ABD’den “Uzaklaşma”ya başlayan ilk Avrupa ülkesi İspanya – 1

MDN İstanbul
  • |

Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük

ABD ve İsrail'in İran'a karşı yaptığı savaş, son yılların en karmaşık jeopolitik krizlerinden biridir. Bu savaşın; yalnızca Orta Doğu’nun güvenlik yapılanmasını yeniden şekillendirmekle kalmayacağı, aynı zamanda Batı bloğu içindeki bölünmeleri derinleştireceği, transatlantik ittifakın geleceğini sorgulatacağı ve uluslararası düzenin değişimini hızlandıracağı noktalarında, işaretler görülmeye başlanmıştır.

Bu bağlamda, son dönemde savaş karşıtı çıkışlarıyla popüler olan Başbakan Pedro Sánchez yönetimindeki İspanya'nın tutumu, Avrupa ülkeleri arasında en belirgin tepki olarak öne çıkmıştır. Bu tutum, gelişen bir krize verilen yalnızca durumsal bir tepki olarak anlaşılamaz. Aksine, İspanya'nın son yıllardaki dış politikasının daha geniş evrimi içinde analiz edilmesi gereken bir vakadır. Trump yönetimindeki ABD’ye böylesine keskin bir meydan okuma, Sánchez için siyasi riskler taşıyabilir. Öyleyse, Sánchez neden bu kadar alışılmadık derecede keskin bir tutum benimsemiştir? Üç yazıdan oluşan yazı dizisinin ana teması, bu sorunun yanıtını araştırmaya yöneliktir.

Yazmayla ilgilenen okurlar beni daha iyi anlayacaktır. Bir konuyu, bir sorunu layıkıyla ele almayı hedeflediğimde, kendimi olabildiğince çok yönlü bir yaklaşımla yazmak zorunda hissediyorum. Ve bu durum da en az 15-20 sayfalık bir yazı ortaya çıkarmakta. Aksi takdirde 2-3 sayfalık bir yazıda; bir veya iki açıdan yüzeysel irdeleme yapabiliyorum ya da özetin özeti olacak şekilde sadece ana başlıklara yer verebiliyorum. Bazı okurlar yazıların uzun olmasından şikâyet ettikleri için, bir süredir daha kısa yazılardan oluşan yazı dizileri hazırlamaya başladım. Bu kez de yazıların ardışık günlerde yayımlanması sebebiyle “yazı bütünlüğü”nü sağlamak güçleşmektedir. Sonuç olarak; konuya ciddi yaklaşan, merak eden okurlara tavsiyem, dizinin tamamlanmasını müteakip yazıları bütüncül bir bakış açısıyla tekrar okumaları olacaktır.

İlişkilerin başlangıcının tarihçesi

İspanya, Amerika kıtasında Avrupa bayrağını dalgalandıran ilk ülkedir. 1492'de İtalyan denizci Kristof Kolomb, İspanyol kralının bayrağı altında Karayip adalarına ulaştı. Kısa süre içinde İspanyollar; Karayipler, Güney Amerika ve Kuzey Amerika'ya yerleşmeye başladılar. Nitekim, ilk olarak 1513’de İspanyol kâşif ve fatih Juan Ponce de León, bugün Florida eyaleti olan bölgenin doğu kıyısına ayak bastı ve burayı İspanyol Kraliyeti adına sahiplendi. 1776'da İspanya, 13 Amerikan eyaletinin Birleşik Krallık’a karşı savaştığı Bağımsızlık Savaşı’nda ABD’yi destekledi. Ancak İspanya’nın sömürgeci Birleşik Krallık’ı Amerika kıtasından uzaklaştırma maksatlı bu desteği, sömürgeci İspanya’nın da kıtadan çekilmesine giden süreci başlattı. Çünkü bahse konu savaşın “bağımsızlık” hedefi, Kuzey ve Güney Amerika’daki birçok ülkenin de İspanyollar dahil sömürgeci Avrupalılara karşı yürüteceği bağımsızlık mücadelesinin tetikleyicisi oldu.  Nitekim 1898’de Küba ve Porto Riko’nun sahipliği sebebiyle, İspanya-ABD savaşı gerçekleşti ve kaybeden taraf olarak İspanya bölgeden çekilmek zorunda kaldı. İspanya’nın kıtadaki yüzyıllara dayanan varlığı nedeniyle doğal olarak “ABD kültüründe İspanyol etkisi” oluştu. Hatta bir teoriye göre; dolar işareti ($), İspanyol pesosunun kısaltması olan “Ps” harflerinin zamanla birleşmesinden türemiştir. 

