Ana sayfa Editörün Seçtikleri Terör Sarmalında Strateji: “Büyük Yer Değiştirme (The Great Replacement)”

Terör Sarmalında Strateji: “Büyük Yer Değiştirme (The Great Replacement)”

0
Stratejide genel kabuldür, her ittifak karşı ittifakı yaratır. NATO ve Varşova Paktının basit hikâyesinin özeti budur. Soğuk Savaş yıllarında zaman zaman gerilim dozu yüksek, inişli çıkışlı hegemonik bir rekabettir yaşanan. Aslında günümüz şartları ile mukayese edildiğinde adil, mert ve simetrik bir rekabettir. Her iki tarafta askeri güçlerini artırarak ve silahlanarak hasmına üstünlük kurmak istemiştir. Bu rekabetin stratejik iletişim boyutuna yoktur denemez, ama amatördür.
NATO kolektif bir savunma örgütüdür… Kurulma ve var olma nedeni olan Varşova Paktı çökünce anlamını yitirdiği ve işlevsiz hale geldiği 90’lı yıllarda çok tartışılmıştı. Ne de olsa artık düşman yoktu, peki bu devasa örgüt artık kimi kime karşı koruyacaktı? O dönemin dinamiklerinde NATO küçülme kararı aldı. Zira artık üyeler parayı savunma giderlerine ve silahlanmaya değil ekonomiye, büyümeye ve refaha ayırmak istiyorlardı.
Bu yeni pragmatik düşünce ve romantik yaklaşım aslında bir düşten ibaretti ve elbette uzun sürmedi. ABD’nin domine ettiği tek kutuplu düzende küresel yapının düşmansız kalmaya niyeti yoktu. Savunma sanayine yatırım yapmak demek istihdam ve ötesinde para kazanmak demekti, dünyaya hükmetmek de cabası… Çarkların dönmesi için ülkelerin düşmanları veya rakipleri olmalıydı. Manipüle edilen ülkelerin sıcak çatışmaya zorlanması ise çarkların daha hızlı dönmesi demekti. Yaklaşık 10 yıl süren İran-Irak savaşı konuya yerinde bir örnektir. Silah satan küresel güçlerin her iki ülkeye aynı anda silah satmasının başka izahı yok. Bir ülkeye tank satarken, diğerine tanksavar satmak gibi…Sonsuz bir kısır döngü, tipik bir “kazan kazan” durumu.
Bir ülkeyi bir ülkeye düşman edebilirsiniz, ya da bir ülkeye sentetik bir düşman yaratabilirsiniz. Örneğin, 1970 Dünya Kupası’nda karşılaşan El Salvador ve Honduras futbol maçı sonrası çıkan olaylar 100 saat süren bir savaşa neden olmuştu. Mesele bu kadar basit…Peki bir savunma ittifakının karşısına tehdit olarak ne koyabilirsiniz? Bakın 2000’li yılların başında tablo şuydu, düşmansız ve rakipsiz kalmış, varlığı sorgulanan, küçülme trendine girmiş bir NATO…Şu bir gerçek, dönemin strateji uzmanları Rusya’nın bir gün yeniden ayağa kalkacağını tahmin ediyorlardı. Genel kabul Rusya’nın 15-20 yılda toparlanacağı şeklindeydi. Hoş, Rusya bu tahminleri boşa çıkardı ve 2008 Gürcistan krizi ile küresel arenaya sert bir dönüş yaptı. Öyle ya da böyle tek kutuplu dönemde NATO’yu ayakta tutmak için bir nedene ihtiyaç vardı. Dönemin konjonktüründe sadece ekonomik bir rakip olan Çin de bu boşluğu dolduramazdı…İşte 11 Eylül saldırısı bu gerekçeyi yarattı, “terör”….2000’li yılların başında terör bir tehdit olarak sınırları ve çerçevesi bilinmeyen bir kavramdı. Bir kere asimetrikti. Görünmeyen bir düşmana karşı mücadele etmek klasik harp metodolojisi ile örtüşmüyordu. Bu yeni kavram daha sonra hibrit savaşa evrildi. Artık sıcak çatışmanın olduğu bölgelerde üniformalı nizamı askerler değil, gayri nizami harp eden “yeşil adamlar” vardı… Neticede NATO ayaktaydı ve silah sanayinin çarkları dönüyordu. Önce Afganistan, sonra Arap Baharı; Irak, Kuzey Afrika ülkeleri ve son olarak Suriye derken, demokrasi ve bağımsızlık nereye lazımsa oraya çullanıldı. Sözüm ona terörü bitirmek adına…Terör kavramının kulakları tırmalayan bir yanı var. Bu kavram korkutmayı, ürkütmeyi hedefliyor. Sinsi ve zalim bir tarafı var. Korku ve bıkkınlık yaratıyor… Karşısında dirayetli durmazsanız teslimiyetçi bir ruh haline evriliyorsunuz. Neden böyle bir giriş yaptık? Evet, 11 Eylül terör saldırısı beraberinde birçok komplo teorisini getirdi ve artık geçmişte kaldı. Rusya ve Çin’in yükselişi ile yeniden çok kutuplu yapıya evrilen yerkürenin terör odaklı yeni bir düşmana ihtiyacı artık yok. Terör var ve ne yazık ki hep olacak ama sadece stratejik hedefleri elde etmede bir manivela olarak kullanılmak için…

