Son ayına girdiğimiz 2025, hayatımıza getirdiği büyük değişikliklerle anılacak. Denizcilik sektöründe yeşil dönüşüm, hâlen belirsiz olsa da iş yapma alışkanlıklarında birçok ezberi yeniden tanımlayabilir. Yakıtlardan erişilebilen birçok finansman, yeşil dönüşüme verilen öneme vurgu.
Yapay zekâ alanında yaşanan gelişmeler o kadar hızlı bir hâl aldı ki, olan biteni şaşırma duygumuzu bir kenara bırakarak takip ediyoruz. Yakın gelecek, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda devletin ve şirketin en üst kademesindekiler haricinde kalan herkese oldukça muğlak görünüyor. Piyasa değerleri peş peşe trilyon dolarları aşan şirketlerin, Orta Çağ’daki feodal şehir-devletlerin yaptığı gibi toplumları kendi kurallarıyla yönetmeye başlayacağını öne sürenler bile var. Hemen her felaket filminin başında, sabah kahvaltısını yaparken arkada açık bırakılan televizyondan belli belirsiz duyduğumuz “önemsiz” haberi çoktan duymuş olabiliriz: “Teknolojinin devleri, Amerikan Senatosu’nun kapalı oturumunda ‘Yapay zekânın önünü kesin’ uyarısında bulundu.”
Ticaret ise 2025’in bir diğer tartışmalı başlığı olarak öne çıktı. ABD Başkanı Trump’ın, Ocak ayında Beyaz Saray’a oturur oturmaz fitilini ateşlediği ticaret savaşları neredeyse tüm yıl tartışıldı. Bulunan çözüm ise diplomasilerde en yaygın başvurulan yöntem olan “sorunu dondurmak” oldu. Ticaret savaşlarının iki tarafı ABD ve Çin, sorunları bir yıllığına ertelemiş görünüyor. Yeni bir statüko hâlini alana kadar sürekli ertelemelerin devam etmesini bekleyebiliriz.
Küresel ticaretin en önemli başlığı olan deniz ticareti için ise yeni rotaları oluşturma yılıydı. Kuzey Deniz Rotası, çok uzun zaman sonra küresel deniz ticaretine yeni bir rota getirmek üzere. Arktik Bölgesi’ndeki buzulların erimesi bu rotanın ortaya çıkışına sebep oldu. Güney Çin Denizi’ndeki jeopolitik gerilimler ise küresel ticaretin üstünde sallanan bir Demokles kılıcı gibi duruyor.
Türkiye için ise 2025 son yıllarda olduğu gibi yine siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklarla geçti. Avrupa’nın en büyük kentinin belediye başkanı ve partisinin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının yankıları hâlâ devam ediyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in uygulamaya koyduğu ekonomi politikalarından Türkiye’nin uluslararası alanda mücadele etmeye çalıştığı çıkmazlara kadar birçok başlık, İmamoğlu’nun tutuklanmasından bağımsız okunamıyor.
YAPAY ZEKÂ İÇİN DEVRİM GİBİ BİR YIL
Çip savaşları nereye evrilecek?
Çipler, 21’inci yüzyılın en kritik teknolojisi olarak gösteriliyor. Bu teknolojide öne geçmek için verilen mücadele, dünyanın iki süper gücünü karşı karşıya getirdi.
2020 yılının mayıs ayında ABD Ticaret Bakanlığı, Amerikan teknolojisi kullanan şirketlerin Çinli telekomünikasyon devi Huawei için yarı iletken tasarlamasını ve üretmesini yasaklayacağını duyurdu. Bunun ardından iki ülke arasında stratejik ekonomik çatışmalar kapsam ve şiddet bakımından giderek genişledi. Ekim 2022’de ABD Sanayi ve Güvenlik Bürosu’nun almış olduğu yarı iletken ihracat kontrollerine ilişkin kararı ise iki ülke arasındaki gerilimin dozunu yükseltti. 2022 ihracat kontrolleri, Çin'i yarı iletken teknolojisini ilerletmek için ihtiyaç duyduğu donanım ve uzmanlıktan etkili bir şekilde mahrum bırakmak için lisans gereklilikleri, yaptırımlar ve diğer ticaret engellerini kullandı.
