Ana sayfa Haberler Deniz Savunma 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşı nasıl kazanıldı?

18 Mart Çanakkale Deniz Savaşı nasıl kazanıldı?

0
Çanakkale Deniz Savaşı

”Bu öyle alelâde bir taarruz değil, herkesin başarılı olmak veya ölmek azmiyle harekete hazır olduğu taarruzdur. Size ben taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum.”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

18 Mart, bir milletin yeniden uyanışının ilk günüdür. Baharın habercisidir, hürriyet baharının.

Savaşlarla yorgun düşürülmeye çalışılan, elindeki az mühimmatla mağlup olacağına kesin gözüyle bakılan bir milletin; akıl, birlik, strateji ve inançla neler başaracağının kanıtıdır.

Dünya tarihine Türklerin askeri zekâsının altın harflerle yazıldığı şanlı gündür.

Çanakkale, daha önce yaşanmamış bir savaşa tanıklık etmiş toprakların adıdır. Okyanus ötesinde yaşayan çocuklara kucak açmış, kendi Mehmedinden ayırmamış, bağrına basmış toprakların adıdır. Eşi benzeri görülmemiş bir kardeşliğin, insanlığın, merhametin adıdır Çanakkale.

Mustafa Kemal Paşa, “Bu memleketin topraklarında kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır,” sözüyle emperyalizme tokadını atmış, onu tüm dünyanın gözü önünde yere sermiştir.

Zaferimizin 106’ncı yılında sayfalarımızı bu şanlı Zaferimize ayırdık. Deniz Kuvvetleri Komutanımız Oramiral Adnan Özbal’ın MarineDeal News okuyucularına özel değerlendirmesiyle başlayan bu özel dosya çalışmamızda, alanında uzman ve saygın isimler 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’ni kazanmanıza giden yolu ve bu büyük başarıdaki askeri stratejileri farklı açılardan değerlendirdiler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ön sözü Çanakkale Zaferimizle gururluyuz. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere kahraman milletimize minnet borçluyuz. Andımızdır ki, kahraman askerimizin ve tüm şehit büyüklerimizin bu kutlu emanetini de sonsuza kadar sahip çıkarak koruyacağız.

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferimiz kutludur. Coşkuyla kutlanmalıdır.

Kutlayalım…

Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal:
Çanakkale, deniz gücünün önemi hakkında aldığımız derslerin en büyüğüdür

 

Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal, vatan toprağını denizden savunmasıyla tüm dünyayı etkileyen ve tarihin akışını değiştiren Büyük Atatürk ve kahraman Türk askerinin Çanakkale Deniz Savaşları’ndaki kararlı azmini, 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferimiz için verdiği onurlu mücadele ile düşmana “Çanakkale geçilmez” dedirten ‘Türk deniz gücü’nün deniz harp tarihimizdeki ve günümüzdeki önemini sadece MarineDeal News okuyucularına özel değerlendirdi

Bulunduğumuz coğrafyada var olma mücadelemizin en önemli olaylarından birisi, bundan tam 106 yıl önce Çanakkale’de yaşanmıştır. 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi, Türk Deniz Harp Tarihinin en büyük zaferlerinden olmakla birlikte, İtilaf Devletleri’nin “Doğu Sorunu” adını verdikleri “Türk Milleti’ni Anadolu’dan tamamen atma” planlarını boşa çıkaran Türk tarihinin dönüm noktası zaferlerinden biridir.

Bu zafer, Türk milletinin yeri ve zamanı geldiğinde, mücadele azminin doruk noktasına ulaşacağının ispat’ ve aynı zamanda devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün askeri kariyeri için bir mihenk taşıdır.

Çanakkale Deniz Savaşları, üstün teknoloji ve ateş gücü ile denizden taarruz eden düşmana karşı, kısıtlı imkânlara sahip olan Türk askerinin kahramanlığı sayesinde zaferle sonuçlanan ve dünya harp tarihinde önemli yere sahip bir savunma harekâtıdır.

Boğaz’ı geçmek suretiyle, İttifak grubunda Birinci Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti’nin başkentini işgal ederek savaş dışında bırakmak ve Rusya ile doğrudan temasa geçerek savaşı kısa sürede bitirmek isteyen İngiltere ve Fransa, çağının en büyük ve en güçlü donanmasıyla 3 Kasım 1914’ten itibaren yüksek ateş gücüyle Boğaz’ı zorlamaya başlamıştır.

İtilaf Devletleri’nin deniz harekât planına göre bir hafta önce mayınlardan temizlenmiş olan Çanakkale Boğazı’nın bütün savaş gemileri kullanılarak geçilmesi hedeflenmiştir. Fakat NUSRET mayın gemisinin Karanlık Liman Bölgesi’ne döktüğü 26 mayın, deniz harekâtının gidişatını değiştirmiştir. 18 Mart günü Boğaz’a girmeye başlayan İngiliz ve Fransız müşterek savaş filosu, NUSRET’in döktüğü mayınlar ve Boğaz’ın iki yakasındaki mevzilerden açılan yoğun ateşle ağır kayıplar vererek geri çekilmek ve deniz harekatına son vermek zorunda kalmıştır. Yaklaşık 4,5 ay süren deniz harekâtı sonrasında yaşanan bu bozgun İtilaf Devletleri’ne karadan destek almaksızın deniz unsurlarıyla Boğaz’ın geçilemeyeceğini göstermiştir.

Boğaz’ı deniz yoluyla geçemeyeceğini anlayan İtilaf Devletleri, Gelibolu Yarımadası’nı karadan geçebilmek maksadıyla, 25 Nisan 1915 tarihinden itibaren Seddülbahir, Kumkale ve Kabatepe’ye asker çıkartarak harbin Kara Muharebeleri safhasını başlatmıştır. 9 Ocak 2016 tarihine kadar devam eden Çanakkale Kara Muharebeleri, 19’uncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in özellikle Anafartalar ve Arıburnu Muharebelerinde sergilediği liderlik ve Türk askerinin üstün cesareti neticesinde, Gelibolu Yarımadası’nın düşmandan temizlenmesi ve savaşın kazanılmasıyla sonuçlanmıştır.

Yaratıcı fikrin, azim ve iradenin deniz harp tarihindeki en güzel örneklerini veren NUSRET mayın gemisi, MUAVENET-İ MİLLİYE muhribi, SULTANHİSAR torpidobotu, eski gemilerden sökülerek sahile konuşlandırılan top bataryalarında harbe katılan ve denizdeki mayın mâniaların’ tesis eden kahramanlar, Çanakkale Deniz Zaferi’ne isimlerini altın harfler ile yazdırmıştır.

Çanakkale muharebeleri, yakın tarihimizde deniz gücünün önemi hakkında aldığımız derslerin en büyüğüdür. Bu savaş, düşmanı ve tehditleri güçlü bir deniz kuvveti ile ilerde konuşlanarak karşılayamayan bir ülkenin, savaşı kendi topraklarında kabulleneceğini, bunun sonucu olarak insan ve materyal kayıplarının büyüyeceğini göstermiştir. Sonuçları bakımından, etkileri dünyayı saran bu büyük mücadelede elde edilen zafer, yeni bir dönemin de kapısını aralamıştır. Şanlı tarihi boyunca insanlığa örnek olmuş Türk milleti, Büyük Önder ATATÜRK’ün rehberliğinde, aralanan bu kapıdan ilerleyerek, bağımsız ve çağdaş bir devlet kurma hedefine ulaşmıştır.

Bu duygu ve düşüncelerle, başta bugünlere ulaşmamızı sağlayan Büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları olmak üzere, bu vatan ve bayrak uğrunda gözlerini kırpmadan canlarını feda eden aziz şehitlerimizi ve ebediyete intikal etmiş olan gazilerimizi rahmet, min-net ve şükranla; gazilerimizi saygıyla anar, tarihi boyunca ordusuna her zaman destek olan yüce Türk milletine şükranlarımızı sunarız.

 

Çanakkale Savaşı Deniz Harekâtı, 18 Mart Deniz Zaferi ve Denizaltı Harekâ

Tuğamiral (E) Ali Çekiç, Çanakkale Deniz Savaşları’nda Türk ve İtilâf Devletleri’nin denizaltı faaliyetlerini ve denizaltıların savaşa olan etkilerini MarineDeal News için kaleme aldı

Bu savaşın başında, birçok bilinmeyen vardı…

Avustralya’dan, Yeni Zelanda’dan, İngiltere’den, Fransa’dan, Hindistan’dan, Senegal’den ve diğer milletlerden savaşa katılanlar ile onların askerleri de Çanakkale Savaşı’na, onların deyimiyle “Gelibolu seferlerine” katılmadan önce, binlerce kilometre uzaklıktaki ne Çanakkale’nin ne Boğazı’nın ne de Gelibolu’nun nerede olduğunu biliyorlardı. Türkiye’nin, Anadolu’nun neresi olduğunu, neden gittiklerini de bilmiyorlardı. Ve kiminle savaşacaklarını da…

Bouvet zırhlısındaki Fransız, Ocean ve Irresistible’daki İngiliz denizciler, 18 Mart 1915’te mezarlarının Çanakkale Boğazı’nın tuzlu suları olacağını bilmiyorlardı.

Amiral de Robeck, harekâttan bir gün önce göreve getirildiği İtilâf Devletleri Filo Komutanlığı’nda, bir gün sonra büyük bir bozguna uğrayacağını bilmiyordu.

Fransız Amiral Guepratte, hatalı rapor veren Yüzbaşı oğlunun idam kararına imza atacağını bilmiyordu.

Büyük cesaretle planlanan ve taktik bir harekâtla Nusrat mayın gemisi tarafından dökülen 26 mayının stratejik kayıplar yaratacağını bilmiyorlardı.

Mustafa Kemal gibi müstesna bir askerin, bütün kara harekâtı planlarını bozacağını ve alt üst edeceğini bilmiyorlardı.

Gelibolu’da az sayıdaki Türk askerinin, her türlü olumsuz şarta rağmen eşi görülmemiş bir şekilde denizden yapılan Marmara ve Boğazlar lojistik nakliyatıyla ve yüzlerce seferle, onlarca tümenlik bir güce çıkarılacağını bilmiyorlardı.

Bilemeyecekleri daha o kadar çok şey vardı ki o bilinmeyenler, bir bilineni tekrar tarihe ve bilmeyenlere öğretti.

Çanakkale Deniz Savaşları Tahkimatı

“Çanakkale geçilmez”
Çanakkale ve Boğazı tarih boyunca birçok ulusun geçişine ve savaşlara tanıklık etmiştir. 1915 savaşları da bu tarihsel zincire aynı coğrafyada takılmış güçlü bir halkadır.

“Şark Meselesi” fikri ile hareket eden Batılı güçler; jeopolitik konumu, hammadde kaynaklarına yakınlığı, geniş toprakları nedeniyle Osmanlı Devleti’ni her zaman paylaşmak istemiş, Rusya da sıcak denizlere ulaşmasına engel gördüğü için daima aynı hedefi gözetmiştir. O dönemde Rus buğdayının batıya nakli, Rusya’ya da batıdan silah ve cephane sevk edilmesi gerektiğinden, Rusya’ya ulaşmak için alternatif yollar değerlendirilmiş ve en uygun yolun Çanakkale deniz yolunun kuvvet kullanılarak geçilmesi olduğuna karar verilmiştir. Bu harekâtı İngilizlerin aklına esasen Yunanlılar sokmuştur. Öyle ki, Yunanlılar tüm askeri gücünü Rusya, Fransa ve İngiltere’den oluşan müttefik kuvvetlerin emrine vermeyi önerir. Rusların ve Yunanlıların Boğazlar ve çevresi üzerinde menfaat çatışmalarının olduğu, iki ülkenin de Türk Boğazları’na sahip olmayı uzun zamandır istediği bilinen bir gerçektir.

Çanakkale harekâtı fikrinin yaratıcısı ve savunucusu durumunda olan Bahriye Bakanı Churchill’in çabaları sonucunda İngiliz Hükümeti de Çanakkale Boğazı’na karşı girişilecek harekâtın planlarını kabul etmiştir. Çanakkale’yi deniz gücü ile aşma görevi verilen Amiral Carden’in emrinde toplamda 102 parça dünyanın en büyük armadası tarihte ilk defa bir araya getirilerek toplanır. Müttefik Deniz Kuvvetleri Şubat 1915’ten itibaren üs olarak seçilen Yunanistan’ın Limni Adası’na ve Selanik Limanı’na gelmeye başlarlar.

Bu esnada Osmanlı İmparatorluğu ise harpten önce çok ihmâl ettiği Çanakkale Boğazı savunma sistemini geliştirmeye başlar. Bu nedenle önce sahil bataryaları elden geçirilir. Bu bataryalar iç ve dış savunma hattı olmak üzere iki grupta toplanır.

Meteorolojik tahmin, harekâtın 18 Mart günü yapılabileceğini göstermektedir. Boğaz’ı zorlayan filonun komutanı Amiral Carden durumdan çok ümitlidir, hatta emindir. Nitekim 2 Mart 1915’te Amirallik Birinci Lordu Churchill’e gönderdiği telgrafta “14 gün sonra İstanbul’dayız” diye yazar, meteorolojik tahminin dışında tahmin edemedikleri sürprizlerden habersiz olarak…

Nusrat Mayın Gemisi

Tüm masrafı Osmanlı Donanma Cemiyeti tarafından karşılanan ve Türk mühendislerince Taşkızak Tersanesi’nde yapılan son 26 mayın, İstanbul’dan Selanik gemisi ile getirilmiş ve Yzb. Hakkı Bey komutasındaki Nusrat mayın gemisine yüklenmiştir. O dönemde Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı olan Cevat Paşa’nın verdiği “mayın hattı döşenmesi” emrini yerine getirmek üzere 360 tonluk Nusrat, 7-8 Mart 1915 gecesinin şafağında Müstahkem Mevki Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Hafız Nazmi Bey’i de hamilen kalktığı seyirle bu mayınları müttefik donanmasının manevra sahasına, Erenköy önlerindeki Karanlık Liman’a sahile paralel olarak, büyük bir gizlilik içinde döker. Hattın bu şekilde tesis edilmesinde; düşman gemilerinin bombardıman sonunda mevki değiştirme manevralarını Erenköy Koyu’ndaki Karanlık Liman’da yapmalarının, çok iyi değerlendirilmesi etkili olmuş ve müttefik gemilerinin manevra sahasının kirletilmesi ile baskın tesiri yaratılması hedef alınmıştır. İtilâf Devletleri mayınlar döküldükten sonraki 10 günlük süre içerisinde bu yeni mayın hattının varlığından haberdar olamamışlardır. İngiliz tarihçi Oglander “Büyük Harbin Tarihi Gelibolu Askeri Harekâtı” adlı eserinde, “Pek müsait başlamış olan gün, bu meçhul mayın hattının o fevkalâde ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu 26 mayının deniz savaşının talihi üzerindeki tesiri ölçülemez” demiştir.