15 Mart yeni bir 11 Eylül mü?
Avustralyalı, Sidney’in 600 km kuzeyindeki Grafton kasabasında yaşıyor, sıradan bir figür, önceden bir spor merkezinde çalışmış. 15 Mart 2019 Cuma günü, Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde 2 camiye silahlı saldırı gerçekleştiren bu cani müslümanları hedef aldı, sonuç 50 kişi hayatını kaybetti ve onlarca kişi yaralandı.

Terörist, tehlikeli spor dallarını sevenler için tasarımlanmış bir telefon uygulaması kullanarak 17 dakika boyunca terör saldırısını Facebook’tan canlı yayımladı. Böylece iki camide onlarca can alan katliam, saldırganın bakış açısından kaydedilen canlı bir video akışı olarak internete aktarıldı. Bir video oyununa benzetilerek çekilen tüyler ürpertici görüntülerde, terörist caminin içinde önüne gelen herkese yakın mesafeden ateş ederken görüldü. Tüm bunlar olurken kimsenin kılı kıpırdamadı, kimse olana bitene ayılmadı. Bu terör tarihinde bir ilk olarak kayıtlara geçti. Terörist saldırıyı gerçekleştirmeye giderken aracında çalan müzik Sırp milliyetçisi “Çetniklere” ait bir marş. Terör eylemi profesyonel bir şekilde kurgulanmış, stratejik iletişim unsurları ile bezenmiş. Ne yazık ki sıradan bir eylem olmadığı apaçık ortada.
Bir parantez açalım, 70’li yıllarda başlayan ASALA teröründe diplomatlarımızı hedef alan ve katleden caniler çatışmaya girmez polise teslim olurdu. Çünkü ASALA teröristleri mahkemede propagandalarına devam ederdi. Amaç diasporaya dikkatleri diri tutmak ve kamuoyu yaratmaktı. Dini tandanslı teröristlerde ise yıkanmış, format atılmış bir beyin ve inanılan inanca adanmışlık vardır. Eylemi yapan terörist cennete bir an önce gitmek için ölmeyi ya da kendini öldürmeyi tercih eder. Buna karşın bilerek sağ yakalanan ya da teslim olan teröristler elde ettikleri şöhreti yaşamak isterler, ya da fenomen olmayı… Mahkeme süresince de şovlarına devam ederler. Bunların hayranları günden güne artar ve hatta fan kulüpleri bile kurulur. Katliam, teröristin ilk aşama görevidir, mahkeme süreci ve sonrası ise sistematik olarak kullanılır cani tarafından ya da onu kullananlar tarafından mı demeliyiz?

Büyük Yer Değiştirme (The
Great Replacement),
Turcofagos, Deus Vult….

Yeni Zelanda terör eyleminin nedeni hadisenin arka planında gizli. Terörist katliamdan önce, şiddete teşvik edici aşırı sağ propaganda içeren bir manifestoyu internete yüklemiş. “Büyük Yer Değiştirme (The Great Replacement)” başlıklı 74 sayfalık metinde özetle, teröristin Avrupa’yı ziyaret ettiğinde gördüğü şeylere öfkelendiğini ve ülkesine döndüğünde saldırıyı planlamaya başladığını anlatıyor. Zira, teröristin Balkanlar’ı gezerek Sırbistan, Karabağ ve Yunanistan’ı ziyaret ettiği, İsrail üzerinden Türkiye’ye 2 defa geldiği ve Pakistan’a da gittiği ortaya çıktı.
Onlarca sayfalık bu metinde Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden örneklerle, Avrupa halklarının yok olmakta olduğu, onların yerini farklı, daha aşağı ve tehlikeli kültürlerden gelen göçmenlerin aldığı yolunda bir komplo teorisi işleniyor. Bu arada cani