İlginizi çekebilir:

Jeopolitik büyüteç ile Ürdün

İlişkilerin Soğuk Savaş öncesi ve sürecindeki seyri

Seçimle iş başına gelmiş olan Cumhuriyetçiler ile General Franco liderliğindeki isyancı Milliyetçiler arasında 1936-1939 yılları arasında yaşanan İspanya İç Savaşı’nda ABD tarafsız kalmayı tercih etti, ancak tarafsızlığına rağmen ABD, Franco güçlerine önemli miktarda petrol desteği sağladı. İç Savaşı kazanan ve 1975’e kadar diktatör olarak iktidarda kalan Franco ise, IIDS’da İspanya resmen tarafsız olmakla birlikte, Hitler ve Mussolini’ye çeşitli şekillerde destek verdi.

Franco’nun Almanya ve İtalya’ya verdiği destek ötürü, 1945’teki müttefiklerin zaferi sonrasında Franco rejimi ABD ve Avrupa tarafından dışlanmış; İspanya’nın BM üyeliği ve Marshall Planı’ndan yararlanması engellenmiştir. Ancak Soğuk Savaş koşulları ve İspanya’nın coğrafi konumu, ABD’nin dışlayıcı tutumundan vazgeçerek İspanya’ya yaklaşmasını zorunlu kılmıştır. 1953’te taraflar arasında imzalan askeri ve ekonomik iş birliği içerikli Madrid Paktı ile ABD, her iki ülkenin de kullanımına açık olacak şekilde; Torrejón, Zaragoza ve Morón’daki hava üslerini modernize etti, Rota’da ise deniz üssü kurdu. Zaman içinde yaşanılan gelişmeler, İspanya açısından üslerin varlığının iki yönlü bir etki yarattığını göstermiştir. Avantaj olarak; NATO içinde stratejik önem artışı gerçekleşmiş, güvenlik garantileri güçlenmiş ve üslerin ekonomik, teknik katkıları olmuştur. Sınırlamalar çerçevesinde ise; dış politika kararlarında dolaylı bir baskı oluşmuş, ABD harekâtına istem dışı dolaylı dahil olma riski artmış, egemenlik ile kamuoyu hassasiyetleri öne çıkmış ve İspanya “güvenlik tüketicisi” konumunda kalmaya devam etmiştir.

Madrid Paktı ile birlikte İspanya; uluslararası alanda yeniden meşruiyet kazandı, 1955’te BM’ye üye oldu ve küresel liberal ekonomiye entegre oldu. 1950’ler ve 1960’larda ABD, İspanya’daki en büyük yabancı yatırımcı haline geldi. Ancak bu durum aynı zamanda İspanyol toplumunda “güçlü bir Amerikan karşıtlığını” da beraberinde getirdi. Çünkü bu ilişki, ideolojik bir yakınlıktan ziyade jeopolitik çıkarlar temelinde gelişti. Bu durum, İspanyol toplumunda ABD’ye yönelik kalıcı bir güvensizlik oluşturdu ve “değer temelli değil çıkar temelli ilişki” algısını yerleştirdi.