Çin, ABD’nin hamlelerine sessiz kalmadı. Pekin, 2023 yılına gelindiğinde Amerikan şirketlerine ve genel olarak ABD sanayisine karşı iki büyük misilleme eylemi gerçekleştirdi. Bunlardan birincisi ABD'li çip firması Micron tarafından üretilen tüm çiplerin önemli altyapı projelerinden yasaklanacağını duyurmak oldu. İkincisi ise germanyum, galyum ve grafit de dâhil olmak üzere yarı iletken ve silâh üretiminde kullanılan çeşitli minerallerin ihracatına bir dizi kısıtlama getirmekti.
2024 yılının sonunda ise Washington, rakibinin yapay zekâ endüstrisine büyük bir darbe daha vurmak için harekete geçti; yarı iletken ihracat kontrolleri ve daha önce kısıtlanmış olan yarı iletken üretim ekipmanları listesi de genişletildi. Çin’in buna yanıtı kritik mineral sevkiyatını yasaklamak oldu. Ayrıca Amerikan çip üreticisi Nvidia hakkında Çin antitröst yasalarını ihlâl ettiği iddiasıyla soruşturma başlattı. Soruşturmanın temel amacı, yapay zekâya doğru küresel dönüşümün öncüsü olarak ortaya çıkan ABD'li şirketi engelleme çabası olarak görüldü.
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, ekonomik endişeleri görüşmek ve iki ülke arasında bir ticaret anlaşması müzakere etmek üzere 31 Ekim’de bir araya geldi. Görüşmede her iki taraf da yakın zamanda duyurulan ticaret kısıtlamalarını geri çekme konusunda anlaştı. Çin, kritik mineraller üzerindeki ihracat kısıtlamalarını hafifletti. Özellikle otomobil, uçak ve silâh üretiminde hayati önem taşıyan nadir toprak minerallerine yönelik uygulamaya koyduğu ihracat kontrollerini bir yıl süreyle durdurmayı kabul etti. ABD, BIS yüzde 50 Kuralı'nı askıya aldı. Kasım 2026'da sona ermesinden sonra ne olacağı ve devam eden ABD-Çin gerginliğinin bundan sonra nereye gideceği konusunda hâlâ birçok soru işareti var.
İki tarafın da kendi bakış açılarıyla haklı oldukları yönler var. ABD, Çin’in kendisini geride bırakabilme ihtimâlini düşünmek bile istemiyor. Çin ise ordusunu ABD ile rekabet edebilecek hâle getirebilmek için otonom silâhların geliştirilmesini ve elektronik harp de dâhil olmak üzere çeşitli uygulamalarda yapay zekânın kullanılacak duruma getirilmesini amaçlıyor. Çin, yüz tanıma gibi bazı yapay zekâ uygulamalarında dünya lideri olsa da yerli sanayisinin henüz bu teknolojilere güç veren en gelişmiş yarı iletkenleri üretebilecek düzeyde olmadığı varsayılıyordu. Ancak son zamanlarda yaşanan gelişmeler bu varsayımı çürütebilir.
ABD hükûmeti, yıllardır Çin'e, özellikle yapay zekâ geliştirme ve silâh üretmede kullanılacak çipler olmak üzere, ABD'nin ulusal güvenliğini tehdit edebilecek şekilde kullanılabilecek teknoloji tedarikini sınırlamaya çalışıyor. Çin, Washington'ı teknoloji ve ticaret önlemlerini “Çin'i kötü niyetli bir şekilde kontrol altına almak ve bastırmak” için kullanmakla suçluyor.
Kuantum yapay zekânın geleceği
Teknolojik gelişmelerin hızı, kendi içlerinde de devrimleri tetikleyerek ilerliyor. Kuantum mekaniği prensiplerinden yararlanarak bilgileri klasik bilgisayarların asla yapamayacağı şekillerde işlemesine “Kuantum Yapay Zekâ” deniyor. Geleneksel bilgisayarlar 0 veya 1 olabilen bitler kullanırken, kuantum bilgisayarlar, süperpozisyon adı verilen bir olgu sayesinde aynı anda birden fazla durumda bulunabilen kuantum bitleri veya kübitler kullanır. Bu, kuantum bilgisayarların belirli hesaplamaları klasik bilgisayarlardan çok daha hızlı gerçekleştirmesini sağlar.