Churchill’e çektiği telgrafta “14 gün sonra İstanbul’da” olacağını belirten Amiral Carden, 14 gün sonra ancak Londra’da olabildi. Uykusuzluktan ve sinirden hastalanan Amiral Carden doktorların tavsiyesi ile 12 Mart 1915 günü görevinden istifa etti. Yerine 17 Mart 1915 günü yani harekâttan bir gün önce Amiral de Robeck atandı.

18 Mart 1915 Perşembe sabahı, ağır toplara sahip zırhlı gemiler armadası, 3 hat halinde Türk topçu tabyalarını bombardımana tutarak Boğaz’a girmeye başladılar. Bombardıman sonrası I’inci ve II’nci gruptaki gemiler görev değiştirmek üzere geri çekilip, her zaman yaptıkları gibi Anadolu sahillerine, yani Kepez-Erenköy tarafına doğru dönüşlerini tamamlarken, ilk önce Fransız Bouvet, müteakiben İngiliz Irresistible ve Ocean kruvazörleri mayına çarptı ve kısa bir süre içerisinde battı. Ortaya çıkan bu mayın tehlikesi, Amiral de Robeck’i yeni bir karar vermeye zorluyordu. En doğru karar; muharebeyi kesip Boğaz’ın dışına çekilmekti.

İşte müttefik donanmasına bu ağır sürprizi hazırlayan, Yüzbaşı Hakkı komutasındaki mütevazı Nusrat mayın gemisi ile onun kahraman ve cesur personeliydi. Çanakkale Boğazı’nı geçip İstanbul’a girmeyi hayâl edenler hayâllerini, umutlarını ve gururlarını kocaman çelik tabutlar içinde Çanakkale Boğazı’na gömerek gidiyorlardı.

Türk ordusunun zaferiyle biten günün bilançosu ağırdı. Müttefiklerin o güne kadar “Gambot Diplomasisi” (Uluslararası anlaşmazlık olması halinde savaş olması yerine deniz gücünün, bölgesel ya da yetkisel alanda diğer devleti uyarmak adına kullanılması) yoluyla topraklar fethedip zaferler kazandıkları armadasındaki 3 zırhlısı batırılmış, 4 zırhlısı ise ağır yara almıştı.

Bunun üzerine Çanakkale’yi doğrudan denizden geçemeyeceğini anlayan müttefikler bir kara harekâtı ile deniz geçişinin karadan emniyetini sağlama düşüncesine yöneldiler. Fakat Savaş Bakanı Lord Kitchener aksi fikirdeydi. Ona göre, “Gelibolu Yarımadası’ndaki Türkler öylesine güçsüzdür ki bir İngiliz denizaltısı Boğaz’dan geçmeyi başarıp Gelibolu önünde İngiliz bayrağını dalgalandırsa bütün Türkler perişan olacak” idi. Ama sonuç hiç de düşündüğü gibi olmadı. Bu yüzden Çanakkale Savaşları gerek savaşın devamı gerekse sonuçlanmasından sonra, sadece Türk siyasi ve askeri tarihinde değil, dünya tarihinde de neticeleri itibarıyla müstesna bir yer tutar. Ayrıca, Çanakkale Deniz Savaşları’ndaki müttefik ve Alman denizaltılarının harekâtı da dünya denizaltıcılığının gelişmesine olan büyük etkileri yönünden önemi haizdir.

Zira yepyeni bir silah olan, nasıl kullanılacağı, tesirlerinin ne olacağı konusunda çeşitli görüşler bulunan, tartışmalar yapılan denizaltıların, dünya bahriyelerinde vurucu bir unsur olarak yer alması; BirinciDünya Savaşı süresince mümkün olabilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’na kadar sadece kıyı savunması ve abluka gibi operasyonel yarıçapı küçük görevler, verilen denizaltıların kullanım şekli bu savaşta değişmiş, ticaret ve savaş gemilerinin korkulu rüyası haline gelmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı’nda denizaltı muharebeleri iki ana cephede yoğunlaşmıştır. Birincisi Alman denizaltılarının etkin olduğu Atlantik Cephesi, ikincisi ise doğuda Ege Denizi, Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve Karadeniz’i kapsayan cephedir. 1914 yılının temmuz ayının son günlerinde patlak veren Birinci Dünya Savaşı’na İngiltere 77, Almanya 29 ve Fransa ise 45 denizaltı ile girmiştir.

Çanakkale cephesi olarak bakıldığında, 18 Mart 1915 tarihine kadar müttefik denizaltılar, denizden zorlayarak geçme planları kapsamında tahsis edilen deniz kuvveti gücünün içine dâhil edilmemiş ve Marmara Denizi’ne geçiş ile ilgili bir teşebbüste de bulunulmamıştır.

İngiliz Amiral Roger Keyes emrindeki İtilâf Devletleri Denizaltı Filosu başlangıçta, Çanakkale Boğazı’nın denizden ablukasının yanı sıra Yavuz ve Midilli’nin Çanakkale Boğazı’ndan Ege’ye çıkmaları hâlinde onlara taarruz etmekle görevlendirilmişlerdir. Ancak daha sonra Türkler tarafından Boğaz’da tesis edilmiş mayın engellerini yalnız denizaltı gemilerinin geçebileceği düşünüldüğünden, Çanakkale ve Marmara Denizi’nde denenmeleri de öngörülmüştür. Fakat bu denizaltıların Boğaz akıntısını yenip, Çanakkale ile Kilitbahir arasındaki en dar yerden nasıl geçebilecekleri konusunda birtakım tereddütler hasıl olmuştur. Bunu denemek için İngiliz B11 denizaltısı seçilmiş ve dökülmüş olan demirli mayınların tellerinden korunabilmesi maksadıyla baş tarafına özel bir donanım monte edilmiştir. Çanakkale Boğazı’nın düşman gemileri tarafından geçilmesini engellemek için oluşturulan mayın hatlarını korumak maksadıyla Kepez Koyu Sarısığlar mevkiinde sabit batarya haline getirilen Mesudiye zırhlısı, 13 Aralık 1914 günü tüm engelleri geçerek Çanakkale Boğazı’na giren bu denizaltı tarafından atılan torpido ile batırılmıştır. Mesudiye zırhlısının batırılması olayı, İtilâf Devletleri tarafında çok büyük bir etki yaratmıştır. Bu olaydan sonra İtilâf Devletleri, daha büyük ve donanımlı denizaltıların kolaylıkla Marmara’ya geçebileceği ve Marmara’daki Türk savaş ve ticaret gemilerine taarruz edebileceği kanaatine varmışlardır. Bu kanaat ve düşünce ışığında müttefikler, 18 Mart 1915 tarihinde Çanakkale Boğazı’nı denizden zorlayarak geçme teşebbüsünün başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Gelibolu Yarımadası’nın çıkarma harekâtı ile ele geçirilmesi planının uygulanabilmesi için bölgeye gönderilen takviye ve destek kuvvetleri arasına daha modern ve yüksek seyir menziline sahip denizaltıların da dâhil edilmesi kararını vermişlerdir. Bu kapsamda Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda üslenen Amiral Keyes komutasındaki Müttefik Denizaltı Filosu, 1915 Nisan ayı başı itibarıyla 9 İngiliz ( 7 E, birer B ve H Sınıfı), 4 Fransız (2 Emeraude, birer Brumaire ve Mariotte Sınıfı) ve 1 Avustralya (İngiliz E Sınıfı) denizaltısından oluşmuştur. Ayrıca Marmara Denizi’ndeki İtilâf Kuvvetleri’nin denizaltı harekâtı Bozcaada ve Seddülbahir’e üslenen 20 uçaklık bir hava kuvveti, Saros Körfezi’nde görev yapan uçak gemileri ve balonlardan alınan keşif raporlarıyla devamlı olarak desteklenmiş, denizaltılar bu hava keşifleri sayesinde rahatlıkla hedef bulabilmişlerdir. Uçaklar ve denizaltılar arasındaki bu işbirliği geleceğin denizaltı/hava müşterek harekâtının ilk örnekleri olması açısından oldukça önemlidir.

Çanakkale Savaşları’nda denizaltı kullanılmasının sebepleri
İtilâf Devletleri’ne bağlı denizaltıların Çanakkale Boğazı’nı geçerek Marmara Denizi’nde denizaltı harekâtı yapmalarının amacı, Gelibolu’yu savunan Osmanlı kuvvetlerinin (5’inci Ordu) lojistik durumunu sarsmak olarak tanımlanabilir. Bununla birlikte İttifak Devletleri’nin bir üyesi olan Alman İmparatorluğu da Osmanlı’yı desteklemek amacıyla savaş sırasında birtakım denizaltı faaliyetleri yürütmüştür. Bu maksatla; savaş sırasında Çanakkale Bölgesi’nde Alman İmparatorluk Donanması’na bağlı olarak faaliyet gösteren iki denizaltı (U21 ve UB 14) bulunmaktaydı.

Çanakkale Deniz Savaşı’na katılan İtilaf Devletleri denizaltıları

İngiliz denizaltı faaliyetleri
İngiltere, Çanakkale Kara Muharebeleri esnasında Çanakkale’deki Türk birliklerinin başlıca ikmal yolu olan Marmara’da deniz ulaşımının tehlikeye girmesi hâlinde Türk Ordusu’nun açlık ve cephanesizlikten teslim olacağı düşüncesini taşımaktaydı. Bu amaçla savaş süresince İngiliz denizaltıları birçok defa Çanakkale Boğazı’nı geçme teşebbüsünde bulunmuşlardır. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak 17 Nisan 1915 günü E15 denizaltısı Boğaz’ı geçme denemesinde bulunmuş, güçlü akıntıyı yenmeye çalışırken tüm batarya kapasitesini tüketmiş, Kepez önlerinde karaya oturmuş, denizaltı zapt edilmiş ve personeli esir alınmıştır. Mayıs ayında Boğaz’ı geçen E14 ve E11 denizaltıları Marmara’da yoğun faaliyet göstermişlerdir. Bu arada E14, Marmara’ya giren ve geri dönmeyi başaran ilk denizaltı olma özelliğini de taşımaktadır. Özellikle E11 hem Çanakkale Boğazı’nda hem de Marmara’da aktif olarak birçok faaliyette bulunmuştur. Marmara’da en çok gemi batırmakla ün kazanan denizaltı olan E11, Bakırköy önlerinde Peleng-i Derya gambotunu torpido ile vurmuş, ancak bu küçük gambot batmasına yakın açtığı top ateşi ile denizaltıyı periskopundan vurarak görev yapamaz hâle getirmiştir. Marmara’da bulunan E7, E12, E14 denizaltılarının harekâtı Haziran-Temmuz 1915 aylarında oldukça etkili olmuştur. Bu denizaltılar nakliye gemilerinin seyirlerini engelledikleri gibi limanlarda bulunan çeşitli kömür, erzak, ray yüklü küçük vapurları da batırmışlardır. En ciddi tehlike ise E2, E11, E14 denizaltılarının Marmara’da bulunduğu 1915 yılının ağustos ayında meydana gelmiştir. İngiliz denizaltıları içinde E11 üç defa, E7 ve E14 iki defa, H1 ise bir defa Marmara’ya girip çıkmayı başarmıştır.

Peleng-i Derya Gambotu’nun periskobunu vurduğu E-11 Denizaltısı

Fransız denizaltılarının faaliyetleri
Marmara’ya giren İngiliz denizaltılarının saldırgan hareketlerine karşılık, Fransız denizaltıları kayda değer bir başarı gösterememişlerdir. Çanakkale Savaşları süresince dört Fransız denizaltısı Marmara Denizi’ne girmeye teşebbüs etmiş, dördü de etkisiz hâle getirilmiştir. İlk olarak 15 Ocak 1915 tarihinde Saphir Boğaz’a girmiş, bir müddet sonra pusulası bozulan denizaltı Köse Burnu Kalesi’nin 200 metre açığında satha çıkmıştır. Aynı bölgede gözetleme görevinde bulunan İsa Reis gambotu ve Nusrat mayın gemisi hemen yanlarında gördükleri bu denizaltıyı ateş altına almışlar ve Tekke Burnu açıklarında sığlığa oturmasını sağlamışlardır. Bu olaydan sonra Joule denizaltısı, 1 Mayıs 1915 günü Boğaz’ı geçmeye çalışırken Kepez açıklarında mayına çarparak batmıştır. 27 Temmuz 1915’te bu sefer Mariotte denizaltısı Boğaz’ı geçme girişiminde bulunmuş, Çanakkale’de denizaltı ağlarına takıldıktan sonra Çimenlik Kalesi’nden açılan topçu ateşi ile batırılmıştır. Son olarak 30 Ekim 1915 günü Marmara’ya girmeyi başaran ilk ve tek Fransız denizaltısı Turquoise arıza nedeniyle geri dönmek zorunda kalmış, Kilitbahir’de kıyı bataryalarında görevli Müstecip Onbaşı tarafından kulesi görünen denizaltı, 3’üncü top atışında periskopundan vurularak ele geçirilmiş, gemiye el konulmuş ve personeli esir alınmıştır. Yedekte İstanbul’a getirilip Haliç’e alınan denizaltıya 10 Kasım 1915’te yapılan bir törenle “Müstecip Onbaşı” adı verilmiştir. Bu denizaltı savaş süresince, Marmara ve Karadeniz’de görev yapan Alman denizaltılarının batarya imlaları için cereyan botu olarak kullanılmış, Mondros Mütarekesi’nin imzalanması ile Fransızlara iade edilmiştir. Fransız Turquoise denizaltısından ele geçirilen belgelerden bir müttefik denizaltısının Marmara’da buluşma yeri tespit edilmiş, 5 Kasım 1915 günü randevu yerine giden Alman UB14 denizaltısı, İngiliz E20 denizaltısını batırmıştır.

Ele geçirilen Fransız denizaltısı Turquoise Müstecip Onbaşı adını aldı
Çimenlik Kalesindeki Top Mermisi

AE2 Avustralya denizaltısının Sultanhisar torpidobotu tarafından batırılması
Çanakkale Boğazı’nı geçerek Marmara’ya girmeyi başaran Müttefik Filo’ya ait ilk denizaltı, Avustralya’nın AE2 denizaltısıdır. 25 Nisan 1915 tarihinde İtilâf Kuvvetleri’nin Gelibolu Yarımadası’na çıkarma harekâtına başladığı gün Yarbay Mustafa Kemal’in ANZAC (Australian and New Zealand Army Corps (Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu)) kuvvetlerine karşı 57’nci Alayı emir beklemeden muharebeye sokarken verdiği, “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum, biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilirler” tarihi emri ilk gün muharebelerinin kaderini değiştirirken, AE2 denizaltısı da Boğaz’dan geçme teşebbüsünde bulunmuştur.

Bu denizaltıya, Marmara’da Çanakkale Boğazı girişinde bulunan Turgutreis ve Barbaros Hayrettin zırhlıları ile nakliye gemilerini torpido atışı ile vurmak ve bilahare İstanbul’dan yapılan nakliyatı önlemek görevi verilmiştir. Belirli periyotlarla Eceabat ile Çanakkale arasında keşif ve karakol faaliyetleri icra eden Sultanhisar torpidobotu İstanbul’a dönmek üzere bölgeden ayrılırken Karaburun civarında uzak mesafeden AE2 denizaltısını tespit etmiştir. Kıdemli Yüzbaşı Ali Rıza Bey komutasındaki Sultanhisar torpidobotu topu ile denizaltıya ateşe başlamış, yaklaşık 2,5 saat süren mücadeleden sonra denizaltı batırılmıştır. AE2 denizaltısı 37 mil uzunluğundaki Çanakkale Boğazı’nı geçerek Marmara’ya giren ve Osmanlı Donanması tarafından batırılan ilk denizaltı olmuştur.

