Ana sayfa Araştırma Doğu Akdeniz satranç tahtasında jeostratejik hamleler ve enerji jeopolitiği

Doğu Akdeniz satranç tahtasında jeostratejik hamleler ve enerji jeopolitiği

0
Dünya enerji jeopolitiğinin merkezine hızla kayan Doğu Akdeniz’de ivmelenen sondaj faaliyetleri, çıkarılacak gazın hangi güzergâh üzerinden, nereye ve nasıl taşınacağı soruları; bölgenin jeopolitiğine, istikrarına ve güvenlik ortamına doğrudan etki ediyor. Doğu Akdeniz satrancına yeni aktörlerin dahil olduğu mevcut düzlemde, bölgede çıkarı olan aktörler hamle üstüne hamle yapıyor. Türkiye mi? Ne yazık ki giderek bölgede yalnızlaşıyor ve kuşatılıyor

Doğu Akdeniz’de kilit konuma evrilen Mısır

2003 yılında GKRY ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırma anlaşması akdeden Mısır, bu tarihten itibaren Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğine müdahil olmaya başladı ve ilerleyen zamanda kilit ülke pozisyonuna evrildi.
Mısır’ın 2003 yılındaki hamlesine karşı Türkiye akılcı bir strateji geliştirdi. Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı hattına sahip Türkiye, en uzun ikinci kıyı hattına sahip Mısır ile ikili ilişkilerini geliştirmeyi, nihayetinde bir MEB sınırlandırma anlaşması akdetmeyi dış politikasında öncelikli hedef olarak belirledi.
Bu stratejinin siyasi arka planı sağlamdı. Mısır ve Türkiye arasında bir MEB anlaşması imzalanmadan, Doğu Akdeniz’de yapılan/yapılacak diğer ikili anlaşmalar, uluslararası hukuka aykırı hale gelecekti. Strateji oldukça makul kurgulanmıştı ve uluslararası deniz hukuku normlarına uygundu. Böylece iki ülke Doğu Akdeniz jeopolitiğini de domine edebilecekti.
Türkiye’nin belirlediği strateji o dönem enerji jeopolitiği ile gündemde olmayan Doğu Akdeniz için oldukça öngörülü ve vizyoner bir hamleydi… 2002-2006 yıllarına denk gelen bu dönemde, GKRY’nin hukuk ve akıl dışı hamlelerinin Türkiye’nin kararlı tutumu, askeri düzlemde sergilediği akılcı duruşu ve güç gösterisine dayalı donanma varlığıyla bertaraf edildiğini hatırlatalım. Bu dönemden itibaren Doğu Akdeniz ve özellikle de Kıbrıs Adası güneyi Türk Donanması için öncelikli operasyon bölgesi haline geldi. Doğu Akdeniz’in önemini -her zaman olduğu gibi- yine ilk bahriyeliler fark etti ve ülke gündemine taşıdı. Tıpkı günümüzde olduğu gibi.
Çevre denizler ve konjonktürel
öncelikler

Bir parantez açalım. Soğuk savaş sonrasının şaşkınlığını üzerinden atan ancak 40 yılın ezberini bozamayan Türkiye, ilerleyen yıllarda çevre denizlerine yönelik önceliklerini değiştirdi. Soğuk Savaş döneminde Sovyet Rusya tehdidi ile yatıp kalkan Türkiye için çevre denizlerin önceliği “Karadeniz-Ege-Akdeniz” şeklindeydi… Soğuk savaşın sona erdiği 90’lı yıllarda Kardak meselesinin de etkisiyle sıralama “Ege-Karadeniz-Akdeniz” şekline evrildi. 2000’li yıllara gelindiğinde ezber bozmaya başlayan ve milli çıkarlarına öncelik veren Türkiye, Karadeniz’i bir barış denizi haline getirecek adımlar atmaya başladı. Bahriye vizyonunun sürüklediği öngörülü devlet aklı, Karadeniz’de tüm kıyıdaş ülkeleri bir araya getiren ”Bölgesel Sahiplik” yaklaşımını ortaya koydu.