Bu hesaplama gücü, yapay zekânın öğrenme yetenekleriyle birleştiğinde ortaya çıkabilecek güç konusunda hâlen kesin tanım yapılamıyor. Sadece büyük miktarda veriyi analiz etme, karmaşık desenleri tanıma ve daha önce imkânsız olduğu düşünülen bir doğruluk ve hızda tahminler yapma yeteneğinden bahsedilebiliyor. Bu teknolojinin daha erişilebilir hâle gelmesi, günlük hayatımızı temelden değiştirebilir. Finans sektöründen sağlık alanına kadar kelimenin tam anlamıyla bir devrim izleyebiliriz.
Bu teknolojiye erişimin sınırlı bir elit kesime ait olması ise oldukça tehlikeli bir kapıyı aralayabilir. Sadece bir devletin elinde böyle bir gücün var olması, diğer ülkeler için varoluşsal tehditlere sebep olabilir ya da bir istihbarat örgütünün kullanımında olması o devletin kendi halkı için bile ciddi bir silah hâline gelebilir. Google, kendi yapay zekâ ürünü olan Gemini’yi tüm ürünleriyle entegrasyonunu sağlayıp arka planda kullanıcılara öneriler getirmesine izin vermiş durumda. OpenAI’in ChatGPT’si her geçen gün insanların günlük hayatında daha fazla yer kaplıyor ve doğrudan etkileşimini artırıyor. Kuantum yapay zekâ, üretken yapay zekâ modellerinin daha fazla veriyi işlemesini ve daha da gerçekçi ve karmaşık içerikler oluşturmasını sağlayabilir.
Kuantum yapay zekânın, tam olarak entegre edilip sistemde kullanılmasına yıllar olduğu tahmin ediliyor. Arada geçecek olan zamanda bu teknolojinin etik ve toplumsal etkileri üzerine yapılan tartışmalar daha sağlıklı bir zemine oturtulabilir. Zira, insanlık tarihinin en dönüştürücü etkisine sahip teknolojilerinden birinden bahsediyor olabiliriz.
TİCARETTE KRİZLER VE FIRSATLARLA DOLU BİR YIL
Ticaret savaşlarında ateşkes sağlandı mı?
Donald Trump’ın 21 Ocak’ta Beyaz Saray’daki koltuğuna oturur oturmaz gerçekleştirdiği ilk icraatlarından biri tarife savaşlarını başlatması oldu. Trump’a göre tüm dünya, özellikle de Çin, ABD’nin liberal politikalarından faydalanarak ülkeyi amiyane tabirle “kazıklıyordu.” Bunu ortadan kaldırmak için Trump ve ekibi “bir şeyler” yapmalıydı. 2025 yılı boyunca bazen merakla çokça gerilerek takip ettiğimiz ticaret savaşları böyle başladı.
Tarifeler kısaca ithal edilen mallara uygulanan vergilere denir. Ticaret savaşlarının uluslararası medyada “tarife savaşları” olarak adlandırılmasının sebebi budur. Trump, gümrük vergilerinin hükûmet tarafından toplanan vergi miktarını artıracağını, tüketicileri daha fazla Amerikan malı almaya teşvik edeceğini ve ABD'ye yatırımı canlandıracağını inanarak bu konuyu sıklıkla gündeme getiriyor. ABD’nin en büyük üç ticaret ortağı olan Çin, Kanada ve Meksika da Trump’ın bu politikalarından kurtulamadı.
ABD’nin özellikle Pekin yönetimiyle arasındaki tansiyon bir hayli arttı. İki ülkenin, birbirlerinin mallarına yüzde 100’ün üzerinde gümrük vergisi uygulama tehditleri havada uçmuştu. 30 Ekim’de Güney Kore’de Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ile bir araya gelen Trump, iki ülke arasında çok yakında bir ticaret anlaşması imzalanacağını söylemişti.
25 Ekim’de Kanada’nın gümrük vergisi karşıtı bir reklam yayınlamasının ardından ticaret görüşmeleri Trump tarafından askıya alındı. Trump bununla da yetinmeyerek kuzeydeki komşusunun vergilerini “şu ân ödediklerinden yüzde 10 fazlası oranında” artıracağını açıkladı. ABD-Kanada-Meksika arasında var olan serbest ticaret anlaşması kapsamında birçok ürünün ticaretinde vergi alınmıyor. Ancak Trump başkanlığında işin rengi her ân değişebilir.