Alman denizaltılarının faaliyetleri
Çanakkale Kara Muharebeleri süresince Almanya’nın, müttefiki Osmanlı Devleti’ne denizden yapabileceği tek yardım, bölgedeki Birleşik Filo gemilerine denizaltılarla taarruzla mümkün olabilmiştir. Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlı Donanması’nda mevcut 2 denizaltı (Abdülhamit ve Abdülmecid) teslim alındıktan bir süre sonra yaşanan teknik sorunlar nedeniyle Haliç’te çürümeye terk edilerek 1910 yılında envanterden çıkarılmış, İngiltere ve Fransa’dan alınması planlanan denizaltılar ise savaşın başlaması üzerine Osmanlı Devleti’ne verilmemiştir. Bu esnada Başkomutanlık Vekâleti de Alman Amiral Souchon aracılığıyla Mart 1915 ayında Almanya’dan denizaltı talebinde bulunmuş, bu denizaltılar ancak mayıs ayı ortalarında Çanakkale önlerine gelebilmişlerdir. İlk olarak U21 denizaltısı 25 Mayıs 1915 günü Gelibolu Yarımadası’na ulaşmıştır. 1915 Mayıs ayı ortalarına doğru İtilâf donanmasına bir Alman denizaltısının Cebelitarık Boğazı’nı geçtiği haberi gelmiş ve İtilâf donanmasında huzursuzluk başlamıştır. Bununla birlikte 13 Mayıs gecesi Morto Koyu’nu üs edinerek, Türk mevzilerine top ateşiyle büyük zararlar vermekte olan Goliath zırhlısının Osmanlı donanmasına ait Muavenet-i Milliye torpidobotu tarafından batırıldığı haberi de Londra’ya ulaşmıştır. Bu olaylar, İngiliz gemilerinin maruz bulundukları tehlikeyi gösterince 19 Mart 1915’ten beri toplanmayan Savaş Konseyi, 14 Mayıs 1915’te tekrar toplanmıştır. Bu toplantıda Birinci Deniz Lordu Amiral Fisher ile Savaş Bakanı Lord Kitchener arasında Alman denizaltı tehlikesinden dolayı Queen Elizabeth’in Londra’ya geri çekilmesi konusunda büyük bir gerginlik yaşanmıştır. Kitchener, gerek askerî açıdan gerekse de siyasi açıdan Queen Elizabeth’in geri çekilmesine sıcak bakmamış, böyle bir kararın özellikle Çanakkale Boğazı’nın geçilme teşebbüsünden vazgeçileceği algısını oluşturabileceğinden duyduğu kaygıyı ifade etmiştir. Bu gelişmeler yaşanırken Alman U21 denizaltısı 25 Mayıs 1915 günü Arıburnu bölgesinde Kabatepe açıklarında Türk birliklerini top ateşine tutan İngiliz Triumph zırhlısını torpido ile batırmıştır. Bu olaydan iki gün sonra, 27 Mayıs günü kara birliklerine ateş desteği sağlamak üzere Seddülbahir önlerinde bulunan ve sekiz muhrip tarafından korunmakta olan Majestic muharebe gemisi yine U21 denizaltısı tarafından atılan torpido ile batırılmıştır. U21 denizaltısının iki büyük İngiliz savaş gemisini batırması, İtilâf donanmasına maddi ve manevi büyük bir darbe daha indirmiştir. Bu iki olayın sonucu olarak, İngiltere Deniz Bakanlığı muhripten daha büyük gemilerini, yani zırhlılarını Gelibolu Yarımadası’ndaki kara harekâtını top ateşiyle destekleme görevinden çekme ve bu gemilerini Mondros Limanı’na alma kararını vermiştir. Bundan sonra kara harekâtını destekleme görevini hafif tonajlı gemilerin yapması öngörülmüş ve Çanakkale’yi, denizden donanma ile zorlama fikri ebediyen terk edilmiştir. Ayrıca İstanbul Filotillası’na katılan UB-14, 1915 yılı kasım ayında Marmara Denizi’nde İngiliz denizaltısı E20’yi batırdıktan sonra Karadeniz’de görevlendirilmiştir.

Çanakkale Deniz Savaşı’na katılanan Alman denizaltıları

Sonuç olarak; Bir zamanlar Akdeniz’i Türk gölü haline getiren Osmanlı Devleti 19’uncu yüzyılın sonlarında güçlü ve etkin bir donanmasının olmaması nedeniyle bu denizdeki hak ve menfaatlerini tamamen terk etmiş ve Anadolu’ya sıkışmıştır. Devlet yöneticileri bu konuda tedbir almak için gayret göstermişlerse de ehil olmayan ellerde yapılan planlamalar ile istenen hedefe ulaşılamamıştır. Çanakkale Deniz Savaşları’nda mayın ve denizaltı gemileri deniz harp metotlarını değiştirmiş, harbin sonuçları üzerinde etkili olmuştur. Nusrat’ın Karanlık Liman’a döktüğü mayınlarla Çanakkale’nin denizden geçilemeyeceğine karar veren müttefik devletler kara harekâtına başlamışlardır.

Gizlilik ve sürpriz etkisiyle karşı tarafa herhangi bir ön ihbar vermeksizin taarruz imkânı sağlayan denizaltılar, Birinci Dünya Savaşı’nda “Çanakkale Geçilmez” sözünün tek istisnası olmuştur. Çanakkale Savaşları’nın askerî açıdan değerlendirilmesinin bir diğer yönü İtilâf ve Alman denizaltılarının yapmış olduğu harekâttır. Türk kuvvetlerinin deniz yoluyla ikmal almasını önleyerek savaşın kazanılması maksadıyla başlatılmış olan denizaltı harbi, 25 Nisan 1915’te ilk denizaltının Marmara’da görülmesinden İtilâf Kuvvetleri Gelibolu’dan çekilinceye kadar devam etmiştir. Bu silahla, Türk kuvvetlerine ait lojistik hizmetlerin vurulması amaçlandığından Çanakkale Boğazı gibi dar, akıntılı, mayınlı ve korumalı yerlere denizaltıların girip giremeyeceğinin denemesi yapılmış ve B11 İngiliz denizaltısı Çanakkale Boğazı’ndan içeri girmeyi başarmıştır. Bu denizaltının başarısı, İtilâf denizaltılarına Boğaz’ı geçip, Marmara deniz ulaştırmasına taarruz görevi verilmesinin nedeni olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nda denizaltılar gibi uçaklar da yeni kullanılmakta olduklarından, bu iki yeni tip silah deniz harp tarihinde ilk defa Çanakkale Deniz Savaşları’nda işbirliği yapmış ve geleceğin denizaltı/hava müşterek harekâtının öncüsü olmuşlardır. Çanakkale Kara Muharebeleri süresince İtilâf Devletleri denizaltıları Marmara Denizi’nde son derece aktif rol oynamışlardır. Gelibolu’ya yönelik lojistik destek esnasında İtilâf Devletleri denizaltıları saldırılarını 5’inci Ordu’nun hayati önem taşıyan bağlantı hattına yöneltmişler ve çok sayıda nakliye gemisini batırmışlardır. Bu dönemde Çanakkale Boğazı’nı 27 kez geçmeye teşebbüs eden İngiliz, Fransız ve Avustralya denizaltılarının harekâtı değerlendirildiğinde; Marmara’da deniz ulaştırmasının aksamasında etkili oldukları, hatta kayıplar verdirdikleri, fakat Çanakkale Savaşları’nın lojistik desteğini kesemedikleri neticesi büyük bir açıklıkla ortaya çıkmıştır. Bu harekât sırasında Türk tarafında toplamda 8 harp gemisi (Mesudiye ve Barbaros zırhlıları, Peleng-i Derya ve Nurü’l-bahr gambotları, Yarhisar muhribi, Samsun, Nara ve Sakız yardımcı gemileri), 31 nakliye gemisi batırılmış, 200’den fazla yelkenli ve mavna tahrip/imha edilmiştir. Buna karşın Boğaz’daki Türk kuvvetlerinin ikmâl yollarını denizden kesmekle görevlendirilen müttefiklerin 14 denizaltısından 4 İngiliz (E7, E14, E15, E20), 3 Fransız (Joule, Mariotte, Saphir) ve 1 Avustralya (AE2) olmak üzere toplam 8 denizaltısı batırılmış, 1 Fransız (Turquoise) denizaltısı zapt edilmiştir. Yaşanan olaylar, Lord Kitchener’in görüşünü doğrulamamış; Türk denizcileri verdikleri kayıplara rağmen, Gelibolu’daki Türk birliklerinin lojistik desteğini sağlamaya devam etmişlerdir. Sonuçta sekiz buçuk ay süren denizaltı harbi süresince Osmanlı Devleti’nin ikmâl hatları bozulmuş olmasına, ikmâl ve lojistik desteğin denizden karaya yönlendirilmiş olmasına rağmen deniz nakliyatının ağırlıklı olarak Marmara Denizi’ne yönelik yapıldığı, savaşın gidişatını etkileyecek birlik ve lojistik sevkiyatın pek fazla zarar görmeden hedef limanlarına ulaştırıldığı tespit edilmiştir.

Nara Tekke Burnu’ndaki Fransız denizaltısı Saphir

Bu süre zarfında Osmanlı bahriye subayları çok amansız şartlara, kısıtlı imkânlara ve büyük tehdide rağmen üzerlerine düşen görevleri lâyıkı veçhile ve fedakârca yerine getirmişlerdir. Bunun için Çanakkale Deniz Savaşı’nda Kahraman Nusrat’ın yanında bu kahraman ve fedakâr bahriyelilerin de hakkını teslim etmek bizim boynumuzun borcudur.

Çanakkale Savaşları’nın unutulmaz kahramanı, Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal’in başarısı müteakip yıllarda başlayacak Kurtuluş Savaşımızın ana gurur kaynağı olmuştur.

10 Ağustos 1914’te bir destanın yazılacağı Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’na getirilen Cevat Paşa, Nusrat mayın gemisine “26 mayını kıyıya paralel olarak döşeme” emrini vererek düşman donanmasını adeta bozguna uğratmıştır. Düşman gemilerini boğazdan geçirmeyerek tarihe “Çanakkale Geçilmez” mührünü vurmuş ve bu zaferden dolayı “18 Mart Kahramanı” unvanıyla anılmaya başlanmıştır.

Bu sene 106’ncı yıldönümü kutlanacak 18 Mart Deniz Zaferi için şu hususu da hatırlatmak yerinde olacaktır. İkinci Meşrutiyet’e kadar yıllarca Haliç’te çürümeye terk edilen Osmanlı Donanması yeterli olsaydı, Çanakkale’de Donanmamız mayın mâniaları arkasında bir kıyı bataryası gibi kullanılmayacak ve denizlerden gelen bu tehdidi en ileriden karşılama ilkesine uygun harekât icra edebilecek, düşmanın karaya çıkması

önlenebilecek ve belki de binlerce vatan evladı yitirilmeyecekti. Dün yaşananlardan alınan dersler kapsamında bugün Türk Deniz Kuvvetleri düşmanı denizlerde karşılayacak ve orada durduracak çağdaş savaşçılarıyla yurt savunmasındaki rolünü yürütecek imkân ve kabiliyetlere ulaşmış olup Mavi Vatan’da da bunun devamlılığını sağlamak için var gücüyle çalışmalarını sürdürmektedir.

Bu arada birkaç cümle de kahraman, vefakâr ve cefakâr Türk kadını için söylemek istiyorum. Çanakkale Savaşı sürecinde; cephede erkeklerle omuz omuza düşmana karşı savaşırken, cephe gerisinde de aktif bir rol üstlenerek çeşitli faaliyetleri ile savaşa destek vermişlerdir. Onlar yaşadıkları her türlü fiziki ve psikolojik zorluğa rağmen cesaretleri, çalışkanlıkları, zekâları ve sadakatleri ile ön plana çıkmışlardır. Türk kadınının, Çanakkale’de askeri, ekonomik, sosyal, kültürel alanlarda göstermiş olduğu faaliyetler; Milli Mücadele Dönemi’nde daha aktif rol üstlenmelerine zemin hazırlamış ve Yeni Türk Devleti’nin kurulması sürecinde de kadının toplumun tamamlayıcı, birleştirici, dinamik ve modern unsuru olmasında etkili olmuştur. Şimdi bizler de o fedakâr annelerimize diyoruz ki: Hür yaşadığımız vatan topraklarında attığımız her bir adımda, sizlerin fedakârlığını unutmadan, bizlere aşıladığınız vatan sevgisinin bilinciyle sizleri rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz.

Bu vesileyle; o günleri yaşayan ve bizleri bugünlere hazırlayan, her otu aş, her taşı kurşun bilen, vatanı için ölmeyi şereflerin en büyüğü kabul eden başta Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere karada, denizde ve havadaki bu kahramanlarımızı, gazilerimizi ve aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum. Mezarları denizler, toprakları tuzlu sular, kefenleri köpükler, mezar taşları dalgalar olan deniz şehitlerimizin de aziz hatıraları önünde tazimle eğilerek, manevi huzurlarında saygı ve şükranlarını sunmanın her Türk’ün bir namus borcu olduğunu üzerine basa basa bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Yazımı Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa’nın 18 Mart Deniz Zaferi akşamı Boğaz’dan geri çekilen düşman donanmasını seyrederken söylediği sözleriyle tamamlamak istiyorum.

“Gittiler, Geçemediler, Geçemeyecekler”

 

18 Mart Deniz Zaferi neden çok önemlidir?

Çanakkale Deniz Savaşı

’18 Mart, tarihsel anlamı benzersiz olan zaferlerimizin en önemlilerinden birisidir’ diyen Piri Reis Üniversitesi Denizcilik Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdür Yardımcısı Vekili Öğretim Görevlisi Funda Songur, düşman güçlerine geçit verilmeyen 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’ni ve zafere giden yolu MarineDeal News için kaleme aldı

18 Mart 1915 zaferini anlamak, o zamanın Osmanlı Devleti’ni ve içinde bulunduğu uluslararası ilişkiler sistemindeki devletleri anlamakla örtüşür. 18 Mart tek bir gün değildir; bu nedenle 19’uncu yüzyılın nasıl kapandığına bakmak ve 20’nci yüzyılın ilk çeyreği ile bağlamak oldukça gereklidir.