Avustralyalı bunu tekrar hatırlatalım! Bunu sıradan bir el ya da ortalama eğitimli birisi yazamaz. Metin esasen Müslümanlardan korkmak ve nefret etmek gerektiğini anlatan küresel bir ırkçı manifesto kıvamında. Devletlerin ve kurumların, küresel kapitalizmin devamını sağlayabilmek için göçmen akışını hızlandırdığı, böylece beyaz soykırımını teşvik ettiği varsayımı temel dayanağı oluşturuyor.
Terörist sözde manifestosunda “Toplumlarımız içinde özgürce dolaşan ama düşman olduğu çok bilinen uluslar var. Başları dik, kendilerini dokunulmaz sanarak geziyorlar. Ne kadar hatalı olduklarını çok yakında anlayacaklar. Hainler, haince öldürülmeyi hak ediyor. Üç yıl da sürse 30 yıl da sürse bu insanlar ırkımıza yaptıkları saldırıların bedelini ödemeliler” gibi fanatik, ırkçı ve popülist ifadeler yer alıyor. Buradan şu sonuca varabiliriz, bu terör eylemi münferit değil, devamı gelebilir.

Metinde “yüksek profil sahibi düşmanlar” deniyor ve Almanya Şansölyesi Angela Merkel, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan isimleriyle yer alıyor. Metinde yer yer Yahudi düşmanlığına da temas ediliyor ve dünya ekonomisine egemen olan bu sistemden Yahudilerin sorumlu olduğuna ilişkin klasik ve klişe neo-Nazi iddiaları gündeme getiriliyor. Nedense tüm ırkçı ve faşist terör örgütleri Yahudileri sadece tehdit eder ve düşman beller ve o noktada durur. Misal Ortadoğu’yu kana bulayan zavallı insanları mezhepleri yüzünden katleden IŞİD….
Teröristin kullandığı silahlar da dikkat çekici, sıradan değil ve sıradan insanların kullanabileceği silahlar hiç değil. 4 milyon nüfuslu Yeni Zelanda’da 1.5 milyon silah olduğunu katliamdan sonra öğrendi dünya. Bu arada dünyanın en sakin ve barışçı ülkelerinden biri olan Yeni Zelanda’da bu kadar silahın ne aradığını ise kimse anlayamadı… Aslında terör saldırısında her şeyin en ince detayına kadar belli bir kurgu içinde planlandığı apaçık ortada. Tıpkı bir film senaryosu gibi… Saldırıda kullanılan silahlarda pek çok ırkçı gönderme yer alıyor. Silahların üzerinde İngilizce’nin yanı sıra Kiril alfabesinin de kullanıldığı yazılardan birinde “Turcofagos (Türk Yiyici)” ifadesi yer alırken, diğerinde Haçlı Seferleri ile özdeşleştirilen “Deus Vult (Tanrı bunu istedi)” yazıyor. Şarjörlerden birinin üzerinde Kiril alfabesiyle Miloş Obiliç yazıyor, Obiliç malum Kosova Savaşı’nda Sultan Murat’ı öldüren Sırp…. Saldırgan bazı savaşları ve tarihi figürleri de not etmiş. Örneğin, 1683 Viyana yazısında da Osmanlı’nın bozguna uğradığı II. Viyana Kuşatması’na atıfta bulunuyor. Keza 1770 tarihi, Rusya-Osmanlı arasında yapılan ve Osmanlı Donanması’nın yakıldığı Çeşme Deniz Muharebesi’ni çağrıştırıyor. János Hunyadi, II. Murad’a karşı Belgrad Kuşatması sırasında direnen Macar bir komutan, yine silahlardan birinde yer alan Dmitry Senyavin, 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rus cephesinde yer alan bir amiral. İslam karşıtlığı ve nefretinin ötesinde Türk düşmanlığı da apaçık göze çarpıyor.
Tüm bunlara bakarak herhalde bu caniyi “entelektüel” bir figür olarak nitelemeyeceğiz. Bakın insanlık tarihi boyunca çok daha fazla can kaybı yaşanan birçok terör eylemi meydana geldi. Lakin bu saldırıda bir farklılık ve gariplik var. Bu vahşi eyleme alelade bir saldırı olarak bakmak bizi hataya sevk eder. Bu terör eylemine stratejik bakış açısıyla yaklaşmalıyız. Zira gördüğümüz şey bu hadisenin de tıpkı 11 Eylül gibi yeni bir dönemin habercisi olduğu… Eylemi profesyonel kılan yukarıda özetlediğimiz manifestoda gizli. Eylemin bir diğer hedefinin bu bildiriyi tüm dünyaya ilan etmek, okutmak ve ilgili yerlere mesaj vermek olduğu aşikâr. 74 sayfalık bu bildirinin uzman ellerden çıktığı ise su götürmez bir gerçek.