Genel kabul gören bu perspektif ile Türkiye, Karadeniz’de saygınlığını artırdığı gibi bölgenin etkin, belirleyici gücü oldu ve “pole” pozisyonunu aldı. Karadeniz’i gerilimlerden uzak tutan, iyi komşuluk ilişkileri ve diyaloğu önceleyen Türkiye, bölgede “oyun kurucu” oldu. Neticede öncelik “Doğu Akdeniz-Ege-Karadeniz” sıralamasına dönüştü. Türkiye’nin günümüzde de çevre denizlerine yönelik önceliği bu sıralama dahilinde sürdürülmektedir.
Ancak son dönemde Karadeniz, ısrarla gündeme getirilmekte ve gerilmektedir. Bu durum elbette tesadüf değildir. RF öne sürülerek, Türkiye’nin yeniden Karadeniz’e öncelik vermesi istenmektedir. Esasen Doğu Akdeniz’e odaklanan Türkiye’nin dikkatinin dağıtılması hedeflenmektedir.
Stratejide kuraldır, peşinden gidilecek hedefler mantıklı, elde edilebilir ve milli çıkarlarınızla uyumlu olmalıdır. Önceliğiniz olmayan hedefler sizi geride bıraktırır veya yolunuzdan saptırır. Bugün Türkiye kendisine biçilen gömleği giyer ve Karadeniz’e öncelik verirse, Doğu Akdeniz’den uzaklaşır ve ne yazık ki çok şey kaybeder. Doğu Akdeniz’de yapılacak jeostratejik hatalar da şüphesiz; jeoekonomik ve jeopolitik kayıplara neden olur. Bu nedenle Türkiye, Karadeniz’de pozisyonunu muhafaza etmeli, tahriklere kapılmamalı ve kesinlikle galeyana gelmemelidir.
Parantezi kapayalım. Mursi’nin yönetime gelmesi ve ideolojik çekimler Mısır ile Türkiye’yi yakınlaştırdı. İkili ilişkiler her alanda gelişmeye başladı. İşbirliğinin savunma ve güvenlik boyutuna da yansımaları oldu. İki ülke Doğu Akdeniz’de her yıl dönüşümlü olarak bir ülkenin ev sahipliğinde deniz tatbikatları dahi düzenledi. Bu birliktelik dönemin konjonktüründe Yunanistan ve GKRY’ye doğrudan, İsrail ve bölge dışı aktörlere dolaylı olarak verilen mesajlardı. Türkiye, Karadeniz’de uyguladığı “Bölgesel Sahiplik” prensibini Doğu Akdeniz’e taşımaya kararlıydı. Mısır ile Türkiye birlikteliği bölge jeopolitiğini sürklase etmeye başladı. Ancak Doğu Akdeniz’de çıkarları olan aktörlerin böylesi bir birlikteliğe ve kontrolleri dışındaki gelişmelere kayıtsız kalmaları beklenemezdi.
Dağılan satranç tahtası
Nitekim 2013 yılında Mısır’da meydana gelen askeri darbe ve Sisi’nin yönetimi devralması ile Türkiye-Mısır birlikteliğindeki bahar havası sona erdi. İlişkiler her kulvarda askıya alındı. İki ülke birbirinin canını sıkacak politikalar izlemeye başladı. Dahası Mısır, kendi aleyhine olacağını bildiği halde Türkiye’nin sorun yaşadığı Yunanistan, GKRY ve İsrail gibi aktörlerle anlayış birliği tesis etmeye başladı. Türkiye ile deniz tatbikatlarını sonlandıran Mısır, Yunanistan ve GKRY ile “Medusa” tatbikatlarını yapmaya başladı. Mısır ve Yunanistan’ın dönüşümlü ev sahipliğinde yapılan tatbikatın sonuncusu geçtiğimiz Nisan ayında Mısır’da yapıldı.
Türkiye’den uzaklaşan Mısır, bölge dışı aktörlerin telkin ve yönlendirmesiyle enerji jeopolitiğine de öncelik vermeye başladı. Türkiye ise bu dönemde hata üstüne hata yaptı. Mısır ile siyaseten yaşanan sorunların Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğine, savunma ve güvenlik boyutuna yansımaları ne yazık ki hesap edilemedi. İdeolojik körlüğün hâkim olduğu bu sürecin sonunda Mısır, Türkiye’ye karşı oluşturulan eksenin merkezinde konumlandı.
