Walsh and Juan Luis Manfredi Sanches, “Which Alternative Future Should Sánchez and Trump Pursue for US-Spain Relations?”, https://www.fpri.org/article/2025/05/which-alternative-future-should-sanchez-and-trump-pursue-for-us-spain-relations/, May 29, 2025.
“İspanya-ABD Geriliminde Stratejik Özerklik Arayışı”, https://haberkayyum.com.tr/ispanya-abd-geriliminde-stratejik-ozerklik-arayisi/, 13 Mart 2026.
José Alberto Hip, “Spain and Trump: Unmet Defense expediture goals”, https://www.unav.edu/web/global-affairs/spain-and-trump-unmet-defense-expediture-goals, 19 Apr 2025.
Maedeh Zaman Fashami, “İspanya'nın Batı ile bağını koparması: Sánchez, Madrid'i İran savaşına karşı bir ses haline nasıl getirdi?” https://www.tehrantimes.com/news/525455/Spain-s-break-with-the-West-How-Sánchez-turned-Madrid-into-a, 14 Apr 2025.
Tolga Sakman, “İspanya’nın ABD ve İsrail'in İran saldırılarına yönelik tutumu nasıl okunmalı?”, https://www.aa.com.tr/tr/analiz/ispanya-nin-abd-ve-israilin-iran-saldirilarina-yonelik-tutumu-nasil-okunmali/3857675, 10 Mart 2026.
Waya Quiviger, “İspanya-ABD Ayrışması Avrupa İçin Bir Turnusol Testi”, https://kritikbakis.com/ispanya-abd-ayrismasi-avrupa-icin-bir-turnusol-testi/, 28 Mart 2026.
William Chislett, “Spain and the United States: So Close, Yet So Far”, https://www.realinstitutoelcano. org/en/work-document/spain-and-the-united-states-so-close-yet-so-far/, 25 Sep 2006.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.