Terör uzmanlarının tespitidir, bu ve benzeri terör hadiseleri etki-tepki odaklı seçilen alt hedefleri tetiklemek için kullanılır. Alt hedeflerde yaşanacak çatışmalar, gerilim ve kazanımlar ise nihai hedefe (end state) ulaşılmasını sağlar. Burada dikkat edilmesi gereken husus harekete geçirdiğiniz alt hedefleri kontrol altında tutmanız ve arzu edilen istikamete yönlendirmenizdir. İpin ucu kaçarsa yarattığınız canavar sizi de vurabilir. Tıpkı El-Kaide gibi…Yani yarattığınız terörün hedefi haline geliverirsiniz. İşte bu yüzden küresel düzlemde böylesine bir terör eylemini kurgulamak herkesin harcı değildir.

Terör Eyleminin nihai hedefi
ne olabilir?

Meselenin kırılma noktası işte burada gizli. Kurgulanan eylemin mutlaka nihai bir hedefi olmalı. Teröristin manifestosuna bu gözle bakıldığında özellikle Avrupa’ya yönelik göçün durdurulmasının ısrarla vurgulandığı, deyim yerindeyse körün gözüne sokulduğu anlaşılıyor. Ayrıca metinde bir toplumu, bir ülkeyi veya bir bölgeyi istikrarsızlaştırma konusunun da vurgulandığı, hatta altının çizildiği anlaşılıyor.
Bakın bildirinin ülkemizi ilgilendiren şu kısmı da dikkat çekici; “Boğaz’ın doğu tarafında barış içinde yaşayabilirsiniz. Fakat Avrupa topraklarında, Boğaz’ın batısındaki herhangi bir yerde yaşayamazsınız. Sizi öldürür ve topraklarımızdan süreriz. Konstantinopolis’e gelecek ve bütün camiler ile minareleri yıkacağız. Ayasofya’yı minarelerden kurtaracağız. İstanbul bir kez daha Hristiyan toprağı olacak. Türkiye’yi bir Avrupa örgütü olan NATO’dan koparmalı ve Türkiye’yi yeniden gerçek pozisyonu olan düşman konumuna itmeliyiz. Avrupa topraklarına yönelen yabancı istilası gelecekte, Çin, Türkiye, Hindistan veya üçünün karışımından kaynaklanacak.” Ülkemizin de hedef alındığı tüm çıplaklığıyla ortada.

Bildiride ayrıca “Avrupa’nın göçmenlerden kurtarılacağı” ifade ediliyor. Bu perspektiften yaklaşınca esasen tüm Avrupa’nın hedef alınacağı anlaşılıyor. Tabi Merkel’in hedefe konması Almanya’yı öncelikli hedef olarak yorumlamamıza neden oluyor. Bu tespitler ışığında Avrupa’nın istikrarının bozulması, Türklerin ve Türkiye’nin hedef tahtasına konması kimlere ne kazandırır ne kaybettirir? İşte doğru soru bu…
Bakınız son dönemde izlediği dış politikasıyla sıklıkla eleştirilen Türkiye, hak ve menfaatlerini gözeten hamleler yaptıkça, söz dinlemedikçe, çıkarlarını gözettikçe ekseninin kaymasıyla itham ediliyor. Hep vurguluyoruz bu yeni dönemde tüm hamleler “asimetrik” ve “hibrit” karakterli. Türkiye’nin ekseninin sözde kaymasını engellemek ve belki de hizaya gelmesini sağlamak üzere terör kartının kullanılması söz konusu olabilir. Yıllardır terörle mücadele eden Türkiye’nin bu oyunun arka planını çözecek yetenek ve tecrübesi var. Kesin olan şu; bu terör eylemi müteakip aşamada 11 Eylül benzeri bir etki yaratabilir. Endişemiz şu, bu tür planlı eylemler “domino etkisine” sebep olur… Teröre maruz kalan kitle kontrolünü ve sağduyusunu kaybedebilir, intikam duygusuyla anlık ve kontrolsüz karşı hamleler yapmaya başlayabilir. Bu noktada “yalnız kurt” eylemi olarak nitelendirilen spontan ve münferit vakalar da görülebilir. Kesin olan gerçek ise şudur, nefret tohumları eker, şiddet ve korku biçersiniz.