Bununla birlikte Mısır, 2012 yılından itibaren doğalgaz ithal etmeye başladı. 2015 yılında Mısır’a tabiri caizse piyangodan büyük ikramiye çıktı. Zohr sahasında 850 milyar metre küp (bcm) doğalgaz rezervi keşfedildi, bunu Haziran 2018 yılında yapılan 2,550 bcm Noor sahası keşfi izledi. Keşifler Mısır’ın enerji jeopolitiğine bakışını tümüyle değiştirdi. Bölgesel güç olmak isteyen ve bu vizyon kendisine dayatılan Mısır, dini ve ideolojik saplantılarını bir kenara bırakarak, enerji keşiflerinin de “büyüsüyle” büyük oynamaya başladı.
Bu vizyon Mısır’ın; politik, ekonomik, savunma ve güvenlik perspektiflerini tümüyle değiştirdi. Türkiye’yi önce rakip, sonra hasım belleyen Sisi yönetimi, farklı birlikteliklere ve dostluklara yöneldi. Şunu unutmayalım, Doğu Akdeniz’de yaptığı keşifler ve yıllık 30 bcm üretim kapasitesi, Mısır’a enerji jeopolitiğinde uluslararası oyuncu olma fırsatını da verdi.
Strateji değişikliğine giden Mısır, 2018 yılında özel sektöre doğrudan gaz ithal etme yetkisi vererek Doğu Akdeniz’de “enerji dağıtım merkezi (hub)” olma vizyonunu ortaya koydu. İsrail ile 15 milyar dolarlık anlaşma yapan Mısır, 10 yıl süre ile yıllık 7 bcm doğalgaz satın almayı taahhüt etti. Bu anlaşma sonrası Mısır ile İsrail ilişkilerinde farklı bir döneme girildi. Bölgede rakip olan iki ülkenin bu birlikteliği nedense islam dünyasında tepki çekmedi. Bilakis BAE ve Suudi Arabistan Mısır’ın İsrail ile işbirliğini geliştirmesini destekledi. Gelinen aşamada Türkiye, her iki ülke için “ortak tehdit” olarak telaffuz edilmeye başlandı.
Devlet aklının gördüğü kâbuslar
Gelelim İsrail’e… Bakın Türkiye, Doğu Akdeniz’de Mısır ile tesis ettiği eşgüdümün bir benzerini 2000’li yıllarda İsrail ile de kotardı. Hatta bu dönemde ABD-İsrail-Türkiye arasında askeri alanda başlatılan ve Doğu Akdeniz’de her yıl yapılan “Relient Mermaid” tatbikatları ile yakın işbirliği perçinlendi. Süreç Mavi Marmara olayının yaşandığı 2010 yılına kadar devam etti. Tıpkı Mısır ile olduğu gibi İsrail ile de köprüler atıldı. İlginç olan, Relient Mermaid tatbikatından çekilen Türkiye’nin boşluğu, sonraki yıllarda Yunanistan ile dolduruldu, şaşırdınız mı? Doğu Akdeniz jeopolitiğinde dönüşümler ve ittifaklaşmalar aslında bu hadiselerden sonra başladı.
Bakınız İsrail için Türkiye, 320 bmc kapasiteli Tamar ve 640 bmc kapasiteli Leviathan sahalarından çıkarılacak doğalgaz için hem bir pazar hem de Avrupa pazarına erişim olarak görülüyordu. Ayrıca bu yaklaşım Türkiye ile İsrail ilişkilerini konsolide edecek, enerji özelinde tesis edilen anlayış birliği iki ülkeyi daha da yakınlaştıracak, son kertede İsrail’in bekasına yoğun katkı sağlayacaktı. Bu stratejinin ABD tarafından da desteklendiğinin altını çizelim. Ancak iki ülke arasındaki ilişkilerin kopması satranç tahtasını bir kere daha dağıttı…
İsrail’in de enerji jeopolitiğine yönelik tercihleri tıpkı Mısır gibi evrim geçirdi. İsrail, GKRY ile MEB sınırlandırma anlaşması akdetti. Türkiye’nin önce Libya, arkasından Suriye meselelerinde izlediği hatalı politikalar ve yanlış tercihler de aslında dönemin konjonktürel arka planı ile alâkalıdır. Zira Türkiye, ilerleyen dönemde Suriye politikasını da değiştirmek, bölgesel gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldı… Meselenin nereye gittiğini sonunda “görebilen” devlet aklı, beka endişesini keşfetti. Denize çıkışlı sözde büyük Kürdistan’ın dayatılması ve üniter devlet yapısının tehdit altına girmesi devlet aklına kâbuslar gördürdü.