Meksika da Kanada gibi serbest ticaret anlaşması sayesinde birçok ürününü vergi muafiyetiyle ABD’ye satabiliyor. Ancak diğer ülkeler bu kadar şanslı değil. Hindistan ve Brezilya yüzde 50, Güney Afrika yüzde 30, Vietnam yüzde 20, Japonya, Güney Kore ve birçok AB ülkesi de yüzde 15’lik gümrük vergileriyle karşılaştı.
Uluslararası Para Fonu (IMF), geçtiğimiz ay yayınladığı bir raporda ABD’nin uyguladığı tarifelerin küresel ekonomiye olumsuz etki yarattığını açıkladı. Trump’ın gümrük vergisi açıklamalarından önce küresel ekonomik büyümenin yüzde 3.3 olacağı hesaplanırken açıklamalardan sonra bu tahminler aşağı yönlü revize edilerek yüzde 3.1’e indirildi.
Alternatif deniz rotaları, nakliye şirketlerine yeni fırsatlar sunabilir
Yeşil dönüşümde uygulanması beklenen ama sürekli ertelenen kuralların nakliye şirketlerine ek maliyetler getirmesi bekleniyor. 2025 yılının denizcilik sektöründeki en büyük gündem maddesi olan yeşil dönüşümün getireceği maliyetler, alternatif deniz rotalarının kullanımı genişledikçe beklenen etkiyi göstermeyebilir.
Alternatif rotaların en “sükseli” olanı hiç kuşkusuz Kuzey Deniz Yolu’nu kullanarak Çin’den Avrupa’ya ulaşılması oldu. Çin'in Ningbo Limanı'ndan yola çıkan ve yaklaşık 25 bin ton kargo konteyneri taşıyan gemi, ekim ayı başında Kuzey Deniz Rotası'na girdi. İngiltere'nin Felixstowe Limanı'na ulaşan gemi, bu rotayı aşan ilk konteyner gemisi oldu. Rus Arktik Bölgesi üzerinden yapılan seyir, geleneksel güney rotalarına kıyasla neredeyse yarı yarıya daha kısa olan 20 günde tamamlandı. 5 bin 600 kilometre uzunluğundaki yol, seyahat süresini yarı yarıya kısaltmakla kalmıyor aynı zamanda önemli miktarda enerji tasarrufu da sağlıyor.
Önümüzdeki yıllarda Kuzey Deniz Yolu’nun daha fazla kullanılması ve gemilerin yaptıkları yolculuk sürelerinin önemli ölçüde kısalması öngörülüyor.
Küresel nakliyenin yaklaşık üçte birinin taşındığı Güney Çin Denizi ise 2025 yılında jeopolitik gerginliklerle gündemdeydi. Güney Çin Denizi'ni ve Pasifik Okyanusu'nu Hint Okyanusu'na bağlayan Malakka Boğazı'na bağımlı olan Çin, Tayvan, Japonya ve Güney Kore için özellikle kritik öneme sahip olan bölge, Çin ile Tayvan arasındaki gerilimlere ev sahipliği yapıyor.
Güney Çin Denizi ayrıca rakip ülkelerin tatbikat alanı olarak da sıklıkla gündeme geliyor. Yaz aylarında bölgede hak iddia eden ülkeler birçok defa karşı karşıya geldi. Zaman zaman ise tehlikeli yakınlaşmalar da yaşandı ancak sıcak çatışmaya dönmeden gerilim azaldı.
Bölgede yaşanabilecek bir gerilim sonucu olası rota değişikliklerin maliyeti oldukça ağır olabilir. Çinli kaynaklara göre Malakka Boğazı'nın bir hafta boyunca kapatılması, tahmini 64,5 ila 119 milyon dolar ek nakliye maliyetine yol açabilir. En kötü senaryo, üç Boğazın ticari trafiğe kapalı olması ve gemilerin Avustralya'nın güney kıyılarını dolaşıp kuzeye, Filipin Denizi'ne doğru ilerlemek zorunda kalması olarak gösterilebilir. Bu durum, Süveyş Kanalı'nın 1967'den 1974'e kadar kapalı olduğu dönemde tüccarların Afrika'nın etrafından dolaşarak yeniden rota belirlemesine benzer ve aylık 2,8 milyar dolarlık önemli bir maliyete yol açacağı düşünülüyor.
Malakka Boğazı'nın uzun vadeli bir şekilde kapatılması, özellikle Güney Çin Denizi'ne coğrafi olarak bağlı bölgeler arası ticaret yolları ve çok uluslu üretim merkezleri arasında küresel çapta tedarik zinciri kesintilerine yol açabilir.