Bu arada, bu eylemin Avrupa siyasetine kaçınılmaz yansımaları olacağını da göreceğiz. Olguları sıralayalım. Avrupa’da yükselişte olan popülist ve aşırı akımların yükselişini biliyor, takip ediyoruz. Göçmen ve Müslüman karşıtı/düşmanı bu hareketler ulus devlet formatına dönmeyi önceliyorlar ve oy oranlarını sürekli artırıyorlar. Bu perspektif ise AB’nin kuruluş felsefesine tamamen ters. Bir varsayımda bulunalım, ilerleyen günlerde Avrupa’da yapılacak seçimlerde aşırı ve popülist partilerin iktidar ya da koalisyon ortağı olduğunu göreceğiz. Mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde bu öngörüyü test etme şansımız olacak. Ve eğer tahmin ettiğimiz gibi Avrupa’da terör eylemleri hortlar ve ivmelenirse, Türklere ve/veya Müslümanlara yönelik eylemler meydana gelirse, etki-tepki prensibiyle karşı terör eylemleri yapılırsa ne olur? Kaos ve istikrarsızlık….Avrupa’da aşırı akımlar daha da güçlenir hatta iktidara gelir ve son kertede AB’nin yıkılışının önü açılır…

Peki bundan kim fayda sağlar? Elbette bu terör eylemlerini kurgulayanlar…Bir tespiti paylaşalım, bu terör eylemi Türkiye’nin İslam alemindeki konumunu ve prestijini artırabilir ve ona potansiyel lider misyonu yükleyebilir. Ama şunu söylemek durumundayız. Bu yaklaşım aynı zamanda Türkiye’yi hedefe de koyabilir ve İtalyan atasözü “Mamma li Turchi (Anneciğim Türkler geliyor!)”nin daha sık kullanılmasına vesile olabilir, akılda tutalım ve aklıselim davranalım.
Ne yazık ki bu yazımızın girişinde Yeni Zelanda’da meydana gelen terör hadisesine eğilmek ve irdelemek durumunda kaldık. Öte yandan küresel ve bölgesel düzlemde ülkemizi de yakından ilgilendiren gelişmeler birbiri ardına meydana geliyor. Bu köşenin müdavimleri bilir, her ay sizinle ufuk turu atarak farkındalık yaratmaya çabalıyoruz. Zira parolamız “resmi bütüncül görebilmek”. Öyleyse kısaca son dönemde neler olup bittiğine bakalım ve süratle puzzle’ı birleştirmeye başlayalım.

Neden Cezayir?
Stratejide her zaman akılda tutulur, küresel ilgi bir noktaya sabitlendiğinde, arka planda ne olduğunu sadece görmek isteyen gözler görebilir… Yeni Zelanda terör eylemi ve Trump’ın Ortadoğu’yu karıştıran açıklamalarının gündemi belirlediği konjonktürde Cezayir’i es geçemeyiz. 1999 yılından bu yana ülkeyi yöneten 82 yaşındaki Cumhurbaşkanı Abdulaziz Bouteflika seçimlerde 5’inci kez aday olacağını açıklayınca ülkede iç karışıklıklar başladı. Enerji zengini Cezayir bölgenin önemli bir ülkesi, yaşananlar akıllara hemen 2’inci bir Arap Baharı mı geliyor, sorusunu getirdi. 18 Nisan’da yapılması planlanan seçimlerde aday olmayacağını açıklayan ve seçimleri erteleyen Bouteflika’nın bu hamlesi protestoları yatıştıramadı. Her ne kadar yaşananlar ülkedeki ekonomik sorunlara bağlansa da şunu unutmayalım, Cezayir Fransa’nın arka bahçesi ancak ülkede çok ciddi bir Çin ve Rusya etkisi oluşmaya başladı. Son yıllarda silahlanma gayretlerini iyice artıran Cezayir, SIPRI raporuna göre küresel ölçekte silah satın alan ülkeler arasında beşinci sıraya yükselmiş durumda (Mısır’ın da üçüncü sırada olduğunu belirtelim), üstelik Afrika kıtasının toplam silah ithalatının yüzde 56’sını tek başına yapıyor ve ağırlıklı olarak Çin ile Rus pazarına odaklı. Noktayı şöyle koyalım, küresel güçler arasındaki bilek güreşinin yeni adresi Venezuela’dan sonra Cezayir mi olacak? Ya da soruyu tersten okuyalım, hibrit karakterli hegemonik mücadele daha kaç ülke üzerinden sürdürülecek?