Türk toplumu askeri yönü baskın olan bir toplumdur ve kurduğu tüm devletlerde bu unsur açıkça görülmektedir. Osmanlı Devleti bunun bir istisnası değildi. Özellikle devletin her kademesinde çöküşün yaşandığı yıllarda modernleşme ihtiyacının farkına varılması ve ilk hareket noktası olarak orduyu ıslah etmek üzerinde çalışılması bundandır. Askeri kuvvetlerin eğitimi ve yeniden teşkili gibi tüm ıslah hareketleri 18’inci yüzyılın ikinci yarısında başlayarak ve gittikçe detaylandırılarak devam etti. 20’nci yüzyıla gelindiğinde Osmanlı siyasi olarak yakın olduğu devletin askeri teşkilat düzenini benimsemiş görünüyordu. Karada Alman etkisi sürerken, deniz kuvvetlerinde İngiltere’nin varlığı hissedilir ölçüdeydi.

Düvel-i Muazzama nazarında şark meselesinin baş aktörü olarak görünen Osmanlı Devleti, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısı itibarıyla isyan ve ayaklanmalarla kendi tebaasıyla sorunlar yaşamaya da başlayınca denge politikası kapsamında hareketlerine yön veren oldukça zayıf bir devlet konumuna geriledi. Öyle ki hem 93 Harbi hem de Balkan Savaşları’nın sonuçları için büyük güçlerin desteğini talep etmişti. 20’nci yüzyılın ilk yıllarında Kuzey Afrika’daki toprakları üzerinde oynanan oyunlarda İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya-Macaristan, Almanya ve Rusya ortak kararları kapsamında resmen birbirlerine Osmanlı topraklarına sahip olma izni vermeye başladı. Aslında sessiz kalarak bir diğerinin saldırgan tutumunu onaylayan her devlet, Osmanlı’nın bir başka toprağında çeşitli faaliyetlere girişiyor ve hak iddialarında bulunuyordu.

Avrupa devletleri arasında bloklaşmanın hiç hız kesmeden devam ettiği uzun yıllar içerisinde yaşanan çeşitli savaş ve krizler boyunca Türk Boğazları’na saldırı dahi düzenlenmişti. Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya Donanması’nın Çanakkale Boğazı’na kadar geldiği 1912 yılı nisanı, buna karşın büyük güçlerin İtalya’yı uyarması, Balkan Savaşları karmaşası bunun son örnekleridir. Avrupa güçlerinin bloklaşması devam ederken dönem dönem Osmanlı’ya karşı ortak hareket ettikleri bilinmektedir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sadece bir buçuk yıl önce Osmanlı’yı büyük devletleri dinlemeye ve onların aldıkları kararları uygulamaya davet etmişler aksi halde toprak bütünlüğünün tehlikeye düşeceğini içeren bir nota dahi vermişlerdi.1

Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu ekonomik çıkmaz ise onun, borç aldığı Batılı devletlere bağımlı kalmasını destekliyor ayrıca tüm modernleşme çabalarında yabancı danışman ve askerlerin varlığı Osmanlı’yı daha da karşı konulmaz bir muhtaçlığa itiyordu. Bilindiği üzere Osmanlı’da ilk dış borçlanma, yüzyıllardır zaten süregelen mali bunalımına rağmen, Kırım Harbi ile başlamış, Fransa ve İngiltere tüm borçluluk süreci içerisinde en önemli iki ülke konumunda kalmıştı. Burada her iki ülkenin de gelişen kapitalizm kurumları içerisinde ihtiyaç fazlası olarak ortaya çıkan bir para varlığına sahip olduğunu hatırlamakta fayda vardır. Osmanlı’nın aldığı borçlar sonrası onu yönetemeyecek duruma düşmesi neticesinde, devlet gelirlerini doğrudan borç verenlere dağıtmak üzere devlet içine giren yabancı el Düyûn-ı Umûmiyye kurulduktan sonra Almanya piyasaları da borç alınacak piyasalardan biri haline geldi. Böylece bahsi geçen emperyalist devletler kurumları aracılığıyla o dönemde örneği olmayan yüksek faizlere karşılık Osmanlı’da iyice kök salmaya başladı.2 Her biri verdikleri borçları ülkeye müdahale etmenin meşru aracına dönüştürdü. Hatırlanmalıdır ki buradan gelen borç yükü 1954 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti tarafından ödenmeye devam edecekti.

Osmanlı iktisadi yapısının değişimi ve açık pazar haline gelmesi, Osmanlı sularında zaten fazla olan yabancı bandıralı vapurların sayısını artırmış ve kapitülasyonlar nedeniyle Boğazları kullanan yabancı gemi sayısı hem dış ticarette hem de kabotaj seferlerinde her geçen yıl artış göstermişti. Osmanlı’da bu işi yapanlar ise daha çok yabancıların güdümünde olan gayri müslim girişimcilerdi. Kapitalizmin varlığını derinden hissettirmeye başlamasıyla denizcilik önde olmak üzere gelişme gösteren tüm sanayi kollarında yabancıların ağırlığı hissedilir seviyelerdeydi.3 Kısacası devletin askerî yönden olduğu kadar iktisadi yönden de söz sahibi olmadığı bir durum ortaya çıkmıştı.

Yalnız Osmanlı değil tüm diğer devletlerin 19’uncu yüzyılda Batı Avrupa ekseninde dönüşümü kaçınılmazdı. Ekonomi koşullarını sağlamak yanında sosyal, hukuki, toplumsal dönüşüm devletleri modernleşme anlamında başarılı ya da başarısız kılıyordu. Osmanlı’nın son yüzyılına baktığımızda bu değişimin Tanzimat ile başladığına kuşku yoktur fakat Avrupa devletlerinden bağımsız milli irade ile gelişme bu süre zarfında yakalanamamıştı. İkinci Meşrutiyet’le birlikte başlayan ulusallaşma hareketleri, ekonomik temelin yaratılma çabası, hukuki zemine verilen önem, saltanatın sınırlandırılması atılımlarına girişilse de Birinci Dünya Savaşı ile son bulmuştu.

Tüm bu siyasi ve ekonomik zorunluluk ışığında dışarıda ortak güçlere karşı ayakta durmaya çabalayan Osmanlı Devleti, içeride çalkantılı iktidar ilişkilerine ve çeşitli coğrafyalarda oluşan ayaklanmalara cevap verecek bir güce sahip değildi. Dünya değişiyordu ve 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren baskın Sanayi Devrimi hareketliliği kendini savaş teknolojilerinde ve harp gemilerinde de göstermişti. Bu çerçevede ileri gelen devletler, fikirlerine yakın bulduğu devletlerle bloklaşarak dünyayı o zamana kadar gördüğü en büyük savaşa doğru sürüklemekteydi. Özellikle Türkiye topraklarında bulunan cephelere bakıldığında, bu savaşın ne kadar kıtalar arası bir hâl aldığı görülmektedir.

Askeri durum
İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin fırtınalı asker ve siyaset karmaşası, askerlerin aktif olarak devleti yönetmesine karşılık aslında politika yapmamaları fikrinin yaygınlaşması, Balkan Savaşları’ndan sonra yerini başka büyük savaşın kaygılarına bıraksa da kuvvetler içinde teşkilat düzenlemeleri devam etti. 1912 ve 1913 yıllarında askerleri siyasetten meneden kanunlar görüşülüyor ve askerlerin seçme-seçilme hakkının olmaması gerektiğine karar veriliyordu. Sayıca azalan ordu ise diğer taraftan artırılmaya çalışılıyordu.4 Trablusgarp ve Balkan Savaşları yenilgisinden sonra Osmanlı kuvvetlerinde teşkilata ilişkin birtakım düzenlemeler yapılmışsa da Birinci Dünya Savaşı’na hazırlıklı girildiğini ifade etmek mümkün değildir.

Dolayısıyla 2 Ağustos’ta seferberlik ilan eden Osmanlı, elindeki gücüyle Birinci Dünya Savaşı’na girecekti. Seferberlik tarihinde Sofya’da askeri ataşe olarak bulunan Mustafa Kemal, kurmay binbaşılıktan yarbaylığa yükselmiş ve seferberlik ilanına müteakip cephe görevi gibi faal bir görev talep etmişti. Mustafa Kemal bilindiği üzere Harp Akademisi’nden mezun olduktan hemen sonra Suriye’ye ve ardından Selanik’e tayin edilmiş ve 1909 yılında 31 Mart Vakası’nın bastırılmasında görev alarak askerî tecrübeler kazanmıştı. Binbaşılığa terfi ettiği Trablusgarp’ta aktif cephe savaşı öncesinde Genel Kurmay Karargâhında görevliyken Arnavutluk ayaklanmasının bastırılmasında vazife almış ve Fransa’da askeri manevraları yakından izleyip bir süre Avrupa’da bulunmuştu. Özellikle o dönemde mevcut silahlanma yarışını yakından görme şansı yakalayan Mustafa Kemal, savaşın geleceğini sezinlemiş, bunu dostlarıyla da paylaşmıştı. Osmanlı-İtalya Harbi’nin hemen bitiminde başlayan Balkan Savaşları’nda Bolayır Kolordusu’na ardından Sofya’daki askeri ataşeliğe atanmıştı; işte bu nedenle seferberlik ilanında Sofya’da bulunmaktaydı.5

Osmanlı’nın Mart 1915 sonuna kadar var olan dört ordusu, savaş boyunca artırılmış buna karşılık savaşılan cepheler de çoğalmıştı. Temmuz ayı sonunda başlayan savaşa ekim ayı sonunda katılan Osmanlı, kısa zamanda savaşın temel aktörlerden biri haline gelmiş, topraklarının dört bir tarafında birçok cephede uzun yıllar savaşmak zorunda kalmıştı. İstanbul’un Akdeniz’e açılan kapısı Çanakkale, çok kere geçilmeye çalışılan bir coğrafya olarak bu tehditle savaşın erken bir döneminde deniz taarruzuyla karşılaşmıştı. Bilindiği üzere taarruzlar ilk kez kasım ayında gerçekleşmiş, 19 Şubat ile 18 Mart arasında daha da şiddetlenmişti. 1’inci Ordu’ya bağlı Çanakkale Cephesi, 3’üncü Kolordu ve birliklerinin koruması altında bulunuyor, gerektiğinde diğer ordular tarafından takviye ediliyor ve ayrıca denizden savunuluyordu. Mustafa Kemal’in talep ettiği cephe görevi en nihayetinde çıkmış ve Çanakkale deniz taarruzlarının şiddetlenmesinden bir süre önce, 20 Ocak 1915’te, 3’üncü Kolordu’ya bağlı 19’uncu Fırka Kumandanlığı’na atanmıştı.

18 Mart’a giden yol
Arşiv belgelerinden6 hareketle 18 Mart’a giden sürece bakacak olursak Goeben zırhlısı ve Breslau kruvazörünün Akdeniz’i aşıp 10 Ağustos 1914’te Çanakkale Boğazı’ndan girişi ile başlamak gerekir. Bu Alman gemilerini takip etmekte olan İngiliz gemileri Boğaz’a giremediklerinden Boğaz önlerinde karakolda kalmış, kısa bir sürede Fransız zırhlılarının da katılımıyla yirmi dört parçalık bir filoya dönüşmüştü. Parasını ödeyip İngiltere’ye inşa ettirdiği iki savaş gemisini teslim alamayan Osmanlı Devleti ise kısa süre sonra bahsi geçen Alman gemilerini satın aldığını duyurdu. Bu habere karşılık eylül ayının sonuna doğru zaten Çanakkale Boğazı önünde bulunan İngiliz gemilerinden bir subayın bölgedeki Osmanlı keşif torpidobotuna çıkması ve Osmanlı bayrağı taşısa da her gemiye ateş açılacağını bildirmesi üzerine Boğaz kapatıldı. Diğer taraftan Osmanlı Devleti yeni satın aldığı Alman gemilerinin öncülüğünde Karadeniz’de Rus limanlarını bombardıman ederek 29 Ekim’de Birinci Dünya Savaşı’na fiilen girmiş oldu.

Bu durum Çanakkale’yi daha da aktif bir cepheye dönüştürdü. 3 Kasım’da Boğaz önünde bulunan İngiliz gemileri Boğaz girişini bombaladı, Midilli ve Sakız Adalarında düşmana destek olmak üzere otuz bine yakın Rum bir araya getirildi ve 1915 yılının ocak ayına gelindiğinde, düşman gemilerinin Boğaz önündeki varlığı artarak devam etti. 15 Ocak’ta gizlice Boğaz’a yaklaşan Saphir isimli bir Fransız denizaltısı bir torpile çarparak battı. 11 Şubat’ta Indefeatable zırhlı kruvazörü dışında Osmanlı keşif ekibi bir gemi görmediyse de Saroz Körfezi’ne ilk kez bir torpidobot girmiş ve bölgeyi kolaçan etmişti.

Hareketliliğin yeniden başladığı 19 Şubat itibarıyla ağırlaşan bombardıman ve bataryalardan açılan ateş neticesinde düşman zırhlıları hasar almaya başladı. Bu tarihten sonra gemilerin sahil tabyalarını şiddetli bombardımanı gece ve gündüz devam etmiş, şehre isabetli atışlar olmuş ve şehitler verilmiş buna karşılık müttefik güçler birçok kayıp vermiş, gemilerinden bazıları hasar almış ya da batmıştı. İngiliz gemileri Boğaz’a yakınlığı dolayısıyla Bozcaada’yı işgal ederek burada konuşlanmış ve keşif seyirlerini artırmıştı. Mart ayının ilk günlerinde bölge coğrafyasını iyi bilen Rus Yüzbaşı Smirnof düşman filosuna katılmıştı ve alınan istihbarata göre denizden saldırılar yanında karaya asker çıkarmayı da hedefliyorlardı. 4 Mart’ta sahile ateş açılırken 12 sandal ile Seddülbahir üzerinden karaya asker çıkarmaya başladılar. Fransız ve İngiliz konsoloslarının Girit’ten asker topladıkları ve sayısı altmış bini bulan Avustralya ve Senegal fırkalarının yaklaşmakta olduğuna ilişkin haberler alınıyordu. Kıbrıs’ta ve diğer Avrupa limanlarında toplanan askerlere ek olarak aynı zamanda Boğaz önlerinde bulunan İngiliz ve Fransız gemilerindeki askerler olmak üzere müttefik bir saldırı gücü hazırlanmaktaydı. Görüldüğü gibi hem denizden hem karadan olmak üzere çok milletli ama tek amaçlı bir harekât planı söz konusuydu. Çanakkale’nin İtilâf Devletleri’nce bu denli zorlanmasının çeşitli nedenleri vardı. Bunlardan biri Osmanlı Hükümeti’ni tek başına barışa zorlamakla ilgiliydi. Böylece diğer cephelerde savaşa katılması ve Mısır’ı tehdit etmesi engellenmiş olacaktı. Burada başarılı oldukları takdirde özellikle İtalya, Romanya ve Yunanistan gibi tarafsız devletleri etkileyeceklerini biliyorlardı. Rusya Hükümeti şayet Boğaz kapalı kalmaya devam eder ve silah ihtiyacı karşılanmazsa barış imzalayacağına ilişkin tehditte bulunmakla birlikte buğday ihracatını yapabilmesi için Boğazlara ihtiyaç duymaktaydı. Bu nedenler, İngiliz ve Fransız hükümetlerinin Çanakkale’de bu denli ısrarlı olmasının en önemli gerekçeleriydi.