19 MART SÜRECİNİN ETKİLERİ
19 Mart’ın Türk ekonomisine etkileri
Recep Tayyip Erdoğan’ın 2023 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasının ardından kamuoyunda bilinen tabirle “rasyonel ekonomi politikalarına” dönüş yapılacağı beklentisi, Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanlığı görevine getirilmesiyle gerçekleşmiş gibiydi.
Mehmet Şimşek, ekibiyle beraber iş başı yapar yapmaz enflasyonu düşürmeyi ve ekonomideki görünümü istikrarlı bir hâle getirmeyi hedefledi. 2025 yılının ilk çeyreğine kadar hedeflerinin bir kısmına ulaşan Şimşek, 19 Mart’ta başlatılan İBB merkezli yolsuzluk operasyonlarının toplum tarafından “siyasi” olarak görülmesi üzerine ekonomide yaşanan sarsıntıyı engelleyemedi. CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilen Ekrem İmamoğlu ve 106 kişinin yolsuzluk soruşturmaları kapsamında gözaltına alınması hem Türk Lirası’nın değerinde hem Merkez Bankası rezervlerinde sert düşüşlere neden oldu.
İki yıldır sürdürülen ekonomik program neticesinde, Türk tahvilleri son dönemde küresel para yöneticilerinin ilgi odağına gelmişti. Yüzde 40-50 bandına çıkarılan faiz oranları enflasyonist baskıyla mücadele ederken başlatılan yolsuzluk operasyonu, Türk ekonomisine yeniden istikrarsız bir görünüm kazandırdı. Birçok ekonomist 2028 yılında yapılması planlanan bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar ekonominin günlük siyasetten uzak tutulacağını düşünüyordu. Şimşek, operasyonun ardından yaptığı açıklamalarda “piyasaların sağlıklı işleyişini sağlamak için gereken her şeyi yaptıklarını” vurguladı.
Mehmet Şimşek, ortodoks ekonomik politikaları uygulamaya başladıktan sonra uluslararası fonlar lira tahvil pozisyonlarını yeniden yapılandırmaya başlamıştı. Yatırımcılar, Türkiye’nin artık dünya piyasalarındaki en yoğun işlemlerden biri hâline geldiği belirtilmişti.
Bir sonraki seçimlere neredeyse 3 yıl varken Erdoğan yönetiminin ekonomiyi böylesine derinden etkileyen bir karar almasındaki etkenlerin ne olduğuna dair birçok sav ortaya atıldı. Jeopolitik durumun elverişli olması bu savlar arasında en çok rağbet edilen başlık oldu. ABD’de Trump yönetimin iş başı yapması, Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşta iki tarafla da görüşebilen ender ülkelerden birinin Türkiye olması, Suriye’de yaşanan rejim değişikliğinin ardından Ankara’nın Orta Doğu coğrafyasında etkinliğinin artması jeopolitik durumun elverişliliğini savunanların sıklıkla başvurduğu argümanlar olarak sıralanıyor.
Sürecin ekonomi ayağı en çok üstünde durulan başlık olarak öne çıkıyor
CHP’nin yönettiği belediyeler nüfusun yüzde 62’sini, GSYİH’nın yüzde 73’ünü, toplam özel tasarrufların yüzde 84’ünü, Türkiye’nin toplam ihracatının yüzde 79’unu gerçekleştiriyor. Bu durum, ana muhalefet partisine ulusal ekonomik döngü üzerinde belirleyici bir etki yaratma ve alternatif bir iktidar alanı oluşturma olanağı sağlıyor.
İBB merkezli yolsuzluk operasyonlarının “siyasi” olarak yorumlanmasının temel sebeplerinden biri olarak bu tablonun gösterilmesi gayet anlaşılabilir bir durum. Ancak operasyonlar başlar başlamaz tüm şirketlerin piyasa değeri yaklaşık 1,9 trilyon Türk lirası düştü. Sermaye çıkışları hızlandı ve yatırımcılar yerli varlıklardan yabancı para birimlerine yöneldi. Gösterge faiz oranı yüzde 37,1'den yüzde 44,6'ya yükselerek hükûmetin borçlanma maliyetlerini 7,5 puan artırdı. Türkiye'nin risk primi ise 250 baz puandan 383 baz puana çıkarak dış kredi maliyetlerini önemli ölçüde artırdı. Borsa ise 2008 yılındaki küresel finans krizinden bu yana en kötü haftasını yaşadı.