Bakınız ısrarla vurguluyoruz yeni düzende rekabet ve mücadele asimetrik ve hibrit temelli. Çin menşeli teknoloji devi Huawei’nin başına gelenleri biliyoruz. ABD’nin kara listeye aldığı bu firma üzerinden ticaret savaşı sürdürülüyor. Çin adına ciddi bir prestij kaybı oldu yaşananlar. Ancak mart ayında Etiyopya’nın Boing 737 Max tipi uçağının düşmesi küresel ölçekte yeni bir domino etkisi yarattı ve Türkiye’nin de dahil olduğu birçok ülke bu uçağın uçuşunu yasakladı, hatta birçok ülke bu uçağa yönelik siparişlerini geri çekti. Boing firmasının zararı an itibarı ile 40 milyar dolara yaklaştı ve ekonomistler daha da artacağını belirtiyor. Huawei meselesinden sonra Boing’in başına gelen bu olaya nasıl bakılmalı? Ticaret savaşlarında kısasa kısas mı? Bu noktadan itibaren Venezuela’da olan bitenlere Cezayir ile aynı optikten bakılması isabetli olur. Nitekim küresel güçlerin bilek güreşinin vekâlet boyutunda devam edeceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Bu iki ülkeye yenilerinin eklenmesi ise şaşırtıcı olmaz… Cezayir’de yaşanan kurgunun daha yakından ve analitik olarak takip edilmesini öneriyoruz…

Mart ayındaki bir diğer önemli gelişme AB cenahında meydana geldi. Avrupa Parlamentosu (AP)’nun Türkiye ile üyelik müzakerelerinin askıya alınmasını öneren 2018 Türkiye Raporu tepki çekti. Raporun detaylarında GKRY’ye koşulsuz destek, Doğu Akdeniz enerji meselesinde milli çıkarlarımıza tamamen ters detaylar da var… Hiçbir zaman kabul edilmeyeceğimiz bu yapının bizi hakir görmesine daha ne kadar tahammül edeceğimizi kestirmek güç…. Aslında hem Türkiye hem de AB karşı tarafın vazgeçmesini istiyor. Geçen ay da temas etmiştik, AB’ye üyeliği hâlâ daha stratejik hedef olarak görenleri anlamakta zorlanıyoruz. Bakın, AB-Türkiye Ortaklık Konseyi toplantısı 4 yıl aradan sonra mart ayında Brüksel’de yapıldı. AP’nin Türkiye ile müzakerelerin askıya alınma tavsiye kararı ise Ortaklık Konseyi toplantısının hemen öncesine denk geldi. Mükemmel bir zamanlama, değil mi?

AB Türkiye’den ayrıca; yargı bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, temel hak ve özgürlükleri olumsuz etkileyen uygulamalardan acilen vazgeçilmesi çağrısı yaptı. İzahtan vareste… Yani Türkçesi seni istemiyorum artık vazgeç mealinde argümanlar. Şurası kesin, İngiltere’nin kanamalı bir vakaya dönen BREXIT sürecinin tamamlanması sonrası -ki muhtemelen mayıs ayı sonunda belirginleşecek aksi takdirde hadise anlaşma olmadan ayrılık sürecine evrilecek- AB ile imtiyazlı ortak haline gelecek İngiltere örneğinin bize de önerileceği ve dayatılacağı kesin. Bu yüzden, en azından AB ile İngiltere arasındaki boşanma sürecini iyi takip edelim ki müteakip sürece hazırlıksız yakalanmayalım.

Venezuela, Latin Amerika
satranç oyununda şah mı
yoksa piyon mu?