Müttefik donanmasının ağır bombardımanına karşılık Osmanlı tabyaları başarıyla karşı koymayı sürdürüyordu. Mart ayının ikinci haftasının başında Nusrat (Nusret) mayın gemisi düşman unsurlarına yakalanmadan düşman donanmasının manevra sahasına 26 mayın döşedi. Müttefik güçler sözde en büyük darbeyi taşıyacak saldırıyı 18 Mart’a planladılar. Son teknoloji gemi ve toplardan müteşekkil donanmaya ilişkin hazırlıklar çerçevesinde her askeri adımı atmışlardı fakat bahsi geçen mayınları hesaba katamamışlardı. 18 Mart oldukça şiddetli bir savaş günüydü. Sayıca artan gemiler sahillere yaklaştıkça bombardımana devam ediyor tüm şehir ateş altında kalıyordu. Sahil tabyaları, menziline giren her gemiye ateş açmaya devam ediyor ve karşılığında yara alan o donanımlı gemiler geri çekilmek zorunda kalıyordu. Öğle saatlerinde düşmanın manevra değişikliğiyle birlikte savaş gemileri Nusrat mayın gemisinin döşediği mayınlarla tanışmaya başladı; kimi Boğaz’ın sularına gömülürken kimi ağır yaralar alıyor ve böylece savaşın gidişatı değişiyordu. Düşman filosu Çanakkale’yi denizden geçemeyeceğini anlayarak geri çekilmek zorunda kalıyordu.7

İtilâf Devletleri bu kez karadaki savunmayı kırmak üzere plan yaptı. İngiliz, Fransız ve Anzak tümenleri 25 Nisan’da başlayan çıkarma planına göre savunmayı aşacaklarını ve Boğaz’dan geçeceklerini düşündüler fakat hesaba katmadıkları müthiş bir direnişle geri püskürtüldüler. Denizcilik tarihimizde özel bir yere sahip olan HMS Goliath’ın, Muavenet-i Milliye gemimiz tarafından batırılması işte bu süreçte gerçekleşmiş, bununla beraber başka savaş gemileri de batırılmıştı. Aylarca süren bu başarılı direniş bugün tarihi “Çanakkale Geçilmez” bilincinin ve henüz doğmamış bir devletin ulusu için milli şuurun oluşmasına neden olacaktı.

Görüldüğü üzere İtilâf Devletleri, Çanakkale’de amacına ulaşamadı. Her ne kadar aylar boyunca yabancı basında ve müttefik güçlerin açıklamalarında hep olumlu haberler verilse de dünya bunun böyle olmadığını kısa zamanda görmüştü. 18 Mart’ta hem karada hem denizde gösterilen üstün başarılardan dolayı padişaha gazi unvanı verilmiş ve o gün zafer olarak anılmıştı. O zafer dolu günde, ardından geçen 106 yılda olduğu gibi bugün de 18 Mart’ı zaferle anmak gerektir. Kutlu olsun.

18 Mart Zaferi, çok büyük ve önemli bir zaferdir. Çünkü hem denizde hem karada devam eden direniş düşman güçlerine geçit vermemişti. İşte bu başarı ülkemizin kurucusunun askeri dehası ve canları pahasına savaşan ve kendilerini komutanına adayan askerlerle kazanıldı. Bu başarı neticesinde şehitlerin kanı bu topraklar için savaşma gücü yaratırken, Mustafa Kemal Atatürk Türklere benliğini yeniden kazandıracak devrimlerin lideri oldu. Osmanlı Devleti, 1918 yılında ciddi bir kayıpla Mondros Mütarekesi’ni imzalamak ve Sevr’i kabul etmek zorunda kaldı; büyük bir yenilgiyle emperyalist güçler karşısına çıkan Osmanlı Devleti yıkılmanın arifesindeydi belki ama Türkler yeni devletlerinin liderini Çanakkale’de tanımış oldu. Bu ülkenin tüm toprakları Fransızlar, İngilizler, Ruslar, İtalyanlar, Yunanlar arasında paylaşılmıştı. Çanakkale’de kazandığımız zafer tarihimizin dönüm noktası oldu. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kendi tarihimizi yazdık: Türkiye Cumhuriyeti olarak, doğudan batıya kuzeyden güneye dünyanın her noktasında sömürgeciliği en temel işlerlik olarak gören güçlere karşı dimdik ayakta kalarak Lozan’ı kabul ettirdik. Askeri başarıdan sonra yine Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlatılan devrimler sayesinde hiç olmadığı kadar bağımsız ve milli bir modernlikle birlikte emperyalizme teslim olmamayı öğrendik. 18 Mart tek bir gün değildir; tarihsel anlamı benzersiz olan zaferlerimizin en önemlilerinden birisidir. Büyük bir coşkuyla kutlanmalı, bize bu güzel günü armağan eden kahramanlarımız şükranla anılmalı ve gelecek nesillere coşkuyla aktarılmalıdır.

Kaynakça
1Necdet Hayta, “Ege Adaları Meselesi ve Ege Adalarının Türk Hakimiyetinden Çıkışı”, Osmanlı, Cilt II, Ed. Güler Eren, Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s.532-539.

2Seyfettin Gürsel, “Osmanlı Dış Borçları”, Osmanlı, Cilt III, Ed. Güler Eren, Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s.389-399; Rifat Önsoy, “Muharrem Kararnamesi ve Düyûn-u Umumiye İdaresi”, s.400-414. Faruk Yılmaz; “Sonuçları Açısından Osmanlı Dış Borçları”, s.415-430.

3Kaori Komatsu, “XIX. Yüzyıl Osmanlı-İngiliz Deniz Ticareti Münasebetlerinde “Kabotaj” Meselesi”, Osmanlı, Cilt III, Ed. Güler Eren, Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, ss.371-379.

4Zekeriya Türkmen, “II.Meşrutiyet Döneminden Mütareke Dönemine Geçiş Sürecinde Osmanlı Ordusunu Yeniden Düzenleme Çabaları (1908-1918)”, Osmanlı, Cilt VI, Ed. Güler Eren, Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, ss.695-702.

5Cemalettin Taşkıran, “Mustafa Kemal Paşa’nın Sofya’daki Faaliyetleri”, Osmanlı, Cilt II, Ed. Güler Eren, Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, ss.690-692; Mehmet Önder, “Atatürk, Fransa-Picardie Manevralarında (12 Eylül-12 Ekim 1910)”, ss.693-696; Veysi Akın, “Bir Osmanlı Paşası Olarak Atatürk”, ss.697-700.

6Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri I, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın Nu: 71, ss.3-78.

7Bursalı Mehmed Nihad, Büyük Harpte Çanakkale Zaferi, Çev. Elif Berfin, Yay.Haz. Murat Karataş, Türk Şehitlikleri İmar Vakfı, Elma Basım, İstanbul, 2017, s.35, 37, 39.

 

300 yıllık gerilemeye ‘Dur!’ diyen Deniz Zaferi

Deniz Kurmay Albay (E) Özhan Bakkalbaşıoğlu, Çanakkale’de gerçekleşen şanlı Zafer’e giden yolda 26 mayının Karanlık Liman’a dökülmesini ve stratejik öngörüyü destansı bir anlatımla okuyucuya aktarıyor

1571 İnebahtı Deniz Savaşı, Türklerin Avrupa’daki ilerlemesini durduran bir askeri olaydır. 18 Mart Deniz Zaferi ise batılı emperyalist güçlerin ilerlemesine dur diyen bir savaştır. Türk İmparatorluğu’nun gerileme ve yeniden şahlanışının denizlerden olması aslında bir tesadüf değildir. Denizlere verilen önemin azalması ve donanmanın ihmal edilmesi İmparatorluğun çöküşüne neden olduğu gibi Çanakkale’de binlerce şehit vermemize ve ülkenin genç neslinin de yok olmasına neden olmuştur. Donanmayı ihmal etmemiz kanla alınan eyaletleri nerdeyse savaşmadan terk ettiğimize neden oldu. Ve donanmayı ihmal etmeseydik bu gün sorunlar yaşadığımız Ege’deki adaları da kaybetmezdik. Eğer güçlü bir donanmamız olsaydı emperyalist devletler elini kolunu sallayarak Çanakkale’ye gelemezlerdi.

Bugün üzüntüyle söylemek gerekirse bu büyük zafer artık kutlanmıyor. Nedeni, biz bahriyelilere göre tutarsız. Yabancıların tarihlerinde deniz savaşı olarak tanımlanan, başta Churchill olmak üzere dönemin önemli isimlerinin bile anılarında uzun uzun belirtilen bu zafer bizim tarihimizde denizin derinliklerinde kaldı. Deniz Zaferimizi küçümseme anlayışı karşısında hak elbet yerini bulacak ve bu büyük Deniz Zaferi yine kutlanacaktır.

Öncelikle 18 Mart bir deniz savaşı mıdır bunu açıklamak gerekir. Stratejik hedef Boğaz, deniz geçişidir. Yani bir yerde, savaşın kaderi ve sonucu denizlerde belirlenecektir. Tarafların tüm ateş gücü denizdeki manevra ve hareket serbestisi için kullanılmıştır. Bu nedenle bir deniz savaşıdır. 18 Mart Deniz Zaferi savaşan ülkelerin kaderini değiştirmiştir. Rusya, Yeni Zelanda, Avustralya ve Osmanlı İmparatorluğu’nda ulusal kimlikler ön plana çıkmıştır. Dünyanın en güçlü donanmasına sahip olan İngiltere’nin yenilmezliği son bulmuş ve itibarı zedelenmiştir. En büyük emperyalist ülke olan İngiltere’nin bu deniz savaşında yenilmez donanmasının, önem vermedikleri ve çökmekte olan bir devletin asli unsuru olan Türkler tarafından durdurulabileceği ortaya çıkmıştır. İşte 18 Mart Deniz Zaferi bu nedenlerle çok önemlidir.

“Dur yolcu” diye başlayan şiir mısrası gibi önce durdurulan ve sonra da Cumhuriyet’in ilanına kadar süren 8 yıllık bir savaşın başlangıcıdır. Türk denizcilerinin moralini yükselten ve güven kazandıran bir savaştır. Bu nedenledir ki Karadeniz’de Türk Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında tıpkı Nusret’in 26 mayını gibi tarihi değiştiren bir harekât yapmışlar ve Mustafa Kemal Paşa’nın “Gözüm Sakarya’da kulağım İnebolu’da” diyecek kadar önemli rol oynamışlardır.

Birinci Dünya Harbi’ne giren Osmanlı İmparatorluğu, Çanakkale’nin İngiliz’ler tarafından Ocak 1915 tarihinde ablukaya alınmaya başlanmasından önce harekâtın bu bölgede oluşabileceğini değerlendirerek, 21 Temmuz 1914 tarihinde Müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa tarafından mayın ve tahkimatlarının tamamlanması hazırlığına başlanmıştır. Birleşik Donanma,  şubat ayı başında Limni Ada’sında toplanmasını bitirmiş ve üslenmişti. 3 Kasım 1914’de eskiden olduğu gibi Boğaz’ı geçeceklerine inanarak ilk harekât başlamış fakat şiddetli bir top atışlı direniş olunca işin kolay olmayacağını anlamışlardır.

Bir bayram günü Çanakkale Kalesi bataryalarındaki askerler bayram namazında iken İngiliz Filosu Boğaz’ı geçmiş ve İstanbul’a kadar gelebilmiştir. 108 yıl önce yaşanan bu olayı İngiliz Amirali Duckworth yapmıştır. Sanki aynı şekilde olabileceği kanısı ile müttefikler ilk ciddi geçiş zorlamasının tarihini, 108 yıl önce geçtikleri gün olan 19 Şubat (1914) olarak belirlemişlerdir. İngiltere Amirallik Dairesi, ocak ayında çok tartışmalı toplantılar yapmaktaydı. Bu, Çanakkale’yi denizden geçerek İstanbul’a gitme kararının verilmesi içindi. Asıl amaç çabuk olmak ve Rusya’dan önce İstanbul’a sahip olmak stratejisinin bir sonucudur. Önceleri eğer Türkler Süveyş’te taarruz ederse İngiltere’nin de misilleme olarak Çanakkale’ye taarruz etmesi düşünülmüştür. Daha sonra Admiralty Lordu Amiral Fisher, Hayfa ve İskenderun bölgesine çıkarma yapılmasını Bulgar ve Yunan kuvvetlerinin Trakya’dan yapacağı saldırıyı deniz tarafından desteklemek ve Boğazı zorlamak olarak teklif ettiyseler de kabul görülmemiştir.

Birinci Deniz Lordu Churchill,  ısrarla güçlü donanma ile Boğaz’ı denizden geçmeyi savunmuştur. Admiralty üyesi olan eski Amiral Fisher’ın bile ikazlarını dinlememiştir. Fisher kara harekâtı ile birlikte yapılmasını önermiştir. 13 Ocak 1914’te İngiltere Savaş Meclis’i Churchill’in etkili konuşmaları ile “Admiralty şubat ayı içinde İstanbul başta olmak üzere Gelibolu Yarımadası’nı bombardıman ederek alacaktır” diyerek kararını açıklamıştır. Savaş Bakanı Lord Kitchener, “Denemeye değer buluyor ve etkili olmadığımızı anlarsak bombardımanı keseriz” diyordu. Aslında gerekçeleri Churchill tarafından iyi dikte ettirilmişti. Ona göre Osmanlı’da iki tane cephane üreten yer vardı ve bunların yok edilmesi Türklerin pes etmesini sağlayacaktı. İstanbul’un bombardıman edilmesinin halkın moralini bozulacağı gibi politik ve ekonomik çöküş olacağını da ifade etmiştir. Savaş kabinesinin etkili üç ismi Başbakan Asquith,  Admiralty 1’inci Lordu Churchill ve Savaş Bakanı Kitchener’dir. Ancak en etkili isim Lord Kitchener olup Churchill’i desteklemiştir. Churchill’in Amiral Carden’e, “Çanakkale yalnız donanma ile geçilebilir mi?” sorusuna Amiral Carden 5 Ocak 1915’te, “Çok sayıda gemi ve deniz harekâtı ile geçilebilir” yanıtını vermiştir. Churchill’in desteğini alarak Admiralty’deki amiralleri etkilemiş ve bu kararın alınmasını sağlamıştır. Eski amiral Fisher’in anılarında, “Bahriyenin fikri anonimdir. Kimseye ait değildir. Bay Churchill hepsini kendi tarafına çekmişti, tek karşı koyucu ben kalmıştım,” diyerek aslında bu harekâtın yanlış olduğunu belirtmiştir. 28 Ocak 1915’te Amiral Fisher son toplantıda da karşı olduğunu belirtmiş ve “Kalelere karşı gerçekleştirilen gemi saldırısında akıldan çıkartılmaması gereken şey geminin topu veya personeli vurması gerektiğidir. Kalenin ise gemiyi vurması yeterlidir,” sözü ile de kabul görmeyince istifa etmiştir. Oysa İngiltere gibi güçlü donanmaya sahip bir devletin geçmişten ders almadığı apaçık ortadadır. Amiral Nelson’un “İstihkâmlara taarruz eden gemi delidir” sözü ve Kırım Savaşı’nda Sivastopol ile Port Arthur istihkâmlarındaki başarısızlığı göz ardı etmişlerdir.