Operasyonların Hazine’ye faturası sadece rakamlardan ibaret olmadı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), döviz kurunu kontrol altında tutabilmek için rezervlerinden önemli bir miktarı harcamak zorunda kaldı. Dış kaynakların iddialarına göre Merkez Bankası rezervleri yaklaşık olarak 25 milyar ABD doları azaldı. Ayrıca Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, olağanüstü bir toplantı düzenleyerek gecelik faiz oranlarını yüzde 46’ya yükseltti.
Bazı ekonomistlere göre Türkiye, hâlâ 19 Mart sürecinin getirdiği yükü sırtından atamadı. Enflasyon verilerinin beklenen seviyelere gelememesi, gelecekteki veriler hakkında oluşturulan tahminlerin sürekli yukarı yönlü revize edilmesi Türk halkının yoksullaşmasındaki en önemli sebep olarak öne çıkıyor. Mehmet Şimşek ve ekibinin, dünyadaki birçok ülkenin izlediği ekonomi politikalarını uygulayarak enflasyonu düşürme stratejisi siyasi atmosferin baskın olduğu Türkiye’de beklenilen başarıyı getiremedi.
Sürecin ekonomi ayağını ekonomist Emre Şirin’e sorduk.

19 Mart sürecinin Mehmet Şimşek’in uyguladığı ekonomi politikaları üzerinde ne gibi bir etkisi oldu?
Öncelikle 19 Mart süreci olmasaydı da Mehmet Şimşek'in ekonomi politikasının Türkiye için olumlu sonuç doğurma olasılığı maalesef yoktu. Çünkü program denilen şeyin özü; doları baskıla, yüksek faiz ver, kamu harcamalarını finanse etmek için yüksek vergi al ve borçlan! Dolayısıyla bu bir ekonomi programı değil, kısa vadeli finansman programı diyebiliriz. Bununla birlikte 19 Mart süreci ekonomik tablo üzerinde ilave maliyet yaratan bir sonuç yarattı. Merkez Bankası tekrar faiz artırmak zorunda kaldı, yeniden rezerv toplamak için ekonomi ve piyasalar daha tavizkar hâle getirildi. Ve hem reel kesim hem hane halkı hem piyasadaki bireysel yatırımcı ekstra bedel ödedi.
Türkiye’nin uluslararası finans çevrelerindeki imajı açısından Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması nasıl bir etki yarattı?
Bunu siyasi belirsizlik olarak tanımlayabiliriz. Aslında bir çok sorunun altında yatan temel sebep bu! Öngörülebilirlik problemi ülkeyi riskli hâle getiriyor, bunun yanına enflasyon, faiz ve dolar kuru ile ilgili güvensizlik de eklenince finansman bulamaz hâle geliyor ve daha yüksek maliyetlere katlanarak günü kurtarmaya çalışan bir yapıda ilerliyoruz. Doğrudan yatırım zaten bu koşullarda hayâl bile edemeyeceğimiz bir olgu!
Ekonomik istikrarın tekrar rayına oturması için ne yapılması gerekiyor?
Ekonomi sadece rakamlardan ibaret değil! Her şeyin temelinde hukukun üstünlüğü var. Bunu tesis edebilmek de mevcut yönetim sisteminin değişmesinden geçiyor. Yeniden yasama-yürütme-yargı yani güçler ayrılığı tesis edilmeli. Biz aslında bir sistem krizi yaşıyoruz, tıpkı çoklu organ yetmezliği gibi. Ekonomik kriz de yaşanan bütünsel krizin bir parçası.
Commerzank’ın son yayınladığı kur tahminleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kur ne kadar çok baskılanırsa o kadar sert yukarı gider günü geldiğinde. Kur artışı öngörüyorlar ama çok yeterli değil, oldukça iyimser. Onlar da Şimşek'in kur üzerindeki baskı politikasını kabullenen bir tahmin yapmış. Ama bir siyasi ya da jeopolitik unsur, çok farklı bir senaryo da koyabilir önümüze… Yani bir gece ansızın her şey olabilir. Örneğin şu an kabaca 42,5 lira olan kuru biz etiketlerde 75-80 gibi yaşıyoruz zaten… Bu baskı süreci ne kadar uzarsa risk o kadar artar!
Hukukun üstünlüğü endeksleri bir ülkenin ekonomik görünümü açısından ne kadar önemli? Kısa biçimde bahsedebilir misiniz?