Bunu atlayamayız…. Latin Amerika coğrafyasında olanları sizinle paylaşmış ve Brezilya’ya dikkatinizi çekmiştik. “Brezilya’nın Trump’ı” olarak anılan ve ocak ayında göreve başlayan Jair Bolsonaro ilk yurtdışı ziyaretini ABD’ye düzenledi. Trump ile çok iyi anlaştığı ve eş güdüm tesis ettiği gözlenen Bolsonaro, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) üye olmak için Trump’tan destek istedi. Trump, Brezilya’nın bu çabasına net bir şekilde destek vereceğini belirtti. Tabi bunlar kamuoyunun önünde olan gelişmeler… Trump’ın hedefi Venezuela meselesini bir an önce halletmek ve Maduro’yu devirmek, zira acelesi var. Brezilya’nın bu konuda ABD’ye istediği desteği vereceği kesin. Baksanıza, Trump, Brezilya’yı NATO’ya davet etmeyi bile gündeme getirdi.
Şurası çok açık, iki ay önce gündeme getirmiştik, yineleyelim. Latin Amerika coğrafyasında Brezilya-ABD işbirliğinin artarak devam edeceğini göreceğiz. Üstelik bu işbirliği ikili bir savunma anlaşması ile taçlandırılabilir. ABD deniz kuvvetleri unsurlarının Brezilya civarında ve limanlarında görülmesi de şaşırtıcı olmayacak… Buna karşılık Rusya’nın Küba üzerinden karşı hamle yapması, Çin’in ise perde gerisinden ABD’yi provoke edecek stratejiler tatbik etmesi şaşırtıcı olmayacaktır, bu noktada Meksika’ya dikkat. Bu nedenle Latin Amerika coğrafyasında oynanan satranç dikkatle takip edilmeli ve Venezuela meselesinin oyunun sonunu belirleyeceği not edilmeli…

ABD’nin ağırlığını koyma
çabaları, “Tanrı Yahudileri
kurtarmak için Trump’ı
gönderdi”

İlginç bir diğer gelişme ise ABD’nin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu meselelerinde sergilediği tutumda görüldü. Trump’ın Ortadoğu’daki konjonktüre tüy diken açıklamaları birbirini izlerken, Dışişleri Bakanı Pompeo da İsrail-Yunanistan-GKRY liderleri ile Doğu Akdeniz zirvesine katılma vesilesiyle Kudüs’ü ziyaret etti. Koyu evanjelik Pompeo Kudüs’te, “Tanrının Yahudileri kurtarmak için Trump’ı göndermiş olabileceğine inandığını” ifade ederek, aslında 14 Nisan’da seçime gidecek İsrail’de Netanyahu’ya istediği desteği verdi…
Nitekim, Aralık 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasının ardından, Mayıs 2018’de ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyan, Filistin’e yapılan yardımları kesen, İran ile nükleer anlaşmadan çekilen Trump son olarak, “Bölgenin istikrarı ile İsrail Devleti için stratejik ve güvenlik açısından kritik öneme sahip Golan Tepeleri’nde İsrail egemenliğini ABD’nin 52 yıl sonra tamamen tanımasının vakti geldi” ifadelerini kullanarak stratejik ortağı İsrail’in her hâl ve kârda yanında olacağını gösterdi. Malum İsrail, Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni 1967’de işgal, sonrasında 1981’de ilhak etmişti. Pompeo’nun Ortadoğu turu ve İsrail ziyaretinin temel hedefi Netenyahu’nun yeniden seçilmesine katkı sağlanması.

Öte yandan ABD’nin; Yunanistan, İsrail ve GKRY arasında düzenlenen 3’lü Zirveye ilk defa katılarak, Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynaklarının paylaşımında söz sahibi olmak istediği, Avrupa’nın Rus gazına olan bağımlılığını kırmak için bu kaynakları bir kaldıraç olarak kullanmak ve kontrol etmek istediği, bölgede varlığını kalıcı hale getiren, gücünü konsolide eden Rusya’ya da güçlü bir mesaj verdiği anlaşılıyor.
Elbette konunun bir de Türkiye boyutu var. Ülkemize karşı bir eksen arayışında olan Yunanistan, GKRY, İsrail ve hatta Mısır bloğunun ABD tarafından desteklendiği artık açıkça görülüyor. Fransa başta olmak üzere AB’de konuya doğrudan müdahil… Bölgede tecrit edilmemize ve yalnızlaşmamıza neden olabilecek girişimlere ABD’nin de açık bir şekilde destek verdiği görülüyor. Son dönemde S-400 meselesi ile gerilen ilişkiler dikkate alındığında, aslında ABD üzerimize nereden ve nasıl gelebileceğini açıkça ortaya koyuyor, sinir uçlarımızı test ediyor, tıpkı F-35’lerin verilmeyeceğini söylemesi gibi…