Konuyu dağıtmayalım… İsrail’in yıllık doğalgaz ihtiyacı 2023 yılına kadar 19 bmc olarak öngörülüyor. Tamar ve Leviathan sahaları tam kapasite ile üretime geçtiğinde İsrail, yıllık 40 bmc doğalgaz üretim kapasitesine ulaşacak. Bu noktada, Asya ve Afrika arasındaki jeopolitik köprü konumu, LNG alt yapısı, Arap Doğalgaz Boru Hattı, Yunanistan/GKRY ile tesis ettiği eşgüdüm, AB/ABD ile ilişkilerde yakaladığı momentum ve “söz dinleyen” tutumu Mısır’ı, İsrail açısından öncelikli “partner” haline getirdi.
Şu soru akılları kurcalıyor… İsrail de Mısır gibi bölgede “enerji dağıtım merkezi (hub)” olmayı hedefliyor. İki ülkenin çıkarlarının kısa vadede olmasa bile orta vadede çatışması ihtimal dahilinde. Misal, Mısır East-Med projesine mesafeli. İsrail için doğru soru şu; kadim ve bölgesel hasım olan Mısır’a nereye kadar ve ne derecede güvenilebilir? Bunun cevabı Mısır’ın vereceği ödünlerde ve izleyeceği politikalarda saklı.
Sisi şimdilik bu konularda oldukça maharetli. Ayrıca yapılan son anayasa değişikliği ile 2030 yılına dek Devlet Başkanlığını garanti altına aldı. Filistin sorununun çözümünde, Suriye meselesinde, İran’a karşı oluşturulan cepheye verdiği destekte ve Türkiye’nin burnunun sürtülmesinde işbirliğine açık tutum sergileyen Sisi ile İsrail’in yola devam etmesi elbette mümkün. Aksi takdirde Sisi’nin akıbetinin Bouteflika ya da El Beşir gibi olması gündeme gelebilir
Bölgede beklenen bir diğer gelişme ise ABD’nin Doğu Akdeniz satrancına katılması oldu. ABD enerji devi Exxon-Mobil, İsrail ve Körfez ülkeleri arasındaki gerginlik nedeniyle Doğu Akdeniz’e bir türlü erişememişti. Ancak aktörler arasında başlayan yakınlaşma Exxon-Mobil’in önünü açtı. Elbette bu gelişme bölgedeki dengeleri ve oynanan satrancı da etkiledi.
Şunu unutmayalım, ABD’nin Doğu Akdeniz’e yönelik değişen stratejisini, sadece enerji jeopolitiğine bağlamak hatalı olur. ABD “grand stratejisi” ile tüm enerji kaynaklarına erişmek, kontrol etmek ve hegemonya tesis etmek ister. Nitekim tek kutuplu küresel düzeni bitiren RF ve Çin’e karşı ön almanın, bu güçleri dengelemenin ve baskılamanın yolunun enerjiden geçtiğini bilir.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de
dışarı itilmesi

Bununla birlikte ABD’nin Doğu Akdeniz stratejisinin arka planı görünenden farklıdır. Doğrudan hedefler; stratejik ortağı İsrail’in bekasının koşulsuz sağlanması, bölgeye yerleşen ve gücünü konsolide eden RF’nin dengelenmesi, Avrupa’nın RF enerjisine bağımlılığının azaltılması ve bu vesileyle Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynaklarının Avrupa’ya kendi kontrolünde nakledilmesi. Dolaylı hedefler ise; Sünni-Şii geriliminin tırmandırılması, İslam aleminin tekrar bir araya gelmeyecek şekilde ayrıştırılması, İran’ın etkinliğinin sonlandırılması ve Akdeniz’e çıkışının engellenmesi, Suriye başta olmak üzere Ortadoğu politikalarında “ben hâlâ varım” iddiasının sürdürülmesi, himayesinde ve İsrail’e müzahir sözde Kürdistan’ın kurulması ve son olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de dışarı itilmesi.