İlişkilerde 1980’ler -2017 Dönemi

Bu dönemdeki İspanya-ABD ilişkilerinin öyküsü, yakınlaşma ve uzaklaşma döngülerini, sıkı iş birliği anlarını ve stratejik belirsizlik dönemlerini içermektedir. 1982’de NATO üyesi olan İspanya’da, 1986’da yapılan referandum ile bahse konu üyelik pekiştirildi. Bununla birlikte İspanya’nın Batı güvenlik mimarisine entegrasyonu sancılı oldu. Çünkü bahse konu referandumda toplumun önemli bir bölümü üyeliğe karşı çıktı. Bu süreç, NATO’nun İspanya’da uzun süre “ABD etkisinin uzantısı” olarak algılanmasına neden oldu ve özellikle sol siyasi gelenekte bu mesafeli yaklaşımın kalıcı hale gelmesine yol açtı.

1991 Körfez Savaşı sırasında İspanya, ABD’nin önemli bir müttefiki haline geldi. 1996’da merkez sağ hükümet dış politikayı ABD’ye daha da yakınlaştırdı ve 2001’de iki ülke arasında ilişkileri güçlendiren siyasi deklarasyon imzalandı. 11 Eylül saldırıları sonrası ABD’ye verilen güçlü destek ile birlikte 2002’de ise savunma iş birliği anlaşması yapıldı.

Toplumun büyük çoğunluğu BM tarafından onaylanmayan savaşa karşı olmasına rağmen, 2003 Irak Savaşı sırasında da İspanya, ABD ve Birleşik Krallık’ın en güçlü müttefiklerinden biri oldu. Bu karar körü körüne müttefikliğin bedelini ortaya koydu ve ABD’ye verilen destek sebebiyle 2004’te Madrid’te trenlere yönelik yapılan terör saldırılarında en az 193 kişinin hayatını kaybetmesi ülkeyi derinden sarstı. Sonuçta, İspanya “Küresel Terörle Savaş”taki duruşunu ve ABD ile ittifakını gözden geçirme ihtiyacı hissetti. Nitekim iktidara gelen sosyalist hükümet Irak’taki İspanyol askerlerini çekti, ancak bunu telafi etmek için Afganistan'da konuşlandırılan asker sayısını artırmayı da ihmal etmedi. Bu deneyim, İspanya’da ABD kaynaklı askeri müdahalelere karşı derin bir şüphecilik yarattı ve kamuoyunda kalıcı bir “otomatik destek verilmez” refleksi oluşturdu.

Bu tür karşı çıkışlara alışkın olmayan ABD, İspanya ile ciddi bir gerilim yaşamış olmakla birlikte ilerleyen yıllarda; İspanya’da ABD/NATO tarafından 2011’de dört füzesavar kalkanı kuruldu ve 2015'te imzalanan ikili savunma iş birliği anlaşması gereğince, Afrika kıtasındaki kriziere hızlı müdahale maksatlı Morón üssünde bir güç oluşturuldu.

İlişkilerde 2017’den günümüze

Trump'ın ilk döneminde (20 Ocak 2017-20 Ocak 2021), mesafeli olan ilişkiler, Joe Biden döneminde biraz daha iyileşti. Ancak Trump'ın Ocak 2025'te başlayan ikinci döneminde, İspanya'nın ABD’den bariz bir şekilde uzaklaşmaya başladığı görülmektedir. Genel hatlarıyla; Trump'ın çok taraflılığa ilişkin “alma-satma ve küçümseme” esaslı tavrı, İspanyol diplomasisinin yaklaşımıyla keskin bir tezat oluşturmaktadır. İspanya’nın iç dinamikleri de, iktidarın bu dönemdeki dış politikasını destekleyici bir karakterdedir. Aynı zamanda jeoekonomik etkenler de ilişkilere yön veren temel etmenlerden biridir. Bahse konu iç siyasi dinamikleri, ilişkilerdeki temel anlaşmazlık hususlarını ve jeoekonomik etkenleri, dizinin devamındaki yazılarda ele almaya çalıştım.

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.

ETİKETLER:
Bunu Paylaşın