Yukarıda da kısaca değindim. En önemli unsurlardan biri. Güven ortamı olursa enflasyon düşmeye başlar, mülkiyet hakları güvencesi varsa yatırım gelir ve içeride de yapılır. Dolayısıyla hem dış yatırımcı hem içeride reel kesim hem hane halkı hem de piyasa açısından son derece önemli.
YEŞİL DÖNÜŞÜM NELERİ DEĞİŞTİRECEK
Yeşil dönüşümün gemi yakıtları üzerindeki etkileri
Küresel düzeyde hızla önem kazanan yeşil dönüşüm sürecinin gemi yakıtları üzerindeki etkilerini çok boyutlu bir biçimde incelemektedir. Denizcilik sektörü, dünya ticaretinin bel kemiğini oluştursa da yüksek karbon salımları nedeniyle çevresel baskının önemli bir hedefi hâline gelmiştir. Uluslararası düzenlemeler, alternatif yakıt teknolojileri, liman altyapısı dönüşümü ve motor modifikasyonları bu dönüşümün temel bileşenleridir. Çalışma, LNG’den biyoyakıtlara, metanolden amonyağa ve hidrojene kadar alternatif enerji kaynaklarının teknik, ekonomik ve çevresel boyutlarını karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. Sonuç olarak yeşil dönüşümün gemi yakıtlarını yalnızca teknik açıdan değil, aynı zamanda politik, ekonomik ve kurumsal açılardan dönüştürdüğü görülmüştür.
Küresel iklim değişikliği, tüm ulaşım modlarında olduğu gibi denizcilik sektörünü de yapısal bir dönüşüme zorlamaktadır. Dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 90’ı denizyolu taşımacılığı üzerinden gerçekleşirken, sektör küresel CO₂ emisyonlarının yaklaşık yüzde 3’ünden sorumludur. Bu durum, deniz taşımacılığının sürdürülebilirlik politikalarının merkezine yerleşmesine yol açmıştır. Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün (IMO) 2050 yılına yönelik net-sıfır hedefi, mevcut enerji kaynaklarının çevresel etkilerini azaltmakla kalmayıp, sektörün altyapısından yakıt teknolojilerine kadar bütüncül bir dönüşümü gerektirmektedir.
IMO'nun 2020’de yürürlüğe giren küresel kükürt sınırı, denizcilikte düşük kükürtlü yakıt kullanımını zorunlu hâle getirmiştir. AB’nin deniz taşımacılığını Emisyon Ticaret Sistemi’ne dâhil etmesi ise karbon fiyatlandırması yoluyla fosil yakıtları ekonomik olarak dezavantajlı hâle getirmiştir.
Uzmanlara göre küresel ölçekte artan iklim baskısı ve enerji güvenliğine yönelik kaygılar, alternatif yakıt teknolojilerini artık bir seçenek olmaktan çıkarıp zorunluluk hâline getiriyor. Bu dönüşümün merkezinde ise farklı kullanım alanlarına göre çeşitlenen yeni nesil yakıt çözümleri yer alıyor. Özellikle LNG (Sıvılaştırılmış Doğal Gaz), mevcut altyapıyla uyumlu olması ve fosil yakıtlara kıyasla daha düşük karbon salımı sağlaması nedeniyle geçiş dönemi yakıtı olarak öne çıkıyor. Deniz taşımacılığı ve ağır tonajlı kara araçlarında yaygın olarak tercih edilen LNG, sektöre hem ekonomik hem de çevresel açıdan hızlı bir adaptasyon imkânı sunuyor.
Biyoyakıtlar ise atık yağlardan, tarımsal artıklardan ve çeşitli organik maddelerden elde edilerek döngüsel ekonomiyi güçlendiren daha sürdürülebilir bir seçenek olarak değerlendiriliyor. Biyodizel ve biyoetanol gibi türler, mevcut motor teknolojileriyle uyumu sayesinde kısa vadede karbon ayak izinin azaltılmasında kritik bir rol oynuyor. Uzmanlar, tarım politikalarının ve atık yönetim sistemlerinin güçlendirilmesiyle biyoyakıt üretiminin daha da ivme kazanabileceğini belirtiyor.