Çanakkale Boğazı’nı geçme planını yaparken düşündükleri harpten önce Osmanlı’da bulunan İngiliz danışmanlar, hem Boğaz tahkimatı hakkında hem de Türk askerinin eğitimini ve top tahkimatlarının cephane durumunu biliyorlardı. Zaten Türkler bombardımanı görünce çözüleceklerdi. Hatta İngiltere’nin Çanakkale Konsolosu’nun gemilere kılavuz edecek olması da bir şanstı.  Evet, genel kanı buydu,  zaten Balkan Savaşı’ndaki hezimet bunu göstermekteydi.

Müttefiklerin harekât planına göre önce Boğaz ağzındaki Türk bataryaları test edilecek ve uygun olduğunda imha edilecekti.  Daha sonra Boğaz içi tahkimatları imha olacak ve Nara Burnu’nun iki tarafındaki bataryalar imha edilerek mayın mânialarını tarama gemileri ile 800 metrelik bir kanal açarak Marmara’ya gireceklerdi. Hatta İstanbul’a varış tarihinin 20 Mart olduğunu da gemilere yaymışlardı. Bunun için ilki 3 Kasım 1914 olmak üzere 25, 26, 27 Şubat ve 1 Mart’ta toplam 6 defa Boğaz’a girme teşebbüsünde bulundular. Ama esas amaç kıyılardaki top bataryalarını imha etmekti.

Türk savunması 14 sabit, 7 hareketli top bataryalarından ibretti. Boğaz’da da 11 hat üzerinde 403 mayın dökülmüştü. Toplam 230 topun sadece 82 tanesinin menzili gemilere ulaşabiliyordu. Müttefik kuvvetler ise toplam 250 uzun menzilli topların bulunduğu 12 muharebe gemisi, 3 muharebe kruvazörü, 3 hafif kruvazör, 16 muhrip, 6 denizaltı gemisi, 12 mayın tarama gemisi, 4 uçak; Fransa ise 4 muharebe gemisi ile destek veriyordu. Yapılan 6 hücum ile Boğaz önü tahkikatlar imha olmuştur. Mayın gemilerinde çalışan sivil personelin tehlikeli olan tarama harekâtına çıkmakta imtina etmesi nedeniyle mayın tarama sağlıklı olarak yapılamamıştır. Kesin tespitler uçak raporları ile teyit edilmekteydi. Çanakkale’de birleşik filoyu Ege’de karşılayacak donanmadan yoksun olmamız onların rahatça Boğaz önüne gelmelerine neden olmuştur. Denize çıkamayan gemilerin bazı topları sökülerek kara bataryası olarak kullanılmıştır. Bu bataryalar özellikle Baykuş ve Dardanos deniz bataryaları çok isabetli atışlar yapmışlardır. Bu gemilerdeki sökülen toplarla kurulan bataryalar; Mesudiye ve Muin-i Zafer, Baykuş-Barbaros/Soğandere, Berki Satvet/Akyarlar, Asarı Tevfik/Dardanos bataryalarıdır.  Ayrıca Mesudiye zırhlısı sabit batarya olarak Çanakkale/Sarısığlar Koyu’nda demirlenmiştir. Barbaros ve Turgut Reis zırhlıları da endirekt atışlar yaparak destek sağlamışlardır. Burada bir noktayı açıklama gereği var. Eğer İngiltere’ye sipariş verilen ve fakat Birinci Dünya Savaşı başında el konulan 2 muharebe gemisi alınsaydı, Osmanlı’nın satın aldığı Yavuz muharebe gemisi ve Midilli kruvazörü ile birlikte güçlenen Türk Donanması,  denizlere açılır ve Birleşik Filo’yu çok daha erken karşılayabilir,  Çanakkale Savaşı da yaşanmaya bilirdi.

Nusret mayın gemimiz 7/8 Mart gecesi tarih değiştirecek bir harekâtla son kalan 26 mayını Karanlık Liman (Erenköy)’a döktü. Nusret’in Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey ve Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Nazmi Bey’le Poyraz/Lodos hattı üzerine ve 2 mil uzunluğunda düz bir hatta elde kalan son 26 mayını gece yarısı refakatsiz ve korunmasız olarak döktü. Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey ve Nazmi Bey savaşın tüm gidişatını değiştiren bu harekâtı dünyanın en güçlü donanmasına karşı Çanakkale’de küçük bir gemi ile başardı. Onun bu kahramanlığını simgeleştiren bir anıtımız maalesef yok.

Mayınlar Boğaz’ın bu bölgesine neden döküldü?
Çanakkale Deniz Savaşı’nın en önemli noktası budur. 2 Ocak 1915 tarihinde Mesudiye muharabe gemisinden 3 adet 150/45 mm çapındaki toplar sökülerek Karanlık Liman’ı net bir şekilde gören karşı kıyıda Baykuş Tepe’ye yerleştirildi. Top personeli tamamen Mesudiye gemisinin topçu personeli olup 3 subay, 81 erbaş ve erden oluşmuştu. Komutanları Deniz Binbaşı Hasan Bey ve Deniz Üsteğmen Mehmet Kemal Efendi ve Mayın Grup Komutanı Deniz Yüzbaşı Nazmi Efendi, müttefik gemilerin Karanlık Koy’u kullanarak manevra yaptıklarını tespit etmişlerdir. Nazmi Bey, Çanakkale Müstahkem Komutanı Cevat Paşa ile birlikte 7 Mart günü mayın dökülecek yerler hakkında görüştüler. Karanlık Liman’da akıntının daha az olması nedeniyle gemilerin dönüş ve manevralarını daha rahat yaptıkları teyit edilerek karar verildi. Yüzbaşı Nazmi Bey, kalp krizi geçiren ve yatakta yatan gemi komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’e durumu anlatmış ve tek gemi olan Nusret gemisinin bu görevi yapmasını söylemiş; bunun üzerine gemi komutanı yatağından kalkarak o gece beraber planladıkları hat üzerine 80 kilo şarjlı mayınları 100 metre aralıklarla 4,5 metre derinliğe dökmüşlerdir. Bu mayınlar Almanya’dan 2 Mart günü Çanakkale’ye gelmiştir. Aslında mayınlar ilk olarak 4 Ağustos tarihinde Selanik gemisi ile Havuzlar/ Kepez hattına döşenmiştir. Sonraki mayınlar Selanik, İntibah, Sivrihisar ve 3 Eylül 1914’te Çanakkale’ye gelen Nusret tarafından dökülmüştür. Sonra, bölgede sadece Nusret gemisi faaliyet göstermiştir.

18 Mart sabahı müttefik donanma 18 gemi ile 3 hat üzerinden Boğaz’a giriş yapacak şekilde tertiplendi.  Mayınların temiz raporu keşif uçağı tarafından verildi. Saat 10.00’da önde tarama gemileri olmak üzere 4’er gemilik borda (yan yana) hattında birbirlerini takip edecek şekilde giriş yapıldı. Boğaz önü tahkikatlar daha önceden imha olduğu için rahatça ilerleyen filo saat 11.15’te Queen Elizabeth muharebe gemisi tarafından ilk salvo atışa başladı. 50 dakika süren bombardımandan sonra Agememnon ve Inflexible gemileri isabet aldı. Bunun üzerine 2’nci hat gemileri ileriye çıktı. Bu değişim için yapılan manevralar Karanlık Liman metalinde yapıldığından hem kara topçusunun menziline girmelerine hem de mayın mânialarına düşmelerine neden oldu. İkinci hattan sonra 3’üncü hattın da yer değiştirmesi Karanlık Liman’ı gemiler için bir avlanma sahasına dönüştürdü. Saat 13.55’te Mesudiye /Baykuş deniz bataryalarından aldığı en az 6 isabetle ve Hamidiye bataryasından aldığı isabetle Fransız Bouvet gemisinin dümen donanımı devre dışı kaldı, köprü üstünde yangın çıktı, baştaki ana batarya topu kullanılamaz hale geldi ve gemi mayına çarparak 2 dakika içinde 600 personeli ile battı. Saat 14.30’da Inflexible aldığı isabetlerden kurtulmak için Karanlık Koy’a doğru manevra yaptı, ağır isabetler aldı, personel tahliye oldu, gemi vuruş ve duruş gücünü kaybetti ve zorlukla Boğaz’ı terk etti. Irresistable gemisi top bataryalarının ağır ateşine maruz kaldı, zırhlı delindi işaret köprüsü hasar gördü, gemi yanmaya başladı ve kontrolü kaybeden gemi manevra yaparken mayına çarptı. Baş tarafı sulara gömüldü, 40’a yakın asker öldü ve akşama doğru battı. Irresistable’ın yardımına Ocean zırhlısı gitti. Ocean zırhlısına ateş eden Mecidiye bataryası top vinci atışlar neticesinde parçalanmıştı ancak bir mucize gerçekleşti. Seyit Ali adında bir kahraman 215 kg ağırlığındaki mermiyi tek başına taşıyarak namluya sürmeyi başardı. Yapılan atış Ocean zırhlısının dümen donanımına isabet etti. Gemi yan yattı ve idare edilmekte zorlanarak Karanlık Liman’a bir hayli yaklaştı ve mayına çarparak battı. Gaulois zırhlısı su hattının altından tehlikeli top mermi yarası aldı.  Birçok isabet alınca gemi yan yattı ve Dublin muhribi refakatinde Boğaz’dan çıktı, batmamak için Tavşan Ada’sında karaya oturdu. Suffren zırhlısı ağır isabet alarak muharebeyi kesmek zorunda kaldı, Queen Elizabeth bile isabet aldı. Görüldüğü gibi karada üslenmiş deniz topçuları ile kara bataryalarının müşterek atış birleştirmesi sonucunda gemiler manevra için Karanlık Koy’a yönelince mayın silahının içine düştüler. Burada dikkat edilecek en önemli nokta, kısıtlı cephanesi olan deniz ve kara bataryaları, az ama isabetli atışlar yaparak Birleşik Filo’yu tabiri caizse abandone ettiler. Komuta kontrol kaybedildi, her isabet alan gemi kendisini kurtarmaya çalıştı, bu ise nizamın bozulmasına ve mayın mânialarına düşmesine neden oldu. Bataryalardaki askerlerimizin gökyüzünün mermiden görülmediği şiddetli bombardıman altında sıhhatli atışlar yaparak hedeflerini vurması ayrıca düşünülmelidir. Sonuçta tam 2 saat içinde 3 muharebe gemisinin batması (Bouvet, Irresistable, Ocean), 3’ünün de (Infexible, Suffren, Gaulois) ağır hasar alması sonunda saat 19.00’da müttefik donanma icraata başladı. 8,5 saat süren bu harekâtın kaderini, dökülen bu 26 mayın belirlemiştir. Bir büyük donanma 2 saatte nerdeyse yok olma durumuna gelmiştir. Çanakkale, Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa 18 Mart gecesi gururla şunları söylemiştir, “GİTTİLER, GEÇEMEDİLER, GEÇEMEYECEKLER”.  İşte 18 Mart Deniz Zafer’inin özeti budur. İngiltere’nin resmi harp tarihi kitabı olan “Harekâtı Bahriye”de” Boğaz’ı donanma ile zorlayıp geçebilmek için yapılan bu muazzam teşebbüs işte bu MÜTHİŞ YENİLGİ sözü ile olabilecek bir surette nihayet buldu. Böylece Birleşik Filo bir gün içinde gemilerinin 1/3’ünü kaybetti.

Mesudiye zırhlısından sökülen toplarla kurulan Baykuş bataryasının komutanı Binbaşı Hasan Bey anılarında özetle şöyle diyor, “8,200 metre mesafedeki Irresistable gemisine saat 11.45’te ilk atışı yaptık. Yakınına düşen mermiler nedeniyle geri manevra ile korunuyordu. 6,800 metrede atışlar gemi üzerinde yoğunlaştı. Bataryamız da isabetler aldı. Saat 14.30’da 6,400 metreden Bouvet isabet aldı, daha sonra infilak ederek battı. Ocean gemisi de aynı akıbete uğradı. Irresistable gemisine 14 mermi isabet ettirdik. Bu savaşta 114 mermi kullanıldı…”

Deniz topçusunun menzil ve irtifa ayarları kara topçusundan farklı olduğundan daha tesirli isabetler sağlanmıştır. Birleşik Filo Komuta Heyeti, Boğaz’ı geçeceklerinden o kadar emindi ki Amiral Carden havaların güzel gittiği takdirde 14 gün sonra İstanbul’da olacağını söylemişti.

10 Mart’ta mayın taraması için gönderilen 8 gemiden 4’ü Türk bataryalarından top atışını görünce geriye döndüler ve taramayı iptal ettiler. Bunun üzerine Amiral Keyes acı itirafta bulunuyordu,” …Mayın tarayıcılar üzerlerine ateş açılır açılmaz savuşup gittiler… Bu gemilere gereken bütün imkânlar verildi… Bu mayınlar kesinlikle temizlenmeliydi. Ancak biz ne yapıyorduk?  Uzaktan elimizi uzatıyor Türk’ler ‘BÖÖ’ der demez tabana kuvvet kaçıyorduk.” Churchill de aynı olaydan sıkıntılıydı, “Mayın toplama işi tekne ve insan kaybı ne olursa olsun kesinlikle ve en kısa sürede yapılmalıdır. Türklerin cephane durumlarının iyi olmadığını haber aldık.”

Tüm bunların sonucunda 18 Mart’ta yapılan savaş artık bir deniz savaşı haline girmiştir. Deniz savaşı mutlaka gemiler arasında olmaz. Deniz silahları arasında mayın silahı tehlikeli ve gizli bir silahtır. Gerektiği zaman bir gemiden bile önemlidir. Nitekim bir muharebe gemisindeki bir can kurtarma teknesinin maliyetine eşit olan bu silah 40 bin tonluk bir gemiyi yok edebiliyor. Yeter ki o silah en iyi yerde kullanılsın. 7/8 Mart gecesi tam da bu yapılmıştır. Bu nedenle Nusret Gemisi Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey ve Mayın Manya Grup Komutanı Yüzbaşı Nazmi Bey’i bir defa daha şükranla anmamız gerekli. Churchill anılarında, “Birinci Dünya Harbi’nde bu kadar insanın ölmesine, harbin ağır masraflara mâl olmasına, denizlerde 5 bin tane ticaret ve harp gemisinin batmasına başlıca neden Türkler tarafından bir gece önce atılan ve incecik bir çelik halat ucunda sallanan 26 adet mayındır,”  demiştir. Tüm bu analizden sonra şimdi daha iyi anlayabiliriz, İngiltere’nin bize dayattığı Sevr Anlaşması’nın ağırlığını…

Türkler karşısında her iki dünya savaşında da askeri ve siyasi alanda bize karşı başarılı olamayan Churchill daha da ileri giderek anılarında şunları söylemiştir, “Kendilerini Fransa, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey İtalya topraklarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleri ile değil, 18 Mart sabahı Çanakkale’nin kuvvetli akıntısı altında, ağırlıklarına bağlı bulundukları tel halatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup gitti.”