Böylece Exxon Mobil, ABD deniz gücü desteğinde Kıbrıs’ın güneyinde (sözde 10 numaralı parselde) faaliyetlerine başladı. Bu desteğin Total ve ENI firmalarının tartışmalı bölgelerde yapacakları olası faaliyetlere emsal teşkil ettiğinin altını çizelim. Nitekim Fransız De Gaulle uçak gemisinin mart-nisan aylarında Doğu Akdeniz’e konuşlanması aslında bu öngörünün ispatı. Fransa’nın GKRY’ye koşulsuz desteği, adada kalıcı üs edinme gayretleri, güçlendirilmiş kolaylık talepleri ve Doğu Akdeniz’de artan donanma varlığı dikkate alınması gereken faktörler. İtalya’nın ise Türkiye ile iletişimi önceleyen bir yaklaşımı benimsediğini görüyoruz. Son dönemde Fransa ile Libya krizi, göçmen politikaları ve Çin ile yapılan ticari anlaşmalar nedeniyle gerilen İtalya’nın tutumu dikkat çekici.
28 Şubat’ta Exxon-Mobil’in Kıbrıs Adası’nın güneyindeki sözde 10 numaralı parsele yönelik ilk sondaj verileri GKRY yönetimi tarafından kamuoyuna sızdırıldı. Buna göre Glafkos sahasında 5 ile 8 trilyon fit küp doğalgaz rezervinin tespit edildiği açıklandı. Exxon-Mobil ise GKRY’nin aksine temkinli bir açıklama yaparak; ilk elde edilen sonuçların teşvik edici olduğunu ancak kesin olmadığını vurguladı.
Enerji uzmanlarının konuya ilişkin görüşü ise Mısır ve İsrail’in aksine, GKRY sahalarında bulunan rezervlerin beklentilerin altında kaldığı şeklinde. İlave kaynaklar bulunmadan GKRY’ye LNG terminali inşa edilmesi veya East-Med boru hattı projesinin realize edilmesi bu aşamada olası değil. Bu nedenle İtalya East-Med projesine olan ilgisini dondurdu. Bölgede yeni ve kârlı keşifler yapılmadığı sürece Kıbrıs ve İsrail gazının daha ekonomik olan Rus gazı ile rekabet etmesi de olası görülmüyor. Mevcut rezervler için en ekonomik güzergâh gazın Mısır LNG terminallerine taşınması olarak öne çıkıyor.
Bölgede Yunanistan/GKRY/Mısır/İsrail bloğu ile Türkiye arasında yaşanan sorunlar, Kıbrıs meselenin “halledilememiş” olması, GKRY’nin konjonktürü lehine çevirmeye çalışması ve hukuk dışı uygulamalarını sürdürerek Türkiye MEB’i ile çakışan parsellerde sondaj ihalesine çıkması, Türkiye ile arasındaki sorunlara küresel güçleri müdahil etmeye çalışması Doğu Akdeniz’i geriyor. Bu çabalar ne yazık ki Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlayan senaryoların da önünü açıyor.
Bakınız Doğu Akdeniz jeopolitiğinde ABD’nin desteklediği İsrail, Yunanistan ve GKRY üçlüsü için enerji güvenliği, savunma güvenlik alanında işbirliği, deniz alanlarının güvenliğinin sağlanması, East-Med doğalgaz boru hattının realize edilmesi, İsrail ve GKRY gazının AB’ye taşınması konuları öncelikli. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun ilk defa katıldığı, 20 Mart’ta Kudüs’te altıncısı yapılan GKRY, Yunanistan, İsrail 3’lü Zirvesi bu bağlamda bir dönüm noktası oldu. ABD’nin Doğu Akdeniz’deki denklemi yeniden şekillendirme çabasının somut örneği olan bu girişim aynı zamanda Türkiye’nin jeopolitik öneminin azaltılmasını ve Türkiye’nin çok boyutlu sıkıştırılmasını hedefliyor.