Metanol ve amonyak ise özellikle denizcilik sektöründe “geleceğin yakıtları” olarak gösteriliyor. Metanolün depolama ve taşımada sağladığı güvenlik avantajları, karbon nötr versiyonlarının üretilebilir olması ve küresel tedarik zincirlerine entegrasyon kolaylığı, sektördeki dönüşümü hızlandırıyor. Amonyak ise karbon içermeyen yapısı sayesinde emisyonları büyük ölçüde azaltma potansiyeline sahip. Ancak yanma süreçlerindeki teknik zorluklar ve güvenlik standartlarının henüz tam olarak oturmamış olması, bu yakıtın yaygınlaşması için daha fazla Ar-Ge yatırımı gerektiğini işaret ediyor.
Hidrojen ise tüm bu alternatifler arasında en büyük potansiyeli barındıran yakıt olarak öne çıkıyor. Özellikle yenilenebilir enerji kaynakları kullanılarak üretilen yeşil hidrojen, sanayiden taşımacılığa kadar geniş bir alanda fosil yakıtların yerini alma potansiyeli taşıyor. Taşıma ve depolama süreçlerinde hâlâ maliyet ve altyapı engelleri bulunsa da ülkeler arasında imzalanan yeni işbirlikleri ve artan yatırım hacmi, hidrojen ekonomisinin hızla büyüdüğünü gösteriyor.
Uzmanlara göre, alternatif yakıt teknolojilerinin yaygınlaşması için yalnızca teknik gelişmeler değil, aynı zamanda düzenleyici çerçevelerin netleşmesi, uluslararası standartların oluşturulması ve yatırım ortamının güçlendirilmesi gerekiyor. Bu nedenle LNG’den hidrojene kadar uzanan geniş bir yelpazedeki alternatif yakıtlar, enerji dönüşümünün hem çevresel hem ekonomik geleceğini şekillendiren temel unsurlar arasında görülüyor.
Yeşil Dönüşüm ve finansman: Geleceğin ekonomisini şekillendiren ortak yol
Küresel iklim krizi, yalnızca çevresel bir tehdit değil; aynı zamanda ekonomik sistemleri kökten değiştiren bir dönüm noktası. Bu dönüşümün merkezinde ise “yeşil dönüşüm” ve onu mümkün kılan en kritik unsur olan “finansman” bulunuyor.
Yeşil dönüşüm; enerji üretiminden ulaşım sistemlerine, sanayiden tarıma kadar ekonominin tüm alanlarının düşük karbonlu, verimli ve sürdürülebilir bir yapıya geçişini ifade ediyor. Ancak bu dönüşüm, ciddi bir maliyet gerektiriyor. Tam da bu noktada finansman mekanizmaları devreye giriyor.
Geleneksel finansman modelleri, çevresel riskleri çoğu zaman göz ardı ederken, yeni dönemde bankalar, yatırım fonları ve uluslararası kurumlar sürdürülebilirlik kriterlerini merkezine almaya başladı. Yeşil dönüşümler, sürdürülebilirlik bağlantılı krediler ve karbon piyasaları gibi araçlar, şirketlerin hem çevreyle uyumlu projelere yönelmesini sağlıyor hem de yatırımcıya güvenli ve uzun vadeli getiriler sunuyor.
Türkiye de bu dönüşümün bir parçası. Avrupa Yeşil Mutabakatı’na uyum süreciyle birlikte işletmelerin karbon ayak izini azaltması artık yalnızca bir tercih değil; rekabetin sürdürülmesi için zorunlu. Dolayısıyla finansman yalnızca kaynak sağlamak değil, aynı zamanda dönüşümün hızını belirleyen stratejik bir rehber niteliği taşıyor.
Kısacası, yeşil dönüşüm ve finansman iki ayrı konu olsa da birbirini tamamlıyor. Geleceğin ekonomisi, sürdürülebilir projelere cesaretle yatırım yapan, çevresel riskleri ekonomik fırsata dönüştürebilen ülkeler ve kurumlar tarafından şekillenecek.
Alternatif yakıtların depolanması ve ikmal edilmesi için liman altyapılarının yeniden inşası gerekmektedir. “Shore power” uygulamaları emisyonları azaltmaktadır.
Yeşil dönüşüm, denizcilik sektöründe köklü bir enerji değişimini zorunlu kılmaktadır. Alternatif yakıt seçeneklerinin her biri avantaj ve sınırlılıklar barındırmakta olup sektörün çoklu yakıt kullanımına dayalı esnek bir yapıya evrilmesi beklenmektedir.