Bu büyük zafer 5 subay ve 80 erbaş ve erimizin şehit olması ile kazanılmıştır.

Bu zafer emperyalist güçlere dur diyen ve yeniden şahlanışın denizlerden başladığını gösteren bir savaştır. Anafartalar, Conkbayırı gibi savaş meydanlarında savaşan askerlerimize moral olmuştur, yeni bir ruh sağlamıştır. Daha bir sene önce Balkan Harbi’nde komutanlarının emrini dinlemeyip kaçan ordunun bu askerleri, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Size taarruz etmeyi değil ölmeyi emrediyorum” emrini aldığında öleceklerini kesin bilmelerine rağmen ileri atılmışlar ve düşmanı durdurmuşlardır. İşte bu ruh ve moral 18 Mart Deniz Zafer’inin bir sonucudur. Nasıl ki Haçlılar 1571’de İnebahtı mağlubiyetinde, “Artık Türklerin de yenilebildiğini gördük” demişlerse, 344 yıl sonrada Türkleri artık “durdurabiliyoruz ” dedikleri bir savaştır.

İyi yönetildiği takdirde Türk askerinin neler yapacağının görüldüğü bir savaştır. Ölüm kalım savaşıdır. Türklerin yetişmiş, eğitilmiş evlatlarının şehit olduğu ama Boğaz sırtlarına “Dur yolcu” yazısını yazdıran, sömürgecilere dur diyen bir savaşın, Kurtuluş Savaşı’nın bir başlangıcıdır.

18 Mart Deniz Zafer’inin sonuçları askeri, ekonomik, sosyal, siyasi boyutlarda etkisini göstermiştir. Başta İstanbul olmak üzere halk büyük coşku ile bu zaferi kutlamış ve moral kazanmıştır.

İstanbul’da Fransızca sokak isimleri değiştirilmiş, yabancı tabelalar, afişler kaldırılmıştır. Yabancı şirketlere Türklerin memur olarak alınmaları sağlanmıştır. Daha da önemlisi halk moral kazanmış ve kendine olan güveni artmıştır. Çanakkale gazisi subay ve askerler, o ruh ve güvenle bir liderin, Mustafa Kemal Paşa’nın emrine girmişlerdir. Çanakkale’yi zorlayan düşmanın imkân ve kabiliyetleri ile ‘‘Anadolu Sevdası’’na düşen Yunan Ordularının moral ve güvenine karşılık 18 Mart ve Çanakkale ruhu, iki ordunun arasındaki ruh hali eşitsizliğini yok edebilmiştir. Bu ruh halini ve morali 26 mayını döken Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey ile Nazmi Bey’e ve 18 Mart Deniz Zaferi’ne borçluyuz.

Çanakkale 18 Mart Deniz ve Kara Savaşları’nı birlikte değerlendirdiğimizde şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

• Türk Ordusu moral kazanmış ve düşmanlarını yenebileceğine olan güveni artmıştır.

• Kurtuluş Savaşımız bu temel üzerinden başarılmıştır.

• Ulusal kimliklerin yeniden ortaya çıkmasına neden olmuş ve İngiltere’nin Avustralya, Yeni Zelanda gibi uluslara olan mutlak hâkimiyeti sona ermiştir.

• Savaşın Türkler tarafından centilmenlik yönünde olduğu özellikle gösterilmiş ve Yeni Zelanda, Avustralya askerleri arasında hem savaşta hem de savaş sonunda askerlerin torunlarına kadar devam eden bir dostluk kurulmuştur.

• Savaş iki yıl daha uzamış Rus Çarlığı, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları dağılmış yeni sosyal rejimler ve uluslar ortaya çıkmıştır.

• Türkiye açısından denizlere ve donanmaya önem verilmesi ön plana çıkmış, denizlere hâkim ve güçlü donanma olmadıkça yok olmanın kaçınılmaz olduğu ortaya çıkmıştır.

• Bu amaçla Türkiye Cumhuriyeti’nde Atatürk önderliğinde yeni ve güçlü bir donanma kurulmuştur.

Bu bağlamda Cumhuriyet Donanması, Mavi Vatan sularında güvenle dolaşmakta ve ana vatanını tekrar böyle savaşlar yaşanmaması için uzaktan savunacak bir düzeye gelmiştir. Tekrar söylemekten yorulmayacağım tüm bu gelişmeler bir avuç bahriyelinin özverisi ve gayreti ile olmuştur. Bu Zafer, bizim tarihimiz kadar dünya tarihinde de saygı ile anılmaktadır.

Tüm bunlar 26 mayının Karanlık Liman’a dökülmesi ile olmuştur.

Unutmayalım ki yeri geldiğinde bir piyade tüfeğiyle bile savaşın kaderini değiştirebilirsiniz. Önemli olan harp silahlarının nasıl kullanacağını bilmektir.

Boğaz harekâtı bir risk harekâtı olmuştur. Düşmanı küçümseme, ‘‘Nasılsa Türk’ler dağılır’’ kibirliliği ile sahanın tamamen mayınlardan temizlenmemesi, keşif ve istihbarat bilgilerinin eksikliği ve sonuçta hırs bu savaşın kaybedilmesinde en önemli unsurlardır. Unutmayalım, en az hata yapan savaşı kazanır.

Bu büyük deniz savaşı ulusumuza kutlu olsun. Zaman içinde yine eskisi gibi bağımsız olarak kutlanacağına inancım var. Bu vesile ile başta 18 Mart deniz şehitlerimiz olmak üzere bu vatan için hayatlarını kaybeden şehitlerimizi ve gazilerimizi minnet ve şükranla anıyorum. Onların sayesinde bugün bu güzel vatanda yaşıyoruz, ışıklar içinde uyusunlar.

Kaynakça
George H. Cassar, Çanakkale ve Fransız’lar

Alan Moorehead, Gallipoli

Şemsettin Bargut, Birinci Dünya Harbinde ve Kurtuluş Savaşında Türk Deniz Harekâtı.

Dz. Kur. Alb. (E) Emin Yakıtal, Harp Tarihi Notları

Saim Besbelli, Çanakkale’de Türk Bahriyesi         

Fikret Günesen, Çanakkale Savaşları     

Çanakkale Deniz Savaşları, Dzkk Basımevi   

1 Ağustos 1930 tarihli “La Revue de Paris” dergisi

Y. Erol Mütercimler, Destanlaşan Gemiler,  Kastaş

 

Emperyalizmin ilk ve en büyük yenilgisi: Çanakkale

Tuğgeneral (E) Dr. Cihangir Dumanlı, Almanya ile yapılan gizli anlaşma neticesinde orduları Çanakkale’de Alman Ordu Komutanı’nın yanlış sevk ve idaresine teslim edilen Osmanlı’nın, Mustafa Kemal’in komutanlık yeteneği ile savaşı kazanışını kaleme aldı

Gerek bizim tarihimizde gerekse dünya harp tarihinde önemli yeri olan, Birinci Dünya Savaşı’nın kaderini değiştiren Çanakkale Zaferi’nin 106’ncı yılını kutluyoruz.

Çanakkale Savaşı’nın tarihteki diğer savaşlardan ayıran özellikleri vardır:

Bu savaşta sayıca ve teknolojik olarak Akdeniz’de o zamana kadarki tarihin en büyük ve güçlü donanması kullanılmıştır.

İlk kez büyük çaplı bir amfibi harekât icra edilmiştir (1944 Normandiya Harekâtı da büyük olmakla birlikte Çanakkale’den 29 yıl sonradır).

Dar alanda yaklaşık bir milyon askerin dokuz ay çatıştığı kara harekâtı safhası tarihin en yoğun muharebelerinden birisidir.

Çanakkale; Boğazı kolayca geçebileceklerini uman,  Türk Ordusu’nu çok küçük gören emperyalist devletlere vurulmuş ilk ve en büyük tokattır. Ulusal bir diriliştir. Kurtuluş Savaşımızın ön sözü niteliğindedir.

Bizim tarihimiz acısından bu savaşın en büyük kazancı Mustafa Kemal Atatürk’ün burada haklı bir ün kazanarak tarih sahnesine çıkmasıdır.

Çanakkale’ye nasıl gelindi?
20’nci yüzyılın başlarında dünyanın yüzde 85’ini sömürge haline getiren emperyalist devletler Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve kendi aralarında paylaşmak üzere birinci paylaşım savaşını başlattılar.

Savaşın iki tarafı vardı:

İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan İtilâf Devletleri

Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan oluşan İttifak Devletleri.

Almanya ilk hedefi olan Paris’i planladığı zamanda ele geçiremeyince savaş batı cephesinde Paris’in doğusunda Marn Nehri’nde statik hale geldi. Bu sırada seferberliğini tamamlayan Rusya, doğudan Alman ordularına taarruza başladı Almanya planladığının aksine iki cephe arasında kaldı. Almanya’nın yenileceği belli olmuştu. Osmanlı İmparatorluğu bundan sonra Almanya’nın yanında savaşa girdi. 2 Ağustos 1914’de Almanya ile yapılan gizli anlaşmaya göre Osmanlı orduları Alman komutanlarının emrine verildi. Çanakkale’nin savunulmasından sorumlu 5’inci Ordu Komutanı Liman Von Sanders’ti.

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk cephesi 3’üncü Ordu’nun erimesi ile sonuçlanan Sarıkamış cephesi idi Sarıkamış harekâtının sonlarında (Aralık 1914) Rus Çarı II. Aleksander, Rus Ordusu’nun kuşatılma tehlikesi üzerine paniğe kapılarak İngiltere’den “Osmanlı Ordusu’nun dikkatini başka bir yere çekecek bir gösteri yapılmasını” talep etmiştir.

Rusya’nın talebi ve Avrupa’da tıkanan savaşa hareketlilik kazandırma ihtiyacı İngiltere’de Çanakkale Boğazı’nı zorlama fikrini doğurmuştur.

Çanakkale geçildiği takdirde:

1. Rusya’ya yardım götürülecek ve Rus Ordusu’nun Doğu Avrupa cephesinde Almanları sıkıştırması sağlanacak,

2. İtilâf ordularının ihtiyacı olan 350 ton Rus buğdayının Avrupa’ya ihracı mümkün olacak,

3. İstanbul işgal edilerek üçlü ittifakın en zayıf halkası olan Osmanlı İmparatorluğu savaş dışı bırakılacak ve paylaşma anlaşmaları uygulanacak,

4. Süveyş cephesinde İngiliz ordusu karşısındaki Osmanlı baskısı azalacaktı.

Kuvvetler ve planlar
Bu maksatlarla 54 gemiden oluşan o zamana kadarki en büyük donanma Çanakkale’nin karşısında Limni Adası’nda toplanmıştır. Donanma’da ağır topları bulunan zamanın en modern zırhlı gemileri (drednot), denizaltılar ve uçak gemileri bulunmakta idi.

Osmanlı Ordusu, Boğazın girişine uzun menzilli ağır topları yerleştirmiş, dar yerine (geçit: narrow) ise daha kısa menzilli ve seri ateşli topları mevzilendirmiş, ayrıca buraya 350 mayından oluşan on mayın hattı döşemişti. Asıl savunma Boğazın dar yerinde (geçitte) kabul edilecekti. Ayrıca Nusret Mayın Gemisi 7/8 Mart gecesi Erenköy Koyu’ndaki Karanlık Liman’a gizlice 26 mayın döşemişti.

İtilâf Donanması’nın 276 topuna karşı Türk Ordusu’nun 78 topu vardı. Donanma toplarının teknolojik düzeyleri ve ateş süratleri yüksek, cephaneleri boldu. Buna karşılık Türk bataryalarındaki toplar eski, Alman malı ve cephane (özellikle zırh delici mermi) kısıtlı idi. Türk topçusu bu zafiyeti üstün disiplin ve eğitim düzeyi ile kapatıyordu.

İtilâf Donanması’nın Boğazı geçme planı dört safhalıydı. İlk safhada girişteki ağır bataryalar susturulacak, ikinci safhada geçitteki mayınlar temizlenecek, bilahare geçitteki topçu bataryaları susturulacak ve Boğazdan geçilecekti. Osmanlı Ordusu’nu çok zayıf görüyorlar ve kısa sürede İstanbul önlerine girecekleri düşünüyorlardı.

İlk aşama 19 ve 25 Şubat’ta giriş bataryalarının susturulmasıyla tamamlandı.

Bu tarihten 18 Mart’a kadarki bir ay içerisinde mayın tarama faaliyeti başladı.  Yedi mayın tarama gemisi, kıyı topçusu tarafından imha edildi. Geçitteki iki mayın hattından gedik açılmıştı fakat Nusret’in Karanlık Liman’a döktüğü 26 mayından haberleri yoktu.

18 Mart’ta ne oldu?
>Asıl taarruz 18 Mart 1915 günü 16 muhriple yapıldı. Birinci kademede dört İngiliz (Queen Elisabeth, Agamemnon, Lord Nelson, Inflexible), ikinci kademede dört Fransız zırhlısı (Charlemagne, Suffren, Gaulois, Bouvet), üçüncü kademede sekiz İngiliz zırhlısı taarruz edecekti. Dıştaki gemiler sahil bataryalarını baskı altında tutarken içerdeki gemiler ilerleyeceklerdi.

Taarruz saat 10.00’da başladı. Uzun menzilli ve seri ateşli gemi topları sahil bataryalarımızı yoğun ateş altına aldı. İsabet alan Çanakkale kentinde yangın çıktı.

Türk topçusu menzil yetersizliği nedeniyle gemiler menzile girene kadar sessiz kaldı. Ancak gemiler Boğazın dar yerine (geçite) girince yoğun ve isabetli karşı ateşe başladılar ve muharebenin seyrini değiştirdiler.

Modern gemiler tek tek vuruluyor veya mayına çarpıyordu.

İlk kademedeki Inflexible ve Agamemnon zırhlıları Boğazın sularına gömülmüştü. Yaralanan İngiliz Irresistable gemisi dönüşte mayına çarparak alabora oldu ve kaderine terk edildi. Ocean gemisi yara aldı, geri dönerken mayına çarptı ve battı. 12.00’da Amiral De Robeck üçüncü kademedeki İngiliz gemilerini ileriye yanaştırdı. Plân gereği veya yaralandığı için geriye dönen gemiler Nusret’in döktüğü mayınlara çarpıyorlardı.

Saat 17.00’a kadar süren yoğun çatışmada İtilâf Donanması’ndan üç zırhlı (Bouvet, Irresistable, Ocean) battı.  Dört zırhlı da (Inflxible, Gaulois, Suffren, Agamemnon) ağır yaralı olarak muharebe dışı kaldı. Nusret’in Karanlık Liman’a döktüğü ve İtilâf Donanması’nın keşfedemediği mayınlar düşman için büyük sürpriz olmuştu. İngiliz Denizcilik Bakanı Churchill anılarında, “Bugün dünya denizlerinde görev yapmakta olan beş bini aşkın savaş gemisinden hiçbiri Nusret ve onun döktüğü mayınlar kadar harbin gidişine ve düşmanın geleceğine etkili olarak bir başarı göstermemiştir,” diyecektir.