Dikkat!
Öte yandan Exxon-Mobil’in Doğu Akdeniz’e dahil olması ve İsrail’de yeni sondaj sahaları için aşırı istekli olması İsrail gaz rezervlerinin açıklanandan daha fazla kapasiteye sahip olma ihtimalini akla getiriyor. Total ve ENI firmalarının önümüzdeki dönemde 6,8 ve 11, Exxon-Mobil’in ise 7 numaralı parsellerde sondaj yapmayı planlamaları dikkate alınmalı. Bu hamleler Türkiye’nin olası müdahalelerine de neden olabilir. Bölgede istikrarsızlığı tetikleyebilecek hadiseleri, kontrolsüz gerginlikleri de beraberinde getirebilir. Dikkat edilmeli.
Gelelim meselenin stratejik boyutuna. ABD’nin teşviki ile Mısır; İsrail, Yunanistan ve GKRY ile yakınlaştı. Ayrıca ABD, Mısır’ı S. Arabistan ve BAE ile bir araya getirip İran’a karşı konumlandırmaya gayret etti. Arap NATO’su fikri bu nedenle gündeme geldi. Ancak Sisi’nin 9 Nisan’da yaptığı ABD ziyareti beklenmedik gelişmelere neden oldu. Ziyaret öncesi ABD, RF’den savaş uçağı alması durumunda Mısır’a yaptırım uygulayacağını açıkladı. Malum ABD benzer tehditleri S-400 meselesi nedeniyle Hindistan ve Türkiye’ye de yapıyor.
Sisi ise ABD ziyaretinde beklenenin aksine RF’den uçak alımı konusunda geri adım atmayacağını hissettirdi. Üstelik Arap NATO’suna da girmeyeceğini de açıkça ilan etti ve İran’a karşı oluşturulan bloktan “şimdilik” ayrıldı.
Sisi’nin bu hamlesi ilk bakışta Türkiye’nin izlediği denge politikasını andırıyor. Sisi, ABD ile RF’yi aynı anda idare etmeye çalışıyor ve açıkça Türkiye’den rol çalıyor. Ancak Mısır’ın durumu biraz karmaşık. Bakın Mısır, İran’a karşı oluşturulan cepheden ayrılıyor görüntüsü verirken RF ile ilişkilerini gözetiyor, ancak Türkiye karşıtı eksende yer almaya devam ederek de ABD’yi idare ediyor. Mısır’ın Yunanistan ev sahipliğinde yapılan İniohos tatbikatına katılımı ve Medusa tatbikatını düzenlemesi bunun örnekleri. Bu arada Mısır’ın Libya’da attığı adımlar da dikkat çekici. Halife Hafter’i destekleyen Mısır, Fransa ile eşgüdüm içinde hareket ediyor. Öyleyse soralım, Sisi yönetiminde Mısır, ABD ile RF arasında dengeyi sürdürebilir mi? Deneyebilir ancak Mısır’ın hata yapma potansiyeli oldukça yüksek. Son dönemde yaşanan Cezayir ve Sudan örneklerinden sonra şu sonuca rahatlıkla varabiliriz, eğer Sisi ABD çıkarlarını terk etmeyi denerse koltuğunu kaybedebilir ve elbette Mısır da karışabilir. Ama, arkasında güçlü destek gören Sisi, Mısır’ı geleneksel Arap milliyetçisi çizgisine getirmeyi deneyebilir.
Bağımsız politikalara yönelebilecek Mısır’ın, yüzünü Çin ve RF eksenine dönme ihtimali dikkate alınmalı. Doğu Akdeniz denklemini kökten değiştirebilecek bu hamle üzerinde zihni egzersizler yapılmalı. Hadisenin Türkiye’ye kaçınılmaz etkileri olabileceği hatırda tutulmalı. Bu nedenle Mısır ile iletişim kanallarını işletmenin yolları aranmalı. Reaktif değil proaktif tutum sergilenmeli ve sıklıkla maruz kaldığımız stratejik körlük tekrar edilmemeli. Her ne pahasına olursa olsun oynanan Doğu Akdeniz satrancında oyunda kalınmalı.