Belirtmeden geçmeyelim, 20 Mart’ta düzenlenen 3’lü Zirve’de East-Med boru hattı projesi ile ilgili bir karar alınması bekleniyordu. Bu açıdan sonuç Yunanistan ve GKRY için tamamen bir fiyasko oldu. İtalya’nın son dönemde değişen stratejisi ve projeye mesafe koyması bu hayal kırıklığının arka planını oluşturdu. Esasen mayıs ayında AP’de yapılacak seçimler göz önüne alındığında İtalya’nın bu tutumu biraz da iç kamuoyuna yönelik. Yine de Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğinde öngörülen tek taraflı ve hukuk dışı adımların bir süre atılmayacağı, ancak ülkemiz aleyhine provokatif eylem ve söylemlerin ise devam edeceği öngörüsünde bulunabiliriz.

İtalya ve Çin arasındaki
işbirliği güçlendirilecek

Son olarak Çin Devlet Başkanı Şi’nin mart ayı sonunda yaptığı Avrupa turuna da mutlaka değinmeliyiz. Şi, Avrupa turunun ilk durağı İtalya’da çok önemli kazanımlar elde etti. İtalya Cumhurbaşkanı Mattarella ile düzenledikleri basın toplantısında “İtalya ve Çin arasındaki işbirliği güçlendirilecek” mesajını veren Şi, İtalya ve Çin’in stratejik ortaklar olduğuna dikkat çekerek, “Olumlu sonuç aldığımız bir görüşme oldu. Çin tarafı işbirliğinde iki yönlü bir ticaret ve yatırım istiyor. İki ülke arasında hiçbir çıkar çatışması bulunmamaktadır. İki ülke de karşılıklı endişelere saygı göstermeyi biliyor.” ifadelerini kullandı. İtalya’nın özellikle altyapı ve yeni teknolojilerde yatırıma ihtiyacı olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı Mattarella ise cevaben, “Yeni İpek Yolu projesinde (Tek Kuşak Tek Yol) İtalya’nın katkısı çok önemli. Bu proje, sadece ticari değil aynı zamanda yetenek, fikir ve bilginin de paylaşılmak zorunda olduğu iki taraflı ve uzun bir yol.” şeklinde konuştu.

Ziyaret esnasında Çin ve İtalya arasında “Yeni İpek Yolu” projesinde işbirliğini öngören “İyi Niyet Anlaşması” da imzalandı. İtalya son dönemde izlediği dış politikası ile AB cenahında bilhassa Fransa ve Almanya’nın tepkisini çeken hamleler yapıyor. Bağımsız ve ulusal çıkarlarını gözeten stratejiler izlemeye çalışan İtalya’ya geçen ay temas etmiştik. East-Med projesinden çekilme eğilimi gösteren İtalya’nın Çin ile yakınlaşması kesinlikle önemli. Tek kuşak tek yol projesinin ekonomik boyutu dikkate alındığında herkes kendi çıkarlarını önceliyor ve bunu yaparken üyesi olunan ittifakların ve verilen taahhütlerin önemi kalmayabiliyor. Ülkemizde meselelere bu perspektiften, milli çıkarlarını gözeterek fayda temelinde yaklaşmalı.

Bu yazı yazıldığında Şi’nin İtalya temasları devam ediyordu. Şi, İtalya’daki görüşmelerinin ardından 26 Mart’ta Paris’te Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile görüşecek, sonrasında Macron, Merkel ve AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ile bir araya gelerek 4’lü AB-Çin Zirvesine katılacak. Bu toplantının sonuçları herkesi yakından ilgilendiriyor.

Nitekim Çin ile İtalya arasındaki yakınlaşmaya ve iş birliğine AB ve ABD’den gelen tepkilerin dozu her geçen gün artıyor…. AB cenahı “Çin bizim rakibimiz” derken, Çin ile ticari gerginlik yaşayan ABD yönetimi ise “Bir İtalyan limanı Çinlilerin ticari giriş kapısı olur ve İtalya, Pekin’in Avrupa’daki Truva Atı haline dönüşebilir” endişesini dile getiriyor. İtalya’nın bu baskı karşında ne yapacağını ya da bu baskıya ne kadar direneceğini hep birlikte göreceğiz. Bu noktada İtalya’nın, maruz kalabileceği olası baskı, nedense zihinlerde son dönem Türkiye’nin başına gelenleri çağrıştırıyor. Neticede İtalya, Avrupa ve dünya siyasetinde takip edilmesi gereken bir aktör haline geliyor. Bizden söylemesi…