Donanmasının yarısını kaybeden Amiral De Robeck 17.00’da yenilgiyi kabul ederek çekilmeye karar verdi. En büyük ve mağrur Donanma beklemediği bir yenilgi almıştı. Bu aynı zamanda emperyalizmin bir yarı-sömürge devletin ordusu karşısında aldığı ilk ve en büyük yenilgi (dolayısı ile prestij kaybı); bizim için büyük bir zaferdi. İstanbul işgalden kurtulmuştu.   

Bugünkü muharebede İtilâf Donanması yedi gemi ile birlikte 800 ölü vermişti. Türklerin kaybı ise 89 şehit, 74 yaralı idi ve ayrıca sekiz top ağır hasar görmüştü.

18 Mart Zaferi’nin en önemli sonucu Boğazın sadece deniz kuvveti ile geçilemeyeceğinin anlaşılması olmuştur. Bunun üzerine 80 bin kişilik bir kara ordusu ile Gelibolu Yarımadası’nı işgal ederek Türk topçusunu imha etmeyi, bilahare mayınları temizleyerek emniyetli bir şekilde Boğaz’dan geçmeyi öngören plan uygulanmıştır.

25 Nisan 1915’teki çıkarma ile başlayan, Ocak 1916’da yarımadanın boşaltması ile sonuçlanan bu safhada iki taraftan bir milyona yakın askerin savaştığı tarihin en kanlı muharebeleri yaşanmıştır.

Çanakkale, kara harekâtında mağrur düşman Alman Ordu Komutanı’nın yanlış sevk idaresine rağmen bu kez Mustafa Kemal’in komutanlık yeteneğine, sarsılmaz azmine ve Mehmetçiğin büyük kahramanlığına çatarak yine başarısız olacak ve çekilecektir.

 

1915’ten günümüze Çanakkale’nin kültürel algısı

Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı Av. Hüseyin Özbek’in MarineDeal News’e özel kaleme aldığı makalesinde günümüzde milli bilinci yok etme amaçlı girişimlere yaptığı vurgu dikkat çekici, “…işgalciler Çanakkale’yi teşrifleriyle onurlandıran modern çağın Agamennonları, Aşilleri, Odesiyusları olarak kutsanmakta, Mehmetlere de ve değerli konukların oda servisi hizmetçisi rolü verilmektedir!”

Birinci Dünya Savaşı’nda Türk Ordusu değişik cephelerde 4 yıl boyunca durmaksızın savaştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun birbirinden binlerce kilometre uzak bölgelerinde Mehmetler ölümüne vuruştular. Günümüzde Polonya ile Ukrayna arasında pay edilen Galiçya’dan Yemen’e, Basra’dan, Sina’ya, Arap çöllerinden Kafkaslara, Bağdat’tan Çanakkale’ye, Kut’tan Filistin’e, imparatorluğun uzak yakın coğrafyalarında Mehmetlerin ayak basmadığı, kanını dökmediği yer kalmadı desek abartı olmaz.

İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusya’sının başını çektiği bağlaşıklar, Şark meselesini (Doğu Sorunu) halletme konusunda anlaşmışlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun enerji ve doğal kaynaklar yönünden zengin coğrafyası paylaşılacak, yüzyıllardır hayâllerini süsleyen bu enerji denizi batılı efendilerin olacaktı. Daha iki yıl önce Balkan devletlerinin önünde perişan olan, bir çırpıda bütün Rumeli’yi elinden çıkaran (1912 Balkan Savaşı) Türklerin, emperyal devletlere karşı koyması düşünülemezdi!

Osmanlı’nın siyasi sınırları içinde sayılsa bile hükmünün epeydir geçmediği Basra fiilen İngilizlerin elindeydi. Irak coğrafyasının kilidi Basra’dan yukarıya, Mezopotamya’ya yayılma hakkı elbette İngilizlerin hakkıydı! Yine, Suriye, Lübnan dışındaki petrol zengini Arap coğrafyası da İngilizlerin olacaktı. Hindistan yolunun güvenliğini pekiştirmenin yanında el koyacağı yeni sömürgelerle Birleşik Krallık ekonomik ve coğrafi olarak daha da büyüyecek, karaların ve denizlerin efendisi gücüne güç katacaktı!

Fransa, Kuzey Afrika sömürgelerine Lübnan ve Suriye’yi eklemenin yanında, Urfa-Antep-Maraş’tan Adana’ya uzanan geniş bir nüfuz bölgesi edinecekti. Kara Avrupa’sının yeni gücü Almanya karşısında piyade ihtiyacı Ruslardan karşılanacaktı. Türk Boğazları ve İstanbul’un anahtarı teklifi Rusları ikna için yeterli olacaktır.

Birinci Paylaşım Savaşı’nın galip tarafının ödülü olacak Osmanlı İmparatorluğu’nun kopacak büyük hengamenin dışında kalması olanaksızdı. Bağlaşıkların kalemini çoktan kırdıkları Osmanlı İmparatorluğu için Almanya, Avusturya-Macaristan bloğunda yer almak bir zorunluluk olacaktır. İşin tuhafı, 1. Dünya savaşındaki zorunlu müttefikimiz Almanya’nın da gizli ajandasında Osmanlı mülkünü sahiplenmek vardır!

İttihat ve Terakki iktidarı, Birinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin daha yakından duyulmaya başladığı günlerde, 9 Eylül 1914 tarihinde aldığı bir kararla, 1 Ekim 1914’ten geçerli olmak üzere adli ve iktisadi kapitülasyonları kaldırdığını yabancı devletlerin büyükelçiliklerine bildirir. Bu karara karşı en şiddetli tepki, 2 aya varmadan yanında savaşa gireceğimiz Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Baron Von Wangenheim’dan gelecektir. Hatta o dönemde Almanya’nın hasmı olan devletlerin büyükelçileri ile bir araya gelerek Osmanlı Hükümeti üzerinde baskı kurarak bu kararın geri alınması için çaba gösterecektir!

Kısacası, emperyalistlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun infazına karar verdiği bir dönemde savaş dışında kalma olanağı varken, İttihat ve Terakki iktidarının bir çılgınlığı yüzünden savaşa sürüklendiğimiz iddiasının gerçek olmadığı, sonradan ortaya çıkan gizli anlaşmalar ve belgelerle kanıtlanmıştır.  “Akacak kan damarda durmaz” atasözü tam da bu durumu tarif etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu da kaderinden kaçamayacak, kendisini parçalanıp yok olmaya götürecek büyük paylaşım savaşının içinde bulacaktır.

Kasım 1914’den itibaren Osmanlı imparatorluğu artık savaşın içindedir. Demir ve karayollarının hemen hiç olmadığı, lojistik zafiyetlerin yaşandığı,  yeterli donanımdan, yeterli silah ve cephaneden yoksun, çok geniş bir coğrafyada ölüm kalım savaşı verilmektedir.

Bağlaşıkların stratejisi, savaşma enerjisi ve kapasitesi olmayan Türkleri bir an önce saf dışı ederek rahatlamak ve bütün güçleriyle Almanya üzerine çullanmaktır. Bunun için en kestirme yol, Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Marmara üzerinden İstanbul’a ulaşmaktır. Çanakkale Boğazı’nın iki yakasındaki Türk toplarını susturup tahkimatı dağıtmakta çok zorlanmayacaklarını düşünmektedirler.  Yenilmez armadalarına karşı Türklerin doğru dürüst savaş gemisi bile yoktur.

18 Mart 1915, masa başında zafere giden en kısa yol olarak görünen bu hesabın tersyüz edildiği tarihtir. Bağlaşıkların mağrur donanması, saatler süren cehennemi bombardımanın ardından zafer geçişi havasında girdiği Boğaz’dan utanç verici bir yenilgiyle tornistan edecektir! Müttefik donanmasının ağır bombardımanına sabırla katlanan Mehmetler, sıranın kendilerine geleceği anı beklemektedirler. Mehmetler, en sonunda toplarının menziline giren düşman zırhlılarına yapacağını yapacak, bazılarını saf dışı edecek, birkaçını da Boğaz’ın dibine gönderecektir!

Bağlaşık donanmanın utanç verici hezimetinin ardından gözler Gelibolu Yarımadası’ndadır. Denizden yol vermeyen Çanakkale, karadan, Gelibolu üzerinden geçilecektir. İngilizler, kara savaşları için toplanma yeri olarak Mısır İskenderiye’yi seçmişlerdir. Britanya’dan gelenlerle, sömürgelerinden devşirdikleri askerleri Çanakkale’ye buradan taşıyacaktır. Batılı beyaz adamın yanında bu kez Hindistan, Avustralya, Yeni Zelanda gibi İngiliz sömürgelerinden, Senegal ve Afrika’daki diğer Fransız sömürgelerinden getirilenlerle bir dinler, diller ve renkler konsorsiyumu vardır.

Bağlaşık piyadeleri, 25 Nisan 1915 şafağında 5 ayrı noktadan karaya ayak basacaklardır. Büyük umutlar ve kesin zafer beklentisiyle başlayan kara muharebeleri de istedikleri sonucu vermeyecektir. 25 Nisan 1915 sabahı, karaya çıkan Anzak Kolordusu, karşısındaki zayıf Türk mukavemetini geri atarak Gelibolu’nun en hâkim zirvesine yönelmiştir. Tepe ele geçirilirse Gelibolu çıkartması ilk günden zaferle sonuçlanacak, İstanbul’un yolu açılacaktır. Fakat karşılarında kaderin adamı vardır!

Neredeyse ellerini kollarını sallayarak tepeye yönelen Anzakların talihsizliği, 19’uncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal Bey’in karşılarında olmasıdır. 25 Nisan 1915, Mustafa Kemal’in yıldızının parladığı, Anzakların yıldızının kaydığı andır! Kaderin adamının en doğru kararları en kısa zamanda alması ve uygulaması, Gelibolu’nun ilk günden bağlaşıklara kapılarını açılmayacak şekilde kilitlemesi anlamına gelmektedir. Gelibolu’nun düşmana kilitlenmesi, askerlerine taarruzu değil, ölmeyi emreden Komutanın, onun ölüm emrine en ufak bir tereddüt göstermeden uyan Mehmetlerin sayesinde olmuştur!

Mustafa Kemal’in sonraki aylarda Anafartalar ve Conkbayırı başta olmak üzere, diğer muharebelerde gösterdiği üstün komuta yeteneği ve yaşanılan anı çok iyi değerlendiren ve en doğru kararı alıp uygulayan kurmay zekâsı kritik anların lehimize dönmesini sağlamıştır. Çanakkale muharebelerine katılmış olan İngiliz tarihçi General Aspinal Oaglander Mustafa Kemal için, “Bir tümen komutanın üç ayrı yerdeki krize zamanında müdahale ederek, sadece oradaki harbin gidişatını değil bütün bir milletin kaderini, geleceğini değiştirmesi ve etkilemesini tarih çok nadiren kaydeder” cümlelerini kullanmaktadır.

Diğer cephelerde kazanılan zaferler, uğranılan yenilgiler kuşkusuz ki ayrı bir yazının konusudur. Irak cephesindeki Kut Zaferi, Sarıkamış Harekâtı, Kanal Harekâtı ve diğer muharebeler de değişik açılardan değerlendirilmektedir. Fakat akla ilk gelen ikisinden Sarıkamış yenilgi ve trajedi, Çanakkale zafer çağrışımına yol açmaktadır.

Son yıllarda Çanakkale Deniz Zaferi ve kara savaşları birbirinden çok farklı değerlendirme ve yorumlara konu olmaktadır. Çanakkale’nin Türk askeri tarihinde parlak zafer olarak kaydedilmesinin yanında Türk halkının kolektif algısında da yenilmezliğin, kendisinden çok üstün güçlere üstün gelmenin, ölümüne direnmenin simgesel tarihi kabul edilmesinin üzerinde düşünülmelidir.

Uluslararası spor karşılaşmalarında gösterilen başarının, bireysel ya da takım olarak üstün gelmenin Çanakkale ile özdeşleştirilmesi, Türk halkının derin bilinçaltında yaşatılan Çanakkale kültü ile ilgilidir. Çanakkale, en umutsuz zamanlarda karamsarlıktan kurtulmanın, ruh tazelemenin, geleceğe olan inancın, maziden güç almanın çıkış noktası olarak kabul edildiğini göstermektedir.

Çanakkale, Türk askerinin ülke savunmasında göstereceği feragatin ve kahramanlığının denendiği, sınandığı, kanıtlandığı bir yer olarak, destanlarla, türkülerle ve diğer anonim ürünlerde, halk kültüründe yaşatılması çok önemlidir. Milli duyarlılık açısından çok olumlu bulduğumuz bu algının yaşatılması ve yeni ürünlerle zenginleştirilmesi gerekmektedir.

Yukarıda anlatılan Çanakkale algısının antitezi olarak kabûl edilmesi gereken, gri bakış açısına son yıllarda yaygınlık kazandırılmaya çalışılması dikkat çekicidir. Çanakkale’nin bir zafer olmayıp, ülke gençlerinin, özellikle İstanbul’un yetişmiş, eğitimli kuşaklarının boşuna harcandığı bir yer olarak işlenmesi çok ilginçtir. Buradaki amaç Çanakkale Zaferi’nin değersizleştirilmesiyle, bilinç altındaki milli duyarlılığın silinmesidir. Bu amaca yönelik romanların, filmlerin, kültürel ürünlerin, yazılı ve görsel medyada sık işlenmeye başlamasının tesadüfi olduğu düşünülemez.

Gri bakış olmasa bile sonucu itibarıyla gri olan bir başka söylem de Çanakkale’ye, Türk ülkesini işgal etmek ve sömürgeleştirmek için gelen düşman askerlerinin trajik, insani hikayeleriyle Mehmetçikle eşitlenmesi, hatta önüne geçirilmeye çalışılmasıdır. Burada anlatılan İngiliz, Fransız, Anzak askerlerinin centilmenliği ve Mehmetçikle tütün-çikolata, peksimet-konserve takaslarıdır! Bu söylemlerin amacı Türk ülkesini işgale gelen düşman askeri imajının buharlaştırılarak, duygusal, insancıl, centilmen, işgal amacı olmayan, yolu tesadüfen Çanakkale’ye düşmüş, yerinden yurdundan uzak kalmış masum yabancılar olarak toplumsal belleğimize şırınga edilmeye çalışılmasıdır.

Yazılı ve görsel medyada, milli bilinci yok etme amaçlı bu türden algı mühendisliği ürünlerine yönelik övgü yarışı bizi uyarmalıdır. Bu türden gri propagandanın yazılı ve görsel ürünlerinde işgalciler Çanakkale’yi teşrifleriyle onurlandıran modern çağın Agamennonları, Aşilleri, Odesiyusları olarak kutsanmakta, Mehmetlere de ve değerli konukların oda servisi hizmetçisi rolü verilmektedir!

Büyük zaferin 106’ıncı yılında kaderin adamı ve Mehmetlere saygı ve rahmetle. Vatan toprağında huzur içinde yatan Mehmetleri huzursuz edecek bu türden kültürel beşinci kol faaliyetlerine artık yeter, Çanakkale şehitlerinin hatıraları da geçilemez denilmesi dileğiyle…